Asiv ; Eylül, 2008

8th Eylül
2008
Yazar : Dincer

Haftasonunu meşgul eden ve gündeme oturan ikili sataşmaya yorum yapmak istedim.  İki tarafta desteklemediğim ve zaman zaman eleştirdiğim kişiler olduğu için , haddim olmadan kendimce değerlendirmeler yapacağım , herkesin affına sığınarak …

Herşeyden önce , bir ülke başbakanının bu şekilde bir dalaşmaya girmesi hoş değildir. Kameralar önünde , ismini net şekilde açıklayıp bir insanı deşifre etmesi takdir edilemez. Devlet ile özel sektörün karşılıklı atışması ve çoğu iş adamı bu şekilde köşeyi dönüyor imajının oluşmasını sağlayacak açıklamalar oldukça sağlıksızdır. Ancak Türkiye ‘ nin en büyük medya grubu , halkının % 60 ‘ ından fazlasının olan biteni ( gerçek yada yalan ) televizyon ve gazetelerden öğrenen ülkede , üstüne düşeni en doğru şekilde yapmalıdır. Doğan Medya Grubu ise bu görevi başarı ile yerine getirememekte ve sansasyon - gündem yaratacak şeyleri manşet yapıp , olayları magazinselleştirerek gerçeklerin göz ardı edilmesini sağlayacak yayın anlayışı izlemektedir. Bu sayede haberin içinde geçen önemli ve gerçek detaylar çok az satırda yer alarak , halkın sadece iddialar ya da sansasyonları görmesi sağlanıyor. Bu yayın anlayışı , gerçekleri ortaya çıkarmak için kişilere oldukça yüklü bir maliyet yükleyebilecek olmasının yanı sıra , prestij içinde büyük kayıp olmaktadır. Yayın anlayışı doğru habercilikten çıkmış olan Doğan Medya Grubu , yıllardır alıştığı taktikte sorun yaşayınca üstüne gelinmeyi hak etmiş olabilir. Halkın ( özellikle batılılaşamamış bölgeler ) ülke ile ilgili bilgileri aldığı gazete ve televizyonlarda ki doğruluğu aza indirip , dinlenme niteliği taşıyan haberleri yayınlaması , derine inecek kapasiteye sahip olamayan kişiler için ciddi bir risktir. Bu noktada basın özgürlüğü denilen önemli konunun biraz irdelenmesi önemli olabilir. Ancak başbakanın bunu bu şekilde yapması hoş olmamıştır.

Şimdi gelelim Aydın Doğan ‘ la ilgili bazı detaylara ;

  • Sayın Aydın Doğan , kendi televizyonuna çıkıp açıklama yaparken keşke Türkiye ‘ nin en büyük vergi kaçakçılığına değinseydi. İlk kez bu konu hakkında konuşsaydı. Petrol Ofisi ‘ nin 1.2 Milyar YTL değerinde vergi kaçağı neden haber yapılmadı ? Hiçbir şey olmamış gibi , bu inanılmaz kaçak nasıl saklandı ? Türkiye ‘ de sansasyon yaratmakta usta olan grup nasıl oldu da bu sansasyonu atladı ? Jan Nahum gibi başarılı ve uzman olan bir CEO nasıl olupta bir anda görevden alındı ve kurban olarak gösterildi ? Bunlarında cevabını merak ediyorduk.
  • Aralık 2007 tarihinda , Mecidiyeköy ‘ de arsa fiyatlarının artacağı haberleri Doğan Grubu gazetelerinde yer aldı. Hem de durup dururken ! Neden mi ? Çünkü Aydın Doğan , Taş Yapı şirketi ile % 50 ortak olarak arsa almıştı. Bu Taş Yapı şirketi AK Parti hükümeti ile yükselmeye başlamış bir grup değil mi ?
  • Yıllardır hükümetlerle iş birliği yaptığını açıkladı zaten. Yıllar önce Bedrettin Dalan ‘ la nasıl bir iş yaptığını öğrenmek isterdim. Bedrettin Dalan İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olduğu dönemde nasıl bir işbirliği yaptılar çok merak ediyorum. Yeditepe Üniversitesi ‘ nde Aydın Doğan ‘ ın çok önemli payının olduğunu duydum. Kurulurken Dalan ‘ ın , Doğan ‘ dan destek aldığı söyleniyor ve üniversitede payının olduğu konuşuluyor. Bu bildiğim ve iddia ettiğim birşey değil. Sadece bir duyum. Ancak iletişim fakültesinde , Doğan Grubu bünyesinden gazeteci ve yayıncıların derslere girmesi ilginç bir detay. Kokusu ileri de çıkar mı bilmem ancak Aydın Bey ‘ in belediye başkanı ve devlet başkanları ile iletişimi güçlü olması doğal karşılanmalı.
  • Hilton olayında başbakanın açıklamaları çok güçlü ve çok iddialı. Aydın Bey ‘ in açıklamaları bu konuda pek yanıt olarak gelmedi. Bu olayın doğru olmadığına kaç kişi inanır acaba ?
  • Aydın Bey ‘ in grubu AK Parti hükümetine başlarda muhalif değildi. Hatta istikrar adı altında destek bile verdiler. Zaman zaman yazdıkları ile oy toplattılar , zaman zamanda yerden yere vurdular. Bir gazetesinin ( Hürriyet - Milliyet ) genel yayın yönetmeni muhalifi , bir gazetesinin ( Star ) genel yayın yönetmeni yandaşı gibi. Bunun ortası neden bulunmuyor ?

Bunlar bir kaç detay. Bunları geliştirmek çok mümkün ancak ben gazeteci değilim. Bunlar gazetecilerin işi. Benim görüşüm Doğan Medya Grubu doğruları yapmayı unutan , halkın gerçeği görmesini engelleyecek yayın anlayışı izleyen bir grup. Türkiye ‘ de medyayı eleştiriyorum sürekli çünkü çok önemli görevleri olduğu halde , bunları ihmal ediyor ve halka sansasyonlarla bilgi edinmeyi alıştırıyorlar. Tekrar ediyorum , halkın büyük kısmının olan biteni basından öğrendiği ve onların haberlerine göre fikir sahibi olduğu bir ülkede bunlar ciddi işler.

Şİmdi gelelim Aydın Bey ‘ in sözlerine. Ceyhan ‘ ı Çalık Grubuna verecekmiş. Putin vb. kişiler işin içindeymiş. Bunları bilemem , günahı herkesin boynuna. Ama şu noktaya dikkat ettim. Benim 2.5 Milyat YTL param var yatırım yapmak istiyorum diyor. Yatırım için teşvikte istemiyorum , sadece yer istiyorum gibi birşey söyledi. Sayın Doğan , siz teşviğinizi kendiniz hallediyorsunuz zaten. Yıllardır İstanbul ‘ da vergi rekortmeni listesinde baş sırada yer almayı biliyor , kendinizi gösteriyorsunuz vergimi de ödüyorum imajı ile , ancak Türkiye ‘ nin en büyük vergi kaçağını yapabiliyorsunuz. Size yatırım vermenin ülkeye ne gibi bir kazancı olacak ? Katma değer yaratmayı geçtim vergide bile problem oluyor. İşinizi çok iyi biliyorsunuz , teşviğe de ihtiyacınız yok. Bu şartlarda devlet size neden yatırım yapmanız için olanak sağlasın ?

Son olarak Hilton olayı , CNN Türk ‘ ün karasal yayın hakkı , iddaa ihalesinde ki mağlubiyet … Aydın Doğan son dönemde işlerini istediği gibi yürütemiyor olabilir mi ?

Kimsenin işi ile ilgimiz yok. Ben sadece doğruları bilmek isteyen ve alın akı ile kazanılan parayı isteyen bir adamım. İddia ya da ithamım yoktur. Sadece düşüncelerim ve duyduklarımdır. Bunların sonucunda Aydın Doğan ‘ a inanmam normal mi ?

8 Eylül 2008

6th Eylül
2008
Yazar : Dincer

Hükümet elektriğe 5 yıldır yapmadığı zamları , iki ay içerisinde yapmış olacak. Elektriğe % 60 ‘ a yakın oranda zam 2008 yılının en ciddi olayı.( Temmuz ve Ekim aylarından geçerli olmak üzere.)  Elbette ki enerjiye yapılan zamların nedeni emtia fiyatlarında soluksuz yaşanan artışlar olarak gösterilebilir. Cari açıkla boğuşan bir ülke olarak , petrol ve doğalgaz ithalatı yaptığımızı sürekli hatırlarıyoruz. Enerji konusunda ise kendi elektriğimiz , talep edilen elektriğe yetmiyor ! Yani arz , talebi karşılamada yetersiz kalıyor.

Türkiye ‘ de ise kısıtlı olan bu kaynakalara olan talep azalması gerektiği yerde artmaya devam ediyor. Petrol 140 $ seviyesine çıktığı zaman dahi , petrole olan talep aynen devam etti. Elektriğimiz artan talebi karşılamayacak düzeyde açıklamalarına rağmen , evinde oturup iş yapmayan insanlar bile klimalara yüklendi. Peki kıt kaynakların üretimini gerçekleştirmiyor , ithal ederek yaşıyorsak talebi kontrol altına almamız gerekmez mi ? Bu konuda daha önce ‘ Bu nasıl sosyal sorumluluk ? ‘ başlığı altında bir yazı yazmıştım. Eğer insanlarımız neyin ne olduğunu bilmeden hareket ederlerse , kandırılmaya devam edileceklerdir. Hükümetleri eleştirme politikalarının başında gelen zamlara bakış açım biraz daha farklı oluyor. En azından olayın analizini ve detaylarını inceleyip düşünmeye çalışıyorum.

Zamları eleştirmek ya da nedenlerini tartışmak için yazmadım bu yazıyı. Neden enerji tasarrufu yapmamız gerektiğini gösteren slaytı yayınlamak için yazdım. Hele Türkiye gibi bir ülkenin , cari açık gibi zor bir bela ile boğuştuğunu düşünürsek , halkımızı bilinçlendirmek görevimiz olacaktır.

Neden enerji tasarrufu yapmalıyız size ?

Energy

View SlideShare presentation or Upload your own. (tags: world nature)

5th Eylül
2008
Yazar : Dincer

Yazılarımda , marka konusunda insan psikolojisinden bahsediyorum. İnsanın ruhunu okşayan ve ona güçlüyüm imajını yaratan markaların başarılı olduğuna inanıyorum. Bu imajı yaratmasının nedenini de saygınlık unsurunu zihninde canlandırdığına bağlıyorum. Markalaşmış ürünler , insanların toplumda saygınlık kazandığı düşüncesini yaratıyorlar. Bir jeep kullanıcısı ile binek araba kullanıcısı arasında zihin farkı olduğunu düşünmez misiniz ? Bir mekana gittiklerinde jeeplerinden indiklerinde , kendilerine duymak istedikleri güveni oldukça belli ederler ! Bu güveni yaratan binlerce dolar ödeyerek aldıkları araba mıdır yoksa gerçekten saygın bir kişi olduklarına dair inançları mıdır ?

Konuya arabalardan girmişken devam edeyim… Gücünüzün yettiği ölçüde bir araba aldığınızı varsayalım. Eğer yetinmesini bilen ve bunu aldığınıza bile sevinecek duygusallıkta bir insan değilseniz - daima diğer büyük markaların hayalini kurar ve arabanıza gereken önemi vermezsiniz. Araba kirli olsa bile içinizden yıkamak gelmez ya da bakım zamanı geçse dahi , ne olacak canım haftaya yaptırırız dersiniz. Peki ya daha pahalı ve büyük marka bir otomobiliniz olsa ? Yıkamasını ya da bakımını aksatır mısınız ? Kesinlikle hayır. Çünkü genel bir kanı vardır ki arabanın eşdeğeri saygınlıktır. İnsan arabası kadar insanların gözünde büyüktür !

İşte markalar yıllardır süregelen bu basit ve boş mantıktan hareketle adımlarını atarlar. İnsanların gözünde saygınlık hissi yaratacak unsurları toplayıp markalaştırırlar. Rolex marka saat takanın , Prada çanta taşıyanın , Timberland bot giyenin , Gucci kiyafetlerle boy gösterenin her zaman çok saygın olduğunu düşündürtürler ! Aldığınız ürünü zihninize giydirmekten başka birşey değildir bu. Gucci ‘ nizi çıkardıktan sonra güveninizi kaybetmezsiniz çünkü Rolex ‘ inizi taktığınızda saygınlığınızın yerine geleceğini bilirsiniz. Ya da onları dahi takmadan dışarı çıksanız , Range Rover ‘ ınıza bindiğinizde siz ilah olacaksınız !

Demek istediğim insanların ne kadar zavallı oldukları değil. Büyük firmaların nasıl markalaşma stratejileri izledikleri. Bu markaların faydaları , değerlerinin yanında devede kulak kalır ! Hatta bu markaların marjinal faydalarından bahsetmek mümkün değildir. Aynı markanın , aynı - benzer ürününden ne kadar alırsanız alın , ondan aldığınız fayda azalmaz. Hatta arttıkça artar. Yani bu markaların fayda - değer teorisinden söz edilemez ! Çünkü markalaşmayı saygınlıkla orantılı olarak kullanan firmaların bunlara ihtiyaçları yoktur. İnsanların psikolojileri bu kadar kolay yönlendirilebildiği sürece bunun önüne geçme imkanı da yoktur. O zaman siz neden psikolojinin önüne geçmeye çalışasınız ki. Olanı değerlendirip , marka ile saygınlık arasında ki ilişkiden yararlanıp markalaşmaya gitseniz başarılı olmaz mısınız ?

Size kolay gelsin , çünkü bu hiç kolay birşey değil…

5 Eylül 2008

3rd Eylül
2008
Yazar : Dincer

Podcast ‘ lerimde geçen ay yaptığım yorumlarda inandığım gerçeği anlatmıştım. Finansal sistemin zorluk içerisinde olduğu dönemde , mortgage krizinden büyük zararla çıkan kuruluşların iflas edebileceği söylentileri ortalıkta kara bulutların rengini iyice karartıyordu. Gerçi bu durum halen daha risk olarak gözüksede , benim tezimin gerçek olabileceğinin ilk sinyalleri gelmeye başladı. Avrupa ‘ nın kendi pimini kendisinin çektiğinden bahsediyorum sürekli. Bunun nedeni ise , hiçbir doğal kaynağı olmadan sadece olanları pazarlayıp - yöneterek lider olan Avrupa ülkeleri şimdilerde zor durumdalar. Çünkü kıt kaynaklar küresel iklim değişiklikleri ile azalmaya başladı. Hindistan - Çin gibi ülkelerde tüketim alışkanlığı kazandığı için kullanım oranları arttı ve kaynaklar yetersiz kaldı. Elinde kaynağı çok az olan Avrupa ülkeleri zor durumda kaldılar. Güçlü bankalar ve ticari işletmeler , başarısız risk yönetimleri nedeni ile mevcut yatırımlarında zarar ettiler. Böylece sermaye artırımlarına ihtiyaç duyar hale geldiler. Ciddi sermaye sıkıntısı ile karşı karşıya kalan kuruluşlar , ne yapacağını şaşırmış durumdalar.

ABD ‘ li büyük yatırım bankalarının iflas söylentilerine karşın , bu bankalara talip olacak çok sayıda Arap sermayedar olduğundan bahsetmiştim. Finansal krizin başladığı zaman , emtiaların değerlenmesi ile beraber doğal kaynak zengini Arap ülkelerinin yatırımcılarının dünyanın büyük kuruluşlarına sahip olabileceklerini belirtmiştim. Bana yöneltilen sorulardan bir tanesi , acaba o sermayedarlarda gerekli paraların olup olmadığı idi. Benim cevabımda finansal sistemin çökmesi , dünyanın sonu anlamına geleceğiydi. Ve sistemin kendisini yenilediği , sermaye bir şekilde birilerinden çıkıyorsa başka kişilere farklı kaynaklardan artı değer olarak tekrar döneceği şeklinde idi.

Bunun örneğini son zamanlarda yaşadık. Hintli grup Tata dünyanın yeni GM ‘ si olma yolunda ilk adımı Steel Corus ve Jaguar & Land Rover ‘ ı alarak yaptı. Bu iki satın alım için 15 mLr $ ‘ a yakın para ödedi. Ancak paranın asıl sahibi olan Arap sermayedarlar güçlerini göstermeye başladılar. B.A.E’ nin başkenti Abu Dabi ‘ den , Abu Dabi United Group adlı yatırım şirketi İngiliz futbol takımı Manchester City ‘ i yaklaşık 200 mLn Pound ödeyerek aldı. Bugün de Abu Dhabi Media Co. Hollywood ‘ a 1 mLr $ ‘ lık yatırım yapma kararı aldı. 5 yıllık süreçte uluslararası film sektörüne yatırım yapacaklarını açıkladılar.

Sermayenin kimlerin elinde mevcut olduğunu son günlerde yaşanan para hareketlerinden anlayabiliriz. Körfez ve Arap ülkeleri dünyanın zorda kalan sayılı şirketleri için büyük kurtarıcı olacaktır. Lehman Brothers ‘ ın yaşadığı sermaye sıkıntısına Koreli bir grup çözüm bulma önerisinde bulundu. Gelecek dönemde iflasını açıklama ihtimali bulunan güçlü bankaların da talibi Avrupa dışı ülkelerden çıkacaktır.

Evet…Bunları ayrıntılı olarak podcast ‘ lerimde anlatmıştım. Bir de yazılı olarak anlatmak istedim. Körfez ülkeleri ile ilişkilerimizi güçlendirirsek biz de bu sermaye yoğunluğundan kazançlı çıkarız. Ancak dünyada finansal sistemin çökme söylentileri de oldukça komik. Belki de Avrupa ‘ nın egemenliğinin Arap ve Uzakdoğu sermayedarlarına kaptıracak olmasının sıkıntısıdır.

3 Eylül 2008

3rd Eylül
2008
Yazar : Dincer

Geçen hafta yapılan İddaa ihalesi ile ilgili yazı yazmaya ancak zaman buldum. Tarihi ve çok tartışılacak bir ihale oldu bana göre. İzlerken çok keyif aldım ve şaşkınlığımı gizleyemedim. Yılda 2-3 mLr YTL ciro yapan İddaa oyunlarını bundan önce Turkcell ‘ in de sahibi olan M.Emin Karamehmet ‘ in şirketi oynatıyordu. Bu oyunlara talebin yüksekliğini gören bazı büyük firmalar ihaleye katıldı. Mevcut oynatıcı İnteltek firması ile Doğan Yayın Holding konsorsiyomu ihale için ciddi yarışa girdiler.

İlk turda teklifler okundu ve DYHOL toplam cirodan % 6.1 , İnteltek ise % 11.3 oranında pay almayı önerdi. Mevcut işletme İnteltek şimdiye kadar %12 oranında pay alıyordu ve Karamehmet bundan oldukça şikayetçiydi. Yani bu oranın çok düşük olduğunu ve yatırımlarını karşılayamadığından bahsediyordu. DYHOL ise ilk turda bu şikayet edilen rakamın yarısına kadar inmişti.

İhalenin ilk turundan sonra verilen arada , ihalenin DYHOL ‘ a kaldığı düşünülüyor ve acaba ihalede teklifi yükseltme şansı var mı diye soruluyordu. ( Karamehmet o kadar ağlamıştı ki , % 6 ‘ lık oranla Doğan ‘ ın zarar edeği düşünülüyordu.) Ancak ikinci tur başladığında daha büyük bir şokla karşılaştık. DYHOL teklifini %2.1 ‘ e düşürürken , bombayı İnteltek patlattı ve % 1.4 oranında pay almayı önerdi. Böylece ihaleyi kazanmış oldu ve herkesi şok etti. % 12 pay alırken zarar ettiğinden yakınan mevcut işletmeci , yeni dönem ihalesinde 10 kata yakın indirim yapmış oldu.

4 yıldır İddaa oyunlarının işletim hakkını üstlenen İnteltek firması toplam 6 mLr YTL ‘ ye yakın hasılattan % 12 lik pay almıştı. Şimdi ise % 1.4 ‘ e razı oldu. Bunun anlamının ne olduğunu açıklamaya gerek yok sanırım. Söyleyebileceğimiz tek söz , bu ihaleden kazançlı çıkan taraf Türk Devleti olsa da , Turkcell ‘ in sahibi Karamehmet yine bazı yollar bularak servetine servet katmaya ve devleti sömürmeye devam edecektir.

3 Eylül 2008

1st Eylül
2008
Yazar : Dincer

Forbes dergisinin Ağustos sayısını aldığımda şaşkınlık geçirdim. Kapağında Tarık Solak adlı kişi vardı. Bu adamın ne iş yaptığını , çok para kazandığını biliyordum ancak Forbes dergisine kapak olacak noktaya geldiğini bilmiyordum. Hatta derginin Tarık Solak ‘ ın hızlı yükselişi diye cümleler kullanacağını aklıma getirmiyordum.

Sporun birçok dalı ile ilgiliyim. Futbol maçlarında sadece tuttuğum takımın maçını izlerim , bazı özel maçların özetlerine bakarım. Ama basketbolda ve teniste fırsat oldukça her maçı izlerim. Yüzme ve atletizm oldukça keyif verir. Hentbol ve voleybolun oldukça çekici yanları olduğunu düşünürüm. Ancak gel gör ki ‘ boksun ‘ spor olduğunu düşünmem. Hatta nefret ederim. Olimpiyat oyunlarında boks sporunun yapılması ve altın madalya için yarışılmasına anlam veremem. Çok fazla müdavimi olan bir branş olsada , bana spor olarak gelmez. İzlemeye mecbur kaldığım anlarda , çok güçlü kroşeleri görünce kendimden geçmem.

Son zamanlarda ise boks sporunun farklı versiyonu ortaya çıktı. ‘ Kick-Box.’ Bu spor dalında(!) el-kol ile ayaklarla vuruşta serbestmiş. Bildiğiniz dövüş olayı yani. Eskiden Street-Fighter gibi oyunlar oynanırdı. İşte o oyunların sokaklardan alınıp , ringlere taşınmış hali. Taşınırken oldukça şaşalı tanıtım aşamalarından geçirilip , görsel şov katılarak seyircilere sunulan hali. Dövüşlerden önce rakipleri bir araya getirip , basın toplantısı yaptırılma fikri ‘ Rocky ‘ filmlerinden kırma olsada , orada kavgaya tutuşmaları kadın programlarını aratır cinsten. İşte bu kick-box denilen şeyi sadece Türkiye ‘ de değil , dünyanın bazı kesimlerinde uygulayan adam Tarık Solak. Şirketi vasıtası ile dövüşleri düzenliyor ve dünyayı kick-box ile tanıştırıyor. Tanınmak isteyen gençler , iyi vücutta yapma sevdasıyla bu zincire dahil oluyorlar. Tarık Solak ‘ ta bu dövüşçülere maçlar ayarlayarak işi gösteriye vuruyor. Yıllardır bu işi yapan Solak , Forbes dergisinin ağustos ayında kapağa kadar yükseliyor.

Beni ilgilendiren nokta ne kadar para kazandığı ve dergiye kapak olduğu değil. Bu spor adı altında yaptıkları işin , ülkemizde illegal olan ‘ horoz dövüşünden ‘ ne farkı olduğu ? Dövüşme yeteneği olan yaratıkları keşfeden kişilerin , onları yetiştirip maçlara çıkarmasından bahsetmiyor muyuz ? Peki bir horoz alıp , bahisleri toplayıp o horozu dövüştürmek ile Tarık Solak ‘ ın gençleri toplayıp , yetiştirip maçlara çıkarması arasında ne gibi fark var ?

Bana bir fark yok gibi geliyor…

1 Eylül 2008

Next