Türkiye’de bayram nedeniyle bugün tatil var. Ancak dünyada bayramdan söz edemeyeceğimiz için bize tatil yok. Bizlere yok belki ama ne yazık ki uluslarası piyasalarda işlemlerde tatil var gibi. Bugünün rakamlarına bakarsak, trade işlemlerinin çok düşük olduğunu görüyorum. Piyasaların büyük bölümünde düşük işlemler ve iştahsız yatırımcılar egemen. Risk alma iştahı sıfır noktasına yaklaşırken, nereye yatırım yapacağını bilemeyen traderler, ellerindeki varlıkları satma yoluna gitmiyorlar. Bu nedenden dolayı piyasalar ruhsuz halini sürdürüyor.
Tabi dünden bahsetmiyorum. Dün ise panik halinde ve acımasızca gelen satışlar yüzünden Dow Jones tarihinin en büyük düşüşünü yaşadı.Aslına bakarsanız, borsalarda hisselerini elinden çıkarmayan yatırımcılar oldukça, satmaya niyetli kişiler çok yüksek hacimlere ulaşmadan hisselere büyük düşüş yaşatabiliyor. Alt kademelerde alıcı bulamayan hisselerin değerleri düşüyor. Panik satışlarında genelde olan budur.
Bugüne bakacak olursak, piyasalar çöküş noktasına geldiği için, traderlar son çırpınışları yapmaya çalışıyor. Bazıları biraz yükseltelim ve elimizdeki malı çıkalım telaşındalar. Avrupa borsaları düşüşle açıldı fakat daha sonra toparlandı ve artıya geçti. Amerikan piyasaları ise paketin yeni haliyle senatodan geçeceği söylentisi ile yükselişe geçti. Bu tam bir spekülasyon ve düşen piyasada yapılan bir oyun. Çoğu trader, ellerinde kalan malları yükselen piyasadan satma yoluna gidecek. Çünkü düşük fiyatlardan alım yapma cesaretine sahip çok az sayıda kişi olacağinı söyleyebilirim.Bu yazıyı yazdığım saat itibariyle şuan S&P’nin %3.3′e yakın yükselişinde finansal şirketlerin hisselerinde yüksek orandaki artışlar etkili oluyor. %20′nin üstünde yaşanan yükselişlerin sağlıksız ortamın göstergesi olarak nitelendirebiliriz. Amerika , uzun yıllardır bu şekilde yükseliş ve düşüşleri yaşamıyordu.
Bugün Libor’ ların rekor seviyelere yükselmesi ciddi bir tehdit olarak algılanabilir. Bankalar için kötü bir haber. Ancak ABD’de tüketici güven endeksinin beklenmeyen şekilde arttığını söylemeyi unutmayalım. Bunun ne etkisi olur derseniz, sadece bir veri diyebilirim. Çünkü piyasalarda güven sıfır noktasındayken, tüketici güven endeksi kimin umrunda! Aslına bakarsak bu kötü ortamda istatistikler kimin umrunda.
Para piyasaları dip yapmış durumda. İşlemler durma noktasına geldi. İştahsızlık artmaya devam ediyor. Bugün tepki veren piyasalar, yarın sakin ve gün içinde ortaya çıkabilecek gelişmeler ile hareket etmeye devam edecektir. Perşembe günü ise dünya için çok kritik oylamanın sonucunu bekleyeceğiz. Paketin bu sefer ne şekilde geleceği önemli olsa da, piyasa bunun onaylanip onaylanmayacağını görmek isteyecektir. Kurtarma paketini umursamayan piyasa, likidite ile beraber az da olsa güven istiyor. Yani sisteme biraz para yükleyin ki, biz işlemlerimizi yaparken, girdiğimiz hisseden çıkabiliriz düşüncesini taşıyalım istiyorlar.
Peki son olarak bir soru sorayım. Ekonomi, piyasaların nabzına göre mi hareket etmeli ? Yani kararlar piyasayı düzene sokmak üzere mi verilmeli ? Bu soruya cevabım hayır. Ancak hayır derken basit bir kelimeden öte hayır demek istiyorum. Makroekonomiye ve dünya ekonomik sistemine zarar vermeden, piyasaları rahatlatacak optimum hamlelerin yapılması gerekmektedir. Bu yüzden, kararlar piyasa ve genel ekonomik sistem için aynı olumlu etkide olmalıdır. Dünden beri demeye çalıştığım şey de bu işte. Müdahele ile kararlar birbirinden ayrıştırılmalı !
30 Eylül 2008
Olağanüstü kelimesini kullanmayı sevmiyorum. Ancak bu günleri anlatmak için kullanmazsam, bir daha asla kullanmayacağımı düşündüm. Piyasaların merakla beklediği kurtarma paketi başlığı altında ki paket senato tarafından reddedildi. $700 mLr ‘lık paket seçim kaygısı ile onay bulmayarak, piyasaları çıkmaza sürükledi. Yeni bir düzenleme ile tekrar oylamaya sunulacağı düşünülüyor olsada şu an soktuğu panik havası çok olumsuz.
Bu paketi istemeyen birçok kişi var. Amerika’ da yaşayan insanlar ‘ Halkı kurtarın, bankaları değil ‘ pankartları ile dolaşıyor. Haksız olduklarını iddia etmek imkansız. Ancak gelip görelim ki olay çok farklı. Siz de düşünebilirsiniz ki, dünya kadar para kazandılar batsınlar ! İşte bu söz dünya finansal sistemini çokerten söz olur. Amerika’ da hazırlanan bu paket asla kurtarma amacı taşımıyor. Meltdown’ u engellemek için ve ortadaki güven ortamını azda olsa kurtarmak için ortaya atılan bir plan. Sistem pompalanacak para ile kurtarılamayacak. Ancak sistem kendi haline bırakılsın ve devlet likidite sağlamasın dediğiniz zaman, sizin de kısa süre içerisinde sağlayabileceğiniz likidite kalmayacaktır.
En başa dönelim. Bear&Stearns ilk iflas eden bankaydı. FED, piyasaların çökme noktasında olduğu durumda derhal müdahele etti ve Bear&Stearns’e el koydu.Bir nevi likidite sağladı. Sonrasında Lehman hariç, diğer zorda kalan bankalara el koyarak, değerinin çok altında olsa da satma yoluna gitti. Zor durumda olan ve sermaye ihtiyacı gereken bankalara alıcı bulma yolunda toplantılar yaptı. İşte burayı iyi idrak etmek gerekiyor. Bunun adı basit şekilde piyasaya müdahele değildir. Bu müdaheleler, piyasayı ve yatırımcıları çöküşten koruma hamleleridir. Şöyle ki ;
Global piyasalarda çok sayıda oyuncu ve finansal piyasalarda çok sayıda türev araç var. Bono piyasalarından tutunda menkul kıymet piyasalarına kadar ( en bilinenleri saydım ) derin yatırımcı kitlesi var. Traderler dünya piyasalarını dikkatli şekilde izler ve gelecekte kötümser bir hava gördükleri zaman piyasayı terk ederler. Piyasadan şiddetli şekilde para çıkışı olması ve paraların piyasadan çekilme isteği , sistemi çok zor durumda bırakır. Çünkü finansal sistemde, birbiri ile bağlantılı ve birbirinden etkilenen piyasalar vardır. Borsalardan para çıkarsa, faiz oranları yükselebilir. Tahvil ve bono piyasalarında işlemlerin duracağı düşünülür, orada satışın para etmeyeceği görüldüğünde panik artar. Yani insanlar elinde bulundurduğu varlıkları bir an önce çıkarmaya çalışırlar. Bazı piyasalarda işlemler sıkıştığı için, ellerindeki varlıklar para etmez ve satamazlar. Bu paniği iyice arttırır. Sistemin dönmesi için gerekli olan bazı kilit noktalar vardır. Bu noktalarda müdahele kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü bu uluslarası ve koordineli işlemlerin yapıldığı sistemdir. Trilyon dolarlık varlıkların oynadığı oyunda ya baştan bazı oyuncuları almayacaksınız ya da bazı şeylere razı olacaksınız.
Bugün paketin reddedilmesi tam bir şok! Ellerinde bankaları kurtarmayın diyen bilinçsiz halk kendilerinin ve ülkelerinin sonunu hazırlamaya davetiye çıkarıyor. Adaylar ise seçim öncesi oy telaşı nedeniyle buna zemin hazırlıyor. Şimdi ne olacak ?
Eğer paket yeniden gelmez veya geldiğinde de kabul görmezse, sistem kendi haline bırakılıyor demektir. Avrupa ve Federal Merkez Bankaları ellerinden geldiği kadar yardım edecek olsada, minimize olan güven, bankalardan mevduatların çekilmeye başlanmasına neden olacaktır. Zor durumda ve zararda olan bankalar, mevduatlarını kaybetmeye başlayınca merkez bankalarından yardım isteyecekler. Şİmdiye kadar ciddi şekilde kaynak yaratan hükümetlerin gücü her bankaya yetmeyecek ve bazılarının batmasına izin verilecektir. Yatırımcı elindekini satıp, nakitte durmayı tercih edeceği için faiz oranları yükselecektir. Ve bugünde görüldüğü gibi LİBOR faiz oranları tırmanacaktır. Bu da demek oluyor ki 1. sınıf bankaların kullandığı kredilerin faizleri yükselecektir. Bankaların da kredi bulmakta zorlanması tüketicilere olumsuz yansıyacaktır. Kredi kullanamayan halkta talebi azaltacaktır. Talebin azalması ile beraber reel sektörün çırpınışları başlayacaktır. Yani bankacılık kesiminde ve mali sektörde başlayan kriz bu şekilde yayılacaktır.
Amerika içinden çıkılamaz sonu hazırlamaya devam ederken, Orta Asyalı zenginler ne yapıyor ? ABD ‘ nin iyice çökmesini bekliyorlar ! Kelepir fiyatına satılan dünyanın önde gelen bankalarına alıcı olarak çıkmıyorlar. Hükümetlerin son kozlarını oynamalarını bekliyorlar. Hükümetlerin kaynak bulamayıp , bizden bu kadar dedikleri anda, çeşitli şantajlarla ortaya çıkacaklardır. Ve Amerika egemenliğine son vereceklerdir. Doğal kaynak zengini ülkeler, ellerinde ki kozu doğru zamanda değerlendirmek istedikleri için, sistemin en zayıf haline gelmesini bekliyor. ABD bu plana , paketi reddederek destek verdiği için, bu işlemin olması çok uzun sürmeyecek gibi duruyor. Sırada bekleyen bir Rusya ve İran’ın da olduğu düşünülürse, ilerleyen yıllarda akla getirilmek istenmeyen bir ihtimalin olabileceği düşünülüyor. Fakirleşecek olan insanlar, açlıktan iyice açlık seviyelerine inen 2. dünya ülkeleri ve büyük güçler. Amerika bu duruma sessiz kalmayacak ve son kozunu İran – Afganistan sınırlarında oynamaya başlayacaktır. Bu sırada da nükleer kozunu kullanan İran , arkasına alacağı Körfez gücü ile egemenliğe son verme savaşına girecektir.
Komplo teorisi yazmak istemedim. Ancak paket reddedilirken ya da pakete ben de karşıyım derken, bir kez daha düşünmenizi dilerim. Herşey o kadar basit değil ve detayların kesinlikle araştırılması gerekiyor. Ben piyasaya devlet müdahelesine çok karşıyım. Piyasaların kendi kendisini düzenleyen mekanizmaya sahip olduğuna inanırım. Görünmez el deyin yada başka birşey. Beni ilgilendiren şey, serbest piyasa ekonomisinin mekanizmasının kendisini yenileyebileceğidir. Ancak içinde bulunduğumuz durum asla kendini yenilemeyecek şekildedir. Çünkü global ekonomiye ve kapitalist düzene hazır bir sistem düzenlenmeden , bu sistem test edilmeden finansal enstürmanlar genişletildi. Bu da hazin sonu hazırladı.
Son olarak üstüne basarak söylüyorum. Bu genişleyen ve gerçekten içinden çıkılamayacak hale gelen sistem çökerse, birçok şeyi yanına alırda gider. Bu şeylerin içine sizlerde bizlerde dahil olabiliriz. O yüzden sistemin düzeltilmesi için her türlü müdahele yapılmalı ve uzun zaman zarfına yayılarak, global ekonomiyi kapitalizme alıştırmak gerekir.
29 Eylül 2008
Bayramın heyecanı ve sevinci eskiden yaşanırmış herhalde. Bugün bayram öncesi son gün ancak o kadar yoğun bir gündemle karşı karşıyayız ki, yarını korkuyla beklemeye başladık. Yabancı tv kuruluşlarının ‘ Credit Quake ‘ başlığını attığı bu krizi endişeyle izlemeye devam ediyorum. Dün iki önemli bankaya el konulmak üzere olduğunu söylemiştim. Özellikle cuma günü gelen Fortis haberi, oldukça düşündürücü idi. Fortis CEO’ su acil bir telekonferans ile paniğe gerek olmadığı açıklamasını yaptı. Tabi bu açıklama inandırıcı değildi ve son çırpınış olarak algılandı. Bugün gelen haber ile beraber, Fortis’in Belçika-Hollanda-Lüksemburg birimlerinin %49′una devlet tarafından el konuldu. Böylece Fortis’in ihtiyacı olan $11 mLr ‘lık sermaye sağlanmış oldu. Ancak Euro bölgesinde güven iyice sarsıldı.
Bir diğer haberin sinyali cumartesi geldi. İngiltere’nin en büyük finans kuruluşlarından Bradford & Bingley ‘ de devlet kontrolüne geçti. Sermaye ihtiyacı olan ve kısa sürede bulamazsa iflas edecek olan finans kuruluşlarına devlet desteği artarak sürdü. İngiliz hükümeti B&B’ye el koyarak, yeni alıcı ve birleşmeler için görüşmelere başlanacağını aktardı. Dün ABD hükümeti tarafından kabul gören kurtarma planının etkisi, bugün gelen haberler ile beraber sıfıra indi. Dünya piyasaları günü düşerek kapatıyorlar. Panik havası artıyor ve Avrupalı birçok banka aynı sorunu yaşamaktan dolayı endişeli.
Bugün ayrıca İngiltere’de konut fiyatlarının 2001′ den bu yana en düşük seviyelerine gelmesi sıkıntının bir diğer göstergesi oldu. Mortgage kağıtlarında varlıklarını değerlendiren ve mortgage kredisi veren bankaların, kredisini geri ödeyemeyen müşterilerden elde ettikleri konutların değerlerinin 2 katına yakın altına sarkması, sıkıntıları arttırıyor. Bununla beraber para piyasası faizlerinin hızlı şekilde yükselmesi paniği arttırdı. Libor oranları 8 puan yükselerek yüzde 5.22 ye çıktı. Korku ve paniğin artarak sürdüğü günün özeti bu şekildeydi.
Evet…Kriz ABD’den Euro bölgesine de sıçradı. Aslında bu açıklamayı sevmiyorum. Çünkü kriz burda da vardı. Sadece adı korku ve endişeydi. Amerika’da bankalara devletin el koyması ve değerlerinin altında satılması ile varlıkların erimesi, AB bankalarını da iflas noktasına getirdi. Yatırım bankacılığına ağırlık veren birçok Avrupalı banka korkuyu hissediyor. Konut fiyatlarının da düşmesi ile zor durumda olan İngiliz B&B teslim bayrağını çekti. Peki ya şimdi Avrupa ‘ da sıra kimde ?
Avrupa ‘da sıranın gelmesini istemeyeceğimiz en önemli bankalardan bir tanesi UBS. İsviçreli dev banka, bu krizde en çok yara alan kurumlardan bir tanesi. 2008 yılının iki çeyreğinde de zarar açıklayan banka, yeniden yapılanma yolu izleyerek kurtulmaya çalışıyor. Varlık yönetimi birimini, yatırım bankacılığı biriminden ayırmak ile işe başlayan banka küresel portföy yönetimi, küresel varlık yönetimi ve yatırım bankacılığını üç ayrı birim olarak faaliyetlerini sürdürme kararı aldı. Böylece birimlerini birbirinden ayırıp tek çatı altından çıkan UBS sermaye gerekliliğini nasıl atlatmayı planladı bilemiyorum. Banka ikinci çeyrekte 329 milyon $ zarar yazmıştı. Subprime mortage kredilerinden ve varlık yönetiminden meydana gelen zararların 10 milyar $ civarında olacağı söylentileri hakim.
Geçen hafta Fransız broker bir tanıdığımdan UBS bilançosunu rica etmiştim. Bu bilançolar şeffaf olmasına rağmen, ülkemizde faaliyet göstermeyen kuruluşun bilançosunun yayınlanması etik olmayacağından sizlerle paylaşamıyorum. Fakat bilançoda dikkatimizi çeken kısa vadeli yükümlülük diye özetleyebileceğimiz kalemlerde UBS ‘ in aşırı risk seviyesinde olduğu… Ayrıca aktiflerinin geçmiş dönemlere göre oldukça azaldığını görüyoruz. İlerleyen dönemde bu krizin beklenenden daha fazla genişlemesi halinde, UBS’in ne durumda kalacağını merak ediyorum. Banka ayırdığı birimlerden bazılarını elden çıkarmak zorunda kalabilir. Ya da dünyanın en köklü ve güçlü bankalarından olan UBS daha farklı ve kurtarıcı yollar izleyebilir. Aklıma getirmek dahi istemesemde, UBS’ de yaşanabilecek böyle bir sorun, krizi daha kötü hale sokabilir. Avrupalı zenginlerin çoğunun hesabının bulunduğu banka, güven için en önemli göstergelerden biri.
Kredi krizi veya kredi depremi etkilerini tamamen göstermeye başladı. Benim kişisel görüşüm bu krizin etkilerinin illa ki reel sektöre ulaşacağı yönünde. Başta otomotiv sektörünün etkileneceğini ve bunun en son teknoloji şirketlerine darbe vuracağını düşünüyorum. Tabi bu etkileri şuanda saptamak imkansız.Ancak az da olsa darbe vuracağını ve 2009 yılında bankacılık sorunundan kurtulup, reel sektör şirketlerinin bilançolarından yansayacak olumsuz senaryolarun bizi korkutacağı günleri göreceğimizi düşünüyorum.
Peki siz ülkemizin bundan nasıl etkileneceğinizi düşünüyorsunuz ?
29 Eylül 2008
Yatırım bankacılığının sonu mu geliyor sorusunun sorulduğu şu günlerde derin bir analiz yapmak istedim. Önce bu yatırım bankası denilen kavram nedir onu açıklamaya çalışayım. Yatırım bankaları, ticari bankalardan farklı şekilde hizmet gösteren ve en basit tanımı ile mevduat kabul etmeyen bankalardır. Para, sermaye, döviz vb piyasalarında tasarrufları değerlendiren kuruluşlardır. Ayrıca devlet kuruluşlarının ve özel şirketlerin menkul kıymetler ihtiyacını başlatan, bunlara garanti veren ve tedavülünü sağlayan kuruluşlar ve firmalardır. Karmaşık tanımlara girmeden kısa bir özetten sonra, kafanızda canlanmasını sağlayabilecek anlatımlara girmek istiyorum.
Şimdi bir simülasyon oyunu düşünün. Oyunu bilgisayarınıza yüklediniz ve oynamaya başladınız. W-Lan bağlantısı da kurdunuz ve bu oyunu tüm dünyadaki insanlarla birlikte oynama şansınız doğdu. Ortada dolaşacak, oyunun size verdiği bir miktar hayali para var. Buna tasarruf diyelim. Bunun yanında bu tasarrufları değerlendirebileceğiniz, finansal enstrümanlar listesi var. Bu enstrümanların risk oranlarını ve getiri oranlarını gösteriyorlar. Sizde elinizde bulunan bu hayali para ile tasarruflarınızı değerlendireceksiniz. Ancak ticari banka olmadığınız için başka kullanıcılardan mevduat kabul edemiyorsunuz. Yani para bulma sıkıntınız var. O zaman hemen tahvil – bono piyasası oluşturuyorsunuz ve diğer kullanıcılarla ihraca başlıyorsunuz. X kullanıcısının tahvilini , bu piyasada ihraç etmek istiyorsunuz. Piyasası şimdilik güçlü olduğu için, tahvilin ihracından para elde edeceksiniz. Bu elde ettiğiniz parayı da finansal enstrümanlarda değerlendireceksiniz. En risklisi en büyük getiriyi sağladığı için ona yatırım yapabilirsiniz. Bu sayede elinize geçmeyen ( borç olan ) o para ile kar elde edeceksiniz. Bu kar sizin elinize geçebilecek para olacak. Sonra bu hayali para bulma yöntemini devam ettirip , piyasası güçlü alanlarda kazanıp büyümeye devam edeceksiniz. Bunları yaparken borçlanıyorsunuz ve suni şekilde para kazanmaya devam ediyorsunuz. Bu işlemi o simülasyon oyununu keşfeden, dünyanın her yerinden insanlar yapmaya başlıyor. Ne de olsa global bir oyun bu ! Sonunda enstrümanların sayısı artıyor, kredi alımı genişliyor, herkes suni büyümeye aldırıp kendini zengin zannediyor. Ve siz yatırım bankalarının borçlanma oranları aşırı derecede yükseliyor, risk seviyeleri artıyor. Bu oyun tüm dünyaya yayıldığı için kontrolü de mümkün olamıyor. Yani sizin borç yükünüzü denetleyen yok. Balonu şişirdiniz ve artık yukarıdasınız. Havadan bakıyorsunuz hayata !
Yukarıda yatırım bankalarının durumunu basit bir şekilde özetlemeye çalıştım. Bunlar finansal sisteme oldukça zarar veren ve kapitalizmi zor durumda bırakan kurumlar oldu son dönemlerde. Suni büyüme ve borçlanarak elde ettikleri paraları, en riskli kağıtlarda değerlendirmeleri sorun yarattı. Borçlanarak elde ettikleri tasarrufları, son olarak riskli mortgage kağıtlarında değerlendiren kurumlar, kendi sonlarını hazırladılar. İlk iflas eden Bear & Stearns şirketinin, borç oranının özsermayesinin 30 katına yükseldiğini söylemek isterim.
Bu kredi krizi denilen sorunu bir cümle ile özetlemek gerekirse ; ‘ Bankacılık sistemi ve menkul kıymet piyasaları o kadar karışık bir hale getirildi ki , kimse tek bir kredi pazarı olduğunun farkına varamadı. ‘
Daha önceki yazılarımda bu balonun nasıl oluştuğunu anlatmaya çalışmıştım. Şimdi eski yazılarımın incelerken 30 Ocak 2008 tarihinda yazdığım bir yazıda söylediğim cümle dikkatimi çekti. ‘ Kredi sıkıntısı bir şekilde aşılacaktır.(Büyük olasılıkla finans sistemi küçülerek) IMF ve Avrupa Merkez Bankaları piyasayı doyuracak kaynak bulacaktır. Ancak zor durumda kalan yatırım bankaları ekonomik sisteme darbe vurabilir.Hatta çok önemli ve büyük olan yatırım bankalarından bazıları iflas noktasına gelebilir .Bunlar ekonomiyi kısa süreli sarsacak olaylar. Ancak makro düzeyde dünya ekonomilerinde olacak sıkıntılar bu kadar basit çözüme kavuşmayacaktır. ‘ ( Yazının tamamı )
Bugün gelinen noktada Lehman Brothers’ın iflasına izin verildi. Morgan Stanley kendisini kurtardı. Yatırım bankaları yavaş yavaş gerçeği farketti ve ticari banka statüsü kazanmaya çalışmaya başladı. Aslında yatırım bankacılığının öncülerinden JP Morgan ‘ ın kurucusu John Pierpont Morgan, mevduatın önemi bilen bir kişi olarak ‘ yatırım bankacılığında doğru yatırımların ancak mevduat sahiplerinin çıkarları korunmaya çalışıldığında yapılabileceği ‘ görüşünü aktarmıştı.
Peki ne oldu ? JP Morgan, WaMu ‘ nun bazı varlıklarını alarak ticari banka statüsü kazanmak için çalışmalara başladı. Goldman Sachs ve Morgan Stanley ise FED zorlamasıyla , mevduat bankası olmayı kabullendiler. Yani FED daha kolay borçlanma imkanı sağlayacağını söyledi ve bu şekilde o bankaların üstündeki denetimleri arttıracağını belirtti. Bu gelişmelerin ışığı altında yatırım bankacılığı bitti demek yanlış bana göre. Hatta niye bitsin ki ? Bu adamlar bu işi 100 yılı aşkın süredir yapıyorlar. Finansal sistemde yatırım bankacılığının bitmesini gerektirecek birşey yok. Gereken şey ise mevduat sahiplerinin çıkarlarını korumak için gereken denetim ! Bunu sağlamak için gereken yapılmalı , yatırım bankacılığının ölmesi için değil.
Peki bu kriz ve dalganın sonunda finansal sistem çöker mi ? Obama ‘ nın başkanlığa gelmesi ile bununda olacağını düşünen Nostradamusculara ne denir bilemiyorum. Ama sistem kendini yenileyebilecek kadar güçlü ve dünyanın sonunu getirmeyecek kadar yenilikçidir. Kendini yenilerken elbette ki götürdüğü şeyler olacaktır. Hatta şuan olan çoğu şey , ilerleyen dönemlerde olmayacaktır. Bu olmayacak şeyler aslında hiçbir zaman olmaması gereken şeylerdi. Bunların esprisi olmayabilir ancak bu krizin sonu reel kesime ulaşacaktır. 2009 yılı itibari ile reel kesim şirketlerinin bilançoları korku ile izlenecektir. Çünkü bu şirketlerde varlıklarını değerlendirme yolu izlerken bu riskli yatırım araçlarını seçtiler. Büyük şirketlerdeki CEO infazları gelecek seneye damga vuracak. Bunların başında GE ve GM gelirse , kimse şaşırmasın !
28 Eylül 2008
O kadar çok cnbc-e dizileri izlemeye başladık ki içimize Amerikalı çılgınlığı kaçmaya başlamış. Amerikalıların en büyük çılgınlığı geceden kuyruğa girip, yeni çıkan ya da indirime giren bir ürünü almaktır. Hele bu ürün ‘ iPhone ‘ ise …
Evet sonunda iPhone Türkiye’ye geldi ve Turkcell – Vodafone tarafından satışa sunuldu. Alanlara hayırlı olsun diyerek bahsetmek istediğim konuya geleyim. Bu şık ve akıllı telefonu almak için sıraya giren kullanıcıların aklında ne kadar soru işareti olmuştur bilemem. Ancak henüz almayan ve almak için düşünen insanların aklında soru işaretleri vardır. Bu soru işareti ise ‘ Fiyat ‘ tır. Turkcell ve Vodafone çeşitli tarifeler sunarak iPhone satışına başladılar. Sistem Amerika ‘ daki gibi işleyeceğe benziyor. Şöyle ki ;
Siz Turkcell’ den iPhone almak istiyorsanız , sözleşme yapacaksınız. 150 dk. + 150 SMS + 3 GB internet paketine abone almak isterseniz , ödeyeceğiniz toplam miktar vergiler ile beraber 1996.5 YTL olacak. Eğer 500 dk. + 500 SMS + 3 GB internet paketini isterseniz 2776.5 YTL ödemeniz gerekiyor. 1000 dk. + 1000 SMS + 3 GB internet paketi için ise 3262.5 YTL değerinde bir hesap çıkarılıyor. Küçük pakette iPhone için 279 ytl fiyat biçilirken , orta pakette 189 ytl , büyük pakette ise 0 ytl değer belirtiliyor. Aylık ücret paketi ise 18 ay vadeye bölünüyor. Yani siz iPhone cihazına az para ödüyorsunuz ancak gsm operatörü ile anlaşmanızda 18 aylık bir kontrat yapıyorsunuz.
iPhone ‘ u dilerseniz 5 taksitle €645 ‘ ya alabileceğinizi hatırlattıktan sonra karşılaştırmaya gelelim. Paylaşım sitelerinde ve arkadaşlarımın konuşmalarında dikkatimi çeken husus, bu telefonun Amerika ‘ da şu kadara Türkiye ‘ de şu kadara satılıyor denmesi. Yani bizim bu ürünü çok pahalıya aldığımızın söylenmesi.
Amerika ‘ da cep telefonu pazarının büyük bölümüne GSM operatörleri hakim durumda. Sırf cihaz satışının yapıldığı çok nadir alanlar var. Bu alanlara da insanlar fazla rağbet etmiyor. Çünkü cihazı gsm operatörsüz aldıkları zaman, hem cihaz parası hem de harici gsm istemi pahalıya patlıyor. Cihazlar genellikle free olarak verilip, gsm operatörü ile kontrat imzalanarak alınıyor. 2 yıl gibi bir süre, o operatöre bağlı kalınıyor ve cihaz diğer operatörler ile çalışmıyor. Böylece konuşma ücretlerinde de ucuzluk sağlanmış olabiliyor. ( Tabi diğer operatör bir kampanya yaptığı zaman, değiştirme işlemi yapamayacağınız için, pahalı kullanmak zorunda kalabilirsiniz. ) ( Bunun yanında o gsm operatörü kullanıcı ağını iyice genişetiyor.)
Şimdi gelelim iPhone konusuna. iPhone 2G operatör sözleşmesi yapılmadan alınabiliyordu. Bu sayede unlock işlemi ile beraber Avrupa ülkelerinde kullanılıyordu. Fakat iPhone 3G için AT&T ile anlaşan Apple, cihazlarını iki kat hızlı iki kat daha ucuz sloganı ile pazarlamaya başladı. Oysa kullanıcı için ucuzluk pek söz konusu olmadı. AT&T ‘ nin kontratı Türkiye ‘ ye göre elbette ki ucuz olsada , iPhone 2G kullanıcılarına göre biraz daha pahalı olmuş durumda. Şuan Amerika ‘ da iPhone sadece Apple Retail Store’ larda , AT&T centerlarda ve Best Buy cornerlarda satılıyor. Yani gsm operatörleri sonunda iPhone ‘ a da egemen olmaya başladılar. Apple cihaz fiyatında $200 ‘ lük indirime giderken , bunu AT&T ‘ den sağlamanın rahatlığını yaşadı.
Peki Türkiye ‘ ye dönersek… iPhone ile beraber bu sistemi getirmeye başladık. Ancak bizde neden bu kadar pahalı oluyor ? Çünkü bizim cep telefonuna internet hizmeti sağlayacak sistemimiz yeni yeni oturuyor ve kullanıcı sayısı çok fazla olmadığı için maliyetlerde yüksek oluyor. Ayrıca ÖİV ile beraber bu rakam daha da artıyor. Hele bir de 3G cihaz satışının yapıldığı ülkede 3G ihalesinin henüz bitmediğini düşünürsek , bu sistem oldukça komik duruyor. Kısacası ülkemizde iPhone ‘ un pahalı olmasının nedeni altyapı yetersizliği ve yeniliğinden kaynaklanıyor.
İçinde wi-fi özelliği bulunan bir telefon için internet paketine Amerikalılar bizim kadar ihtiyaç duymaz tabi ki. O zaman Türkiye ‘ de wi – fi bandını genişletirsek, gsm operatörleri bu paketleri bu kadar pahalıya satamayabilir.
27 Eylül 2008
Herşeyden önce bir düzeltme yaparak başlamak istiyorum yazıma. Herkesin ağzında dolaşan cari açık kavramı yanlış bir kavramdır. Başlığı özellikle buna vurgu yapacağım için attım. Dışa açık bir ekonomide , ödemeler dengesi üzerinde sermaye hareketleri ile cari işlemler hesabı bulunur. Bu cari açık olarak adlandırılan şeyin basit tanımını ithalat ihracat farkı olarak yaparlar. Buna dış ticaret açığı denmesine rağmen , cari işlemler hesabında ki açık anlamına gelen bu kavramın kullanılması ekonomi bilgisizliğidir.
Neyse gelelim Türkiye İstatistik Kurumu ( TÜİK ) tarafından bugün açıklanan verilere. Dış ticaret açığı Ağustos ayında beklenenin üzerinde % 37 oranında bir artışla $8.142 mLr olarak açıklandı. Şimdi ithalat ve ihracattaki değişimlere bakalım ;
İhracat , geçen yılın ağustos ayına göre % 26.3 oranında artarak, $11.38 mLr oldu. İthalat ise geçen yıla göre % 30.6 oranında yükselerek $19.181 mLr oldu. Ama önemli bir ayrıntı var ki, ihracatın ithalatı karşılama oranı 2007 ağustos ayına göre % 59.5 ‘ den % 57.5 oranına gerilemiş durumda. Bu demek oluyor ki , ithalattaki gideri ihracattaki gelir ile karşılayamıyoruz. Yani bu açığımızı kapatmak için sermayeye ihtiyaç duyuyoruz. Ve bu karşılama oranı düştükçe, ihtiyacımız olan yabancı sermaye oranı artıyor.
Şimdi başa dönelim. Ödemeler dengesi hesabından bahsettik. Bu hesap açık vermez. İşte olay bu hesaptaki açıklığı kapatmak için , dış ticaret açığının kapatılmaya çalışılmasıdır. Biz burada ihracatımız ile ithalatımızı yıllardır karşılayamadığımız için sorun yaşıyoruz. Bu dönemde bu sıkıntıyı daha çok yaşayacağız. Sermayeye ihtiyacımızın gün geçtikçe artması, sermayenin gideceği yerlerdeki hassasiyetinin gün geçtikçe artması ile beraber ciddi sorun olacaktır. Yani bu kriz döneminde azalan likidite , sermaye hareketlerinde olağanüstü seçici davranılacak olması, kredibilitesi bu kadar düşük olan bir ülkeye gelmekte zorlanacaktır. Doğrudan sermayeyi çekmek için hiçbir plan yapmayan hükümetin, dolaylı sermaye nasıl olsa geliyor güveni ne kadar sürer bilemem. Ancak dolaylı sermayenin ülkeye gelme isteği çok uzun sürmeyebilir. Bu da önümüzde ki süreçte ülkemizi çok büyük ve altından kalkılmayacak bir riske sokabilir.
Petrol ve enerji fiyatlarında meydana gelen yükselişlerin etkisini , dış ticaret verilerinde görmüş olsakta, benim petrol kuyularım mı var demenin bir politika değil, işlevsizliğin örneği olarak gördüğümü dile getiriyorum. Kronik hale gelen enflasyon süründürür, öldürmez ancak kronik olabilir nasil olsa sermaye bulur ( satılacak devlet malları ) düzeltiriz denilen dış ticaret açığı ise süründürmeden öldürür. Enflasyonda rezervlere dokunmazsınız , dış ticaret açığında rezervlere dokunmak zorunda kalırsınız. Ülkenin rezervlerinin nefesi olduğunu düşünürsek, son rezervini ortaya koydurmak ülkeyi öldürür.
27 Eylül 2008