Main image
6th Temmuz
2008
written by Dincer

Türkiye ekonomisinin ne kadar büyüdüğünü ve bazılarına göre geliştiğini kendi fikrimce analiz etmek istiyorum. Herşeyden önce Türk ekonomisinin geliştiğini söylememin imkansız olduğuyla başlamak istiyorum. Gelişme , iktisadi büyüme ile kalkınmanın beraber olması ile meydana gelir. Ekonomimiz büyümeye yönelik bazı politikalar izleyerek bunda başarılı oldu ise de kalkınmasını sağlayamadı. Bunun olmamasının altında yatan neden ise büyüme için izlediği yol oldu. Şimdi ekonomimizin büyüme yoluna bir göz atalım.

Türk ekonomisi en son 2001 krizinden sonra yüksek enflasyon ve borç yükü ile savaşmak için çeşitli politikalar buldu. Enflasyonu kontrol altında tutup , fiyat istikrarını sağlamayı ana hedef olarak belirledi. Bunun için ise eskiden başına büyük sıkıntılar açan kamu yükünü ve etkinliğini aza indirgemeyi seçti. 70 ‘ li yıllarda kamu kesimi finansman açığı oluşması tasarruf sahiplerinin reel yatırım yerine mali yatırım yapmayı seçmesine neden olmuş , devlet bu tasarruf sahiplerinden borç alarak kamu açıklarını finanse etme yolunu seçmiştir. Bu yüzden finansman kaynağı olarak kullanılan senyoraj gelirleri ekonomide ciddi enflasyonist baskı yaratmıştır. Bu durumu ortadan kaldırmak için izlenen IMF destekli politikalarla beraber devletin ekonomideki payı azaltılmış ve reformlar yapılmaya başlanmıştır. Devletin payı ne kadar azalırsa , istikrarın o derece artacağı görüşü ekonomide hakim olmuştur. Bu politika ile beraber enflasyon kontrol altına alınmaya başlanmış ve faiz oranları azalmıştır. Ancak hükümetin izlediği yollardan bir tanesi de özelleştirmeler olmuştur. Ki bu politika Türkiye ‘ deki ekonomik büyümenin temelini oluşturmaktadır. Faiz oranları istenilen düzeye düşüp reel yatırımlar artmadan , kamu mallarının özel kesime satışı ile beraber elde edilen gelirler ekonomik büyümeyi sağlamaya başlamıştır. Devlet ekonomideki payını küçültürken sahip olduğu kamu fiziki mallarını elden çıkarma yoluna giderek gelir elde etme yoluna gitmiş , açıklarını bununla finanse ederek faiz oranlarını düşürmeyi seçmiş , reel yatirimlarin artacağını öngörmüştür. Ancak Türkiye ‘ de reel yatırımlar beşeri sermayenin yetersizliğinden de kaynaklanarak istenilen düzeye gelememiştir. Sonuç olarak büyümenin kaynağı olarak özelleştirmeler ve bunun sonucunda para arzı artışı ile halkın tüketim harcamalarında meydana getirdiği artış etkili olmuştur. Reel yatırımların artmadığı bir büyümenin ülkeyi geliştirmeyeceği ve yeterli yatırımlar olmadan büyümenin sağlanmadığı koşullarda , halkı bu suni büyümeye dahil edemeyeceğiniz açık olduğu gibi gelişmişliği de sağlamanız imkansızdır.

İktidarın izlediği politikalara tek taraflı bakmak hatalı olacaktır. İzlenilen yollarda bazı ince noktalar olsada ekonominin birçok bağlantısının olması sıkıntı yaratmaktadır. Hükümetin iç borcunu düşürme stratejisi yatırımları arttırmaya yönelik algılanabilir. Çünkü bu sayede yurt içi faiz oranları düşme eğilimine girmiştir. Ancak bu seferde dış borç oranı artarak devam etmektedir. Ödemeler dengesi açığının çok yüksek olması ve bu açığın sermaye hesabı ile kapatılma mecburiyeti ile beraber en yüksek faizi veren ülke olma özelliğimizi korumamız , yatırımların önünü tıkayan ve istenilen noktaya gelmesine engel olan sorunumuz olarak göze çarpmaktadır. Bu nokta mali sektörün işlevinide kısıtlamaktadır. Ekonomideki tasarrufları reel sektöre aktarması gereken mali sektör , yüksek faiz nedeni ile tasarrufları reel sektöre aktarmada sıkıntı çekmektedir. Türkiye ‘ de 2001 krizinden sonra güçlenen mali sektör şu anda kırılganlığın siyasi istikrarla beraber azalması ile güçlü durumda bulunmaktadır. Denetleme faaliyetlerinin arttırılması ve düzene sokulan ortam ile beraber yabancılarında güvenini sağlayan mali sektör , tasarrufları reel sektöre aktaramasa da , yabancı yatırımcıların Türk bankalarına ilgisinin üst düzeye çıkmasını sağladı. Türk bankaları yabancı ortak veya satış sürecine girerken , devletin el koyduğu bankalarda yine yabancılara satıldı. Bu sektörün küreselleşmesi ile mali güven ve istikrar artarak güçlenilmesine neden oldu. Finansal kriz dönemlerinde kırılganlığın azalmasının en önemli nedeni olarak bu durum gösterilebilir. Dışa karşı riski arttırıcı olsada yapının sağlamlığı ve fon akışının bazı dönemlerde azalsada sürekliliğinin kazanılması açısından atılan en önemli adımlardan biri olmuştur.

GSMH rakamlarının geçmiş yıllara göre artış gösterdiği gerçektir. Ancak halk bu rakamları görmesine rağmen , kurduğu çok basit mantıkla biz nasıl büyüyoruz sorusunu sormaktadır. İşsizliğin geçmiş dönemlere göre , büyüme olmasına rağmen , artış göstermesi herkesi kandırmaktadır. Bu büyümenin henüz istihdam yaratmadığı ve reel sektöre yansımadığı ortaya çıkmaktadır. Ancak ben kişisel olarak işsizlik ile büyüme arasında tam korelasyon kurmuyorum. Hatta bununla ilgili  ‘ Türkiye ‘ de işsizlik var mı ? ‘ başlıklı yazı yazmıştım. Eğer nüfus artış oranınız , yatırım artış oranından fazla ise işsizliğin azalması zor olmaktadır. Türkiye gibi bir ülkede işsizlikle ile ilgili sorunlardan biri bu iken , diğer sorun ise beşeri sermayenin yetersizliği ve verimsizliğidir. Ayrıca kayıt dışı sorunu ve vergi politikaları işsizlik için ciddi sorunlardır. İstihdam olayında çalışan nüfusun çalışmayan nüfusa bakması söz konusudur. Türkiye ‘ de çalışabilecek nüfus sayısı yaklaşık 30 milyondur. Bu rakam içinde çalışmayan kişi sayısı işsiz oranını verir. Kalan kişiler işsizlik rakamına dahil edilmediği gibi , çalışan kişiler sayesinde geçimini sağlamaktadır. Bu yüzden nüfus oranı istihdamın önünde çok büyük engeldir. Özellikle Türkiye gibi bir ülkede işsizliğin kısa dönemde , ne kadar büyüme rakamına ulaşılırsa ulaşılsın ortadan kaldırılması çok zordur. Hatta büyüme artış göstersede , sermaye yoğun üretim nedeniyle halkın istihdama katılması çok güçtür. Teknolojiye uygun bireyler için beşeri sermaye şarttır ve bunun için Türkiye ‘ nin gerekli altyapısı yoktur. Bu nedenlerden dolayı büyüme oranına kalkan yapan işsizlik kelimesi çok önemli değildir. Asıl sorun tüketim harcamaları ve özelleştirmelerle olan büyüme sorunudur.

Genel bakıştan çıkıp son dönemlerde yaşadığımız büyümeye kısa bir bakış atarsak orada da ilginç bir nokta ile karşılaşıyoruz. Son dönemlerde iktidarın dilinden düşürmediği ve övündüğü ihracat rakamlarının , sürekli dillendirildiği kadar önemli olmadığını belirten ‘ Hükümet ile Merkez Yalan ‘ adlı yazı yazmıştım. Ekonomik büyüme oluyorsa ihracat rakamlarınızda artar. Burada korelasyondan söz edebilirim. Ancak bizim büyümemiz 2006 yılından sonra aynı düzeylerde kalmaya devam ederken , ihracat rakamlarımız çok ciddi artışlar gösterdi. Hele son dönemde ülke ekonomisi büyümezken ihracatta rekorlar yaşandı. Aklı selim insanlar bu durumu tezatlıkla açıklarlar ve benim o yazdığım yazıdaki olayın gerçekliğini anlarlar. Rakamlara biraz başvurursak , 2008 nisan ayı sanayi üretim rakamlarıyla beraber ilginç bir nokta karşımıza çıktı. Sanayi sektöründe % 6.3 ile sürpriz sayılacak büyüme gerçekleşmişken , ihracat rakamımız yıllık 120 mLr $ ile rekor kırdı. 2008 başından beri sektörlerin neredeyse tümünde büyüme hızları düşmesine rağmen ihracatın artmasını nasıl açıklıyoruz ? Teşekkür ederim ki açıklama yapmama ve bunu sizin anlayacağınız şekle sokmama yardımcı olan veri hemen geliyor. Bu da otomotiv sektörü verisi. 2007 nisan ayında % 8.2 büyüyen sektör , 2008 yılı nisan ayında % 32.4 büyümüş . Bu sayede tüm imalat sanayinin ortalama büyüme rakamı yükselmiş. Şimdi bakıyorumda tüketim ile büyüyoruz derken , tüketim harcamaları 2008 ‘ de kısılmış ve azalma rakamlara yansımış durumda. Yeni yatırımları da görmüyoruz. O zaman bu büyüme ve ihracat şovu nasıl açıklanıyor ? İşte o yazımda da belirttiğim gibi bizim ihracat şov rakamlarımız tamamen yanıltıcı ve ülkeye katma değer sağlamayan , yan sanayiyi geliştirmeyen ve cari açığı kapatamayan suni rakamlardır ! Üretim artışı ve ortalama büyümeyi arttıran sektör yalnızca ihracata yönelik sektördür. Bu ihracat olayında ise ara maddeler ve yan sanayi ürünleri ithal yoluyla sağlanıyor ve ülkeye katma değer sağlamıyor. Yani kısaca ihracatımızın rekor artışları hükümetin sadece diline sakız olmakla kalıyor , ciddi sorunumuz olan cari açığa net bir katkı yapmıyor. Büyüme oranlarına ise etki etmiyor. ( Sektör büyüme ortalamasını yükseltmek dışında ) İhracatı , ithalat olmadan yapamamanın en basit nedeni Ar-Ge eksikliğidir. Eğer bunu yapamıyor ve ithalata bağımlı ihracat yapıyorsanız rekor kırmanız Türk ekonomisinin reel olarak çok umrunda olmaz. Cari açığa ve reel sektöre katkısı olmadıktan sonra büyüme olayında kandırmacı nokta olmaktan öteye gitmez.

Sektörel bazda büyüme analizine girmeyi başka bir yazıya bırakarak , genel ekonomimizin basit bir büyüme analizini yapmaya çalıştım. Sitemde yazılarımı takip eden okuyucularım iyi bilirler ki boşa ve kulaktan dolma bilgilere göre konuşmam. Konuşulanı iyi dinler , doğruluğunu takip ve analiz ederim. Ekonomik büyüme konusu kendi alanım olduğu için ise Başbakan ‘ ın sözlerinden önce genel görüntüye inanırım. Ancak halkımız ekonominin çok kolay olduğunu düşünüp , her söylenilene inanıyor. Aslında durum bu yazıda görüldüğü gibi basit değil. Bu yazı sadece bir analiz . Bence önemli olan analiz edip eleştirmek yerine , analizlerle en doğru politikaları seçmek. Ben kendimi biraz daha geliştirdikten sonra umuyorum analizlerimle beraber politikarı da sizinle paylaşmaya başlayacağım.

15 Haziran 2008

1 Yorum

  1. [...] büyüme stratejilerini tüketim üzerine kuruyorlar. ( Detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. ). İşte Amerika’da ülkemiz gibi bir strateji izliyordu ve bunun [...]

Leave a Reply