Asiv ; Ekim, 2008

22nd Ekim
2008
Yazar : Dincer

Oldum olası okul, dershane gibi yerlere gitmeyi sevmedim. Gitmemek için binbir bahane ürettiğim oldu. Özellikle üniversiteye hazırlık döneminde dershaneye gitmeyi hiç sevmedim. Bana zaman kaybı olarak gelirdi. Oraya bir derste bir konu öğrenmek için gideceğim ve zamanımın büyük bölümü orada ziyan olacak diye düşünürdüm. Ancak çoğu insan dershaneye gitmek için can atardı. En cici giyselerini giyerler, süslenirler ve dershanede sözüm ona derse gelirlerdi. Ben onlardan olmadım, sadece çok gerekli gördüğüm ve kaçmaz dediğim zamanlarda gittim. Kayıt olma nedenim ise sınavlarına girmek, kitap ve testleri almak, gerektiğinde hocalarla işbirliği yapmak içindi.

Sonra sıra üniversiteye geldi. İstanbul Üniversitesi iktisat bölümüne kaydoldum. Sonunda istediğim yerdeydim. Piyasalara ve ekonomiye merakımın başladığı çağı söylemek istemiyorum çünkü şaka gibi gelir size. Okula girdiğimde herkeste yine lise havası vardı. İlk derslere girdim ve kendi çapımda yine seçim yaptım. Hangi dersten maksimum faydayı alırım diye özetledim. İstanbul gibi bir şehirde kaybettiğimiz zaman kaybına değecek anlarda orada olmalıydım. Fakat arkadaşlarım ve okul çevresi her ders oradaydı. Derse girmeye aşırı isteksiz ancak okul çevresindeki yerleri doldurmaya o kadar meraklı…Ben ise istediğim derse girdim, istediğim zaman istediğim hoca ile çalışmalarımı paylaştım. 4 senenin son dönemlerinde benim okula gelmediğim halde nasıl başarıyla okulu bitirdiğime şaşıran insanlarla derste girdiğimiz diyaloglar sonucu farklı şeyler çıktı ortaya. Çünkü 4. senede artık iş pratikten çıkmış uygulamaya gelmişti. Kitaba ve notlara bağlı olmadan sınava girmek, derste ona göre konuşmak gerekiyordu. İşte o zaman ortaya bir sonuç çıktı. Okul size her zaman en azını en doğru bilgilerle verir. Ancak en çoğunu almak insanın elindedir !

Ekonomik kriz çok acı gerçekleri gün yüzüne çıkarıyor. İster İsviçre’de UBS business schoolda okusun isterse Harvard’da. Çoğunun sonu aynı oldu. Çünkü her okul bilgi verir. Pratikte en doğruyu aktarmaya çalışır. Harvard’a girmek zordur. Giren insan oldukça zeki ve varlıklıdır. Ama oradan çıktığı zaman, kendisini yukarıda görmesinin tek nedeni okulun ismidir. İşte asıl zavallı ona kanan aileler ve iş dünyasıdır. Dünyanın bir numaralı bankaları, herkesin girmek için can attığı bankalar, bu isimleri bünyesine katmak için yarış verdiler. İşe alımlar öncelik bu gençlerde oldu. Lehman, Goldman, WaMu, Citi, UBS… Hepsi bu tarz adamları işe aldı. CEO’lar CFO’lar hepsi bu tarz üniversitelerden gelen adamlar oldu. Bu adamlar kağıt üstünde zekiler ve başarılılar çünkü. Başarıyı onurlandırmak o büyük bankaların görevi oldu her zaman.

Ancak iş hiçte görüldüğü gibi olmadı. O dahiler kitapta göründüğü gibi hareket etmeyi sürdürdükleri için geleceğe bakamadılar. Kapitalizme girmiş ve küreselleşmeyi yeni tatmış toplumda nasıl bir değişim olacağını anlayamadılar. Onlar 1930′larda yazılan kitaplarla yüzyıllar geçeceğini hesapladılar. Ne riskten haberleri vardı ne de planlamadan. Paranın kaynağının kıt olduğunu ve ekonomide psikolojinin gereksiz olduğunu düşündüler. Trilyon dolarları yönetirken, milyon dolarlık partilerde boy gösterdiler. Sadece okul bitirmiş ve piyasalarda tecrübesi az olan insanları kitapla eğiterek analist yaptılar. O aptal analistlerinin en ufak bir raporu ile ülke piyasalarını allak bullak ettiler. O kadar güçlüydüler ki petrolden, dövize hisse senetlerinden faizlere kadar herşeye hükmettiler. X ülkesinde hisse senedi ağırlığımızı düşürüyoruz vb raporlarla o ülkenin borsalarını dibe vurdurdular. Hem de bu işleri okullu aptalları ile yaptılar.

Kriz bu hale geldi ve dünya ekonomisi batmamak için boğuşuyorsa bunların suçlularının başında o Harvard’lı gösteriş budalaları gelir. Paranın tatlı kokusunu aldıklarında, gözlerini kapatıp riske daldıklarında bu sistemin nasıl çalıştığını unuttular mı acaba ? Yoksa bu sistemin değişimi veya varlıkların dünya üzerindeki durumu ders kitaplarında anlatılmadı mı ? Tecrübe elbette çalışarak kazanılır ancak ekonomi- finans gibi çok zor bir alanı bu kadar basit göstermekle, büyük şirketlerde şu kadar yıl çalıştım demekle bu tecrübe kazanılmaz. Bu adamlar işte bunu yaptılar.

Bu günlerde ekonomist sıfatına inanan kalmadı. TV’lerde hergün bir adam konuşuyor ama halkın tepkisi aynı oluyor. ‘ Bir sus gerizekalı.’… Bu imajı yaratanların hepsi suçludur. Ekonomistliğin sadece gösterişten ibaret olduğunu sananlar, şık giyim ve lüks restaurantlarda boy göstermek olduğunu düşünenler haksız değiller. Milyar dolarları başarısız şekilde yönetip, ondan aldıkları primlerle hava atan zavallılar bu imajı yarattılar.

Oysa ki ekonomi bilimi gerçekten  zor olan ve az sayıda kişinin başarı sağladığı bilimdir. Çünkü ekonomi beklenti ve psikoloji üzerine kurulur. Bunları ihmal ederseniz başarı olasılığınız kalmaz. Beklentiyi ise geçmişle birebir yada risk primlerini işin içine katmadan yaparsanız yine yanılırsınız. Hele ki bunları ihmal edip, sistemin zarar görmeyeceğini düşünüp hamle yaparsanız batarsınız. Piyasalarda tecrübenin çalıştığınız şirkette fon yönetmekle kazanılacağını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. O şekilde tecrübe kazanırsınız ancak bu tam anlamıyla tecrübe olmaz. Çünkü piyasa global ve sayısız enstrümanın bulunduğu riskli bir koro. Bu koroyu yönetmek oldukça zor.

Ben piyasalara ilgi duyduğumda oldukça küçüktüm. İlk paramı kazandığımda ise 15 yaşımdaydım. Portföy yönetmeye başladığımda ise 18. Babamın bana güveni ve bu işi gerçekten isteyerek yaptığımı anlamasıyla birlikte ailemin hesabını yönetmeye başladım. Ufaktan başladım ve öğrenerek,kaybederek,neyin ne olduğunu görerek ilerledim. Şimdi takip ettiğim sayısız veri var. Takip ettiğim 10′dan fazla piyasa,binden fazla hisse senedi var. Yatırım enstrümanlarının günlük verileri her gün akıyor ekranımda. Hangi kalemin neye etki ettiğini öğreniyorum. İnce detayların ekonomi-finans sistemi için ne anlam ifade ettiğini biliyorum. Bunları bir şirkette çalışarak öğrenmedim. Bunlar 5 yılın birikimi olan ve kişisel çalışmalarım sonucu oldu. 1 yıldır dünya piyasalarında boy göstermeye başladım. Sabah 9.30 ‘dan gece 23.00 ( ABD kapanışı ) ‘ e kadar bilgisayarımda veri akışı devam eder. En kritik verilerin sinyallerini önceden alıp, piyasanın ne olacağını tahmin ediyorum. Ama psikolojiyi işin içine katıp kesin yargıya varmadan, risk primini düşünerek.

Şimdi birisi SPK sınavına çalışır, girer, başarılı olur ve lisansını alır. Sonunda bir şirkete girer 2 sene sonra yatırım danışmanı olur. Ancak o adam ilk kez bu piyasalardan haberdardır. Bildiği 3-5 hisse ve bazı verilerdir. Şirketinin ona verdiği hükümler doğrultusunda yatırımcısını yönlendirir. Bu iş dünyada da ülkemizde de böyledir.

Para en değerli varlığınızdır. Parayı yönetmek ise sanattır. Miktarı ne olursa olsun paranız değerledir. Sizin güvendiğiniz yatırım danışmanlarınıza dikkat etmeniz gerekir. Açın cnbc-e’ yi bir gün dinleyin. 10 saat yayın boyunca aynı cümleleri tekrar tekrar duyarsınız. Kaç kişi çıkar o yayına ve konuşur bir bakın. Ne demek istediğimi o zaman anlarsınız. Bu en önemli sistem ve piyasa çok güvenilecek kişilere emanet değil ne yazık ki. Ve bu yük onlara ağır geldi, krize ön ayak olundu ne yazık ki.

Ben ekonomistim demeye utanmıyorum. Ama artık bana ne gözle bakıldığını biliyorum. Ağzıyla konuşanla düşünceleriyle konuşanı ayırt edebilecek insanlara güvendiğim için burda güvenle konuşuyorum.

22 Ekim 2008

15th Ekim
2008
Yazar : Dincer

İflasın eşiğine gelen yatırım bankalarının tavsiyeleri dur durak bilmeden devam ediyordu. Hatta Lehman Brothers şirketi batmasına yakın zamanlarda, hala yatırım tavsiyesinde bulunmaya devam etti. Bunlar bana dalga geçer gibi geliyor. Eğer sen başarılı bir şirket olsan, bu kötü dönemi başarıyla atlatır, az zararla kurtarırdın. Ama zararı çok büyük olan bu şirket yatırım tavsiyesinde bulunmaktan geri kalmadı. İnsanlar ne düşünür diye hiç düşünmediler. Ekonomistlerin başarılı olamadığı gerçeğine vardırdılar ve güvenin iyice azalmasına neden oldular.

Aynı şeyi Goldman Sachs yapıyor. Petrol fiyatlarının $200 civarlarına geleceğini öngördüler. Ekonominin kötüye gideceğinin bilindiği, resesyon konuşmalarının yapıldığı bir dönemde talepin azalmasını nasıl hesaba katmıyorlar anlamıyorum. Hangi akla hizmet 200 dolarık bir öngörüde bulunabildiler çok şaşırtıcı. Şimdi petrol fiyatlarındaki tahminlerini revize ediyorlar. Rapor hazırlayıp tahminlerini açıklıyorlar.

Size kim inanır artık ? Bence çok komik oluyorlar ve ekonomistlerin imajlarını zedeliyorlar. Batan Lehman Türkiye’ye yatırım tavsiyesınde de bulunuyordu. Goldman’un olumsuz bir raporu,o ülkenin borsasında ciddi satışları beraberinde getiriyordu. Yeni dönemde yatırım bankacılığını eline yüzüne bulaştıran bu kurumların daha dikkatli davranması lazım. Bırakın petrolün fiyatını artık, rezil etmeyin kendinizi. Hedge fonlarla ilişkilerinizi sorgulatmayın. Devlet desteği yanınızda, batmassınız. Ama yatırımcıların gözünde yerlerde sürünüyorsunuz.

Sürekli söyledim ve tekrarlıyorum. Türkiye’de aracı kurumları ve yatırım kuruluşlarında çalışan, yatırım danışmanı sıfatını almış insanların bu işlerdeki başarısı tartışılır. Dünyada da bu iş böyle. Çünkü bu sektörün havası var, parası var. Hoşuna giden biraz çalışıp bu sektöre giriyor. Ama ne kadar takip ediyor ? Neleri biliyor ve ne kadar koordine halde izlemliyor ? Kişisel fikrim yatırım danışmanlarınıza körü körüne inanmayın. Hele son olanlardan sonra.

15 Ekim 2008

13th Ekim
2008
Yazar : Dincer

Küresel mali kriz tüm dünyada önlemlerle sakinleştirilmeye çalışılıyor. İlk başlarda olayın farkına varamayan, nasıl devlet başkanı olduğunu anlayamadığımız insanlar, bugün ekonomiye para pompalayacaklarını açıkladır. Kurtarma planı adını vermek istemediğim bu durumda, mevduatların garanti altına alınması ile beraber tüm mali kuruluşlara garantide verildi. Yani kötü durumda olan bir bankanın batmasına kesinlikle izin verilmeyecek. Derhal hükümetten mali yardım alacak ve ayakta kalacak. Yani piyasalar banka iflas haberi ile sarsılmayacak. Bunun amacı güvenin yerden biraz olsun kalkması.

Amerika’da başlayan kurtarma çalışmalarını her zaman olduğu gibi geç anlayan Avrupa, önlem paketini yeni açıkladığı için piyasalar bir hafta gecikmeli olarak toparlandı. Dünyanın önde gelen ülkeleri ekonomilere sonsuz likidite vereceğinin sinyali ile yatırımcıları rahatlattı. Peki piyasalar bunu mu beğendi ?

Kesinlikle hayır. Piyasalar geçen hafta toparlanmaya başlayabilirdi. Özellikle ABD’de açıklanan kurtarma operasyonu ile borsaların tepki vermesi beklendi. Ancak New York borsası tarihi düşüşünü o hafta yaşadı. Krizin en kötü senaryosunu yazan yatırımcılar, korkunun tüm dünyaya yayılmasını fırsat bilerek endeksleri dip yaptırdılar. Aslında onlarda biliyorlardı ki, finansal sistemin çökmesine izin verilmeyecek. Sistem bir şekilde işletilmeye devam edilecek. Bankalar ve mevduatlara güvence gelecek, iflas haberi duyulmayacak. O zaman akıllara gelen soru likidite az olduğu için piyasalarda işlemlerin oranının az olup olmayacağıydı. Kısacası korkuyu dip kesime yaymayı başardılar ve piyasanın tam olarak dip yapmasını sağladılar. Bu sırada bazı beklentileri satın aldılar. Çünkü onlar krizde ilk raundun sona erdiğinin farkında oldular. Finansal kriz kontrol altına alındı fakat sıra dünya için ikinci tehlikeye geldi. ‘ Reel kriz. ‘

Evet, finansal krizlerin ardından reel sektör krizinin yaşanması ekonomilerde kesinliktir. Çünkü reel kesim krediler ile iş yapar, ayakta durur. Mali sektörde yaşanan ve kredileri etkileyen kriz reel sektöre kuşkusuz yansıyacaktır. Piyasa oyuncuları geçen hafta bu beklentinin az bölümünü satın aldılar. Şimdi beklenen yeni yılla beraber dünyada büyük ekonomik durulmanın yaşanacağı. Reel sektörün ciddi sıkıntılar yaşayacağı. Şirketlerin karlılık oranlarının çok aşağılara ineceği. Kısacası yeni yaratılan bir finansal sisteme, şirketlerin nasıl ayak uyduracağı bekleniyor. Mali alt yapısı ve kredibilitesi güçlü olmayan firmaların iflası kaçınılmaz olacaktır. Ancak o günlere gelene kadar kısa bir süre sakinleşen piyasaları görebiliriz. Kayıpların bir miktarının geri alınması söz konusu olunabilir.

Kısa bir değerlendirme de Türkiye açısından yapalım. Türkiye bu dönemde şanslı sayılabilir. Çünkü finansal sistemi güçlenmiş ve problemi olmayan bankalara sahipti. Fakat bizim problemimiz şimdi başlayacak. Yani ilk raundu sadece dünyaya koordine olan ve global piyasalarda sermaye hareketine dahil olan bir ülkenin sorunları olarak geçirdik. Asıl sorunumuz ikinci raund başladığı zaman etkisini gösterecek. Reel sektör bu krizden ciddi olarak etkilenecek. Finansman ve kredi maliyetlerinin artması ile borçlanma zorlaşacak.

Ancak çok daha kritik olan bir nokta daha var ki, o içler acısı. Haziran ayında açıklanan verilere göre özel sektörün kısa vadeli ( 12 aydan daha kısa vadeli ) dış borcu $48 mLr. Toplam dış borcu ise $191 mLr. Bankaların birbirlerine borç vermediği dönemde, gelirleri düşen özel sektör bu borçları nasıl ödeyecek? Borcu borçla kapatma yolunu izleyebilirler mi? Kredi verilirken dev diye tabir edilen şirketlerin kredi limitlerinin düşürüldüğü bir ortamda, borcu borçla kapatmak imkansız gibi birşey olacaktır. Yani özel sektör 2009 yılında sıkıntılı dönem geçirecek. İflas edebilecek şirket sayısının çok fazla olduğunu söylemek istiyorum. Yatırımcılar çok dikkatli olsunlar !

Gelelim ülke ekonomisine. Türkiye ekonomisinin toplam dış borcu ( özel sektör hariç ) $93 mLr. Yani ülkenin taze dış borçlanma ihtiyacı var. Doğal kaynağımız olmadığı için borcu borçla kapatacağız yada dış kaynak bulacağız. Peki bu dönemde bu rakamları karşılayacak dış kaynak bulabilmemiz kolay olacak mı ? Bu soruya evet diye cevap vermek iyimserlikten öte olacaktır. Türk hükümetinin acilen yatırım reformu yapması gerekmekte. Ne kadar geç kalırsa o kadar sıkıntı çeker. Çok acil olarak ihracat ve enerji üstündeki vergiler başta olmak üzere, yatırımlar üzerinde ki vergi baskısı en aza indirilmeli. Yatırımcıya yatırım için teşvikler hızlanmalı. Daha doğrusu başlamalı ! Eğer bu uygulamalar yürürlüğe girmezse 2009 Türkiye için kabus olur.

İlk raund bitti, hamdolsun ayaktayız. Velev ki ikinci raund başladı ?

13 Ekim 2008

11th Ekim
2008
Yazar : Dincer

Herhangi bir mağazada alışveriş yaptığınızı düşünün. Çeşitli ürünlerden aldınız ve yaptığınız alışveriş sonucunda, toplam ödeme miktarına göre hediye para kuponu verildi. O anda ne düşünürsünüz? Alışveriş yaptım ve yaptığım alışveriş sonrası para kazandım mı yoksa alışverişimden indirim kazandım mı ? Bence ikiside vermeniz gereken cevap değil. Çünkü o an düşüneceğiniz şey, acaba bu para çeki ile ne alsam olacaktır.

Hakettiğiniz para çeki oranında alacak güzel birşey bulamama olasılığınız fazladır. Sizde gözünüze hoş gelen fakat parasını görüpte şimdilik almayayım dediğiniz ürünü almak için o kuponu kullanmayı tercih edeceksiniz. Yani o kuponu kullanmak için cebinizden yine para çıkacaktır. Hediye kuponu size bedava ürün vermek yerine sizi daha fazla alışverişe sevk edecektir. Belki de o aldığınız ürüne karşılık, yeni bir hediye kuponu daha kazanacak ve ilerleyen günlerde yeniden o mağazaya gitmek zorunda kalacaksınız. Sonuçta almadığınız şey kalmamış olabilecek !

Gördüğünüz gibi, yaptığınız alışverişlere para çeki verilmesi mağazanın salaklığı değildir! Yani bu adamlar gelirlerini neden kısıyor ve karlarından neden fedakarlık ediyorlar diye düşünmenize gerek yok.

Diyelim ki bir alışveriş siteniz yada mağazanız var. Yapacağınız bir kampanya ile para çeki vermeye başlayabilirsiniz. 100 YTL’lik alışverişe 20 YTL, 250 YTL’lik alışverişe ise 40 YTL hediye kuponu verdiğinizi düşünelim. Müşteriye muhtemelen 20 YT’L'ye alabileceği ürün gereksiz gelecek ve hakkını daha pahalı üründen yana kullanacak. Böylece sizin verdiğiniz hediye kuponu, sizden alıişveriş yapılmasını sağlamakta kullanılacaktır. Bu sayede satışlarınızın artma olasılığı olacak ve müşteriye verdiğiniz kuponu hediye yerine, müşteriyi alışverişe zorlayacak bir promosyon aracı olarak kullanılabilinecektir.

Satışlarınızı arttırmak için izleyeceğiniz yolları düşünürken, alternatifler arasına hediye kuponunu dahil etmenizi öneririm. Ben her zaman müşteri psikolojisinin değerlendirmede en üst seviyede kullanılmasını tercih ediyorum. Vereceğiniz hediye para, müşteri psikolojisini direkt etkileyecek yollardan biridir. Müşteriyi zorla size mecbur bırakmak fikrini yayma riski olsada, insanların daha çok ürün alma iştahını sahte indirimle kabartma ihtimali de akılda bulunmalı. Dolayısıyla kararı alacak olan sizlersiniz. Ama bence alışveriş çılgınları için kaçırılmayacak bir fırsat yaratmış olacaksınız.

11 Ekim 2008

10th Ekim
2008
Yazar : Dincer

Üst düzey yöneticilerin iflas ettiği ve sorgulandığı dönemden geçerken, yönetim ile ilgili düşüncelerimi aktarmak istedim. Şirket yöneticilerinin amaçları kafalarında aynı olsada yaptıkları birbirine uymuyor olabilir. Bazıları hemen pazar payı kapmak için fiyat düşürme yoluna gidiyor bazıları ise standartı ve sağlamlığı oturtarak uzun vadeli kalkınma planlıyor.

Benim ilk düşündüğüm nokta ise şirketimin kredibilitesi. Kredibiliteyi sağlamak için gerekli koşulları sağlamak ilk şart olmalıdır. Uluslarası derecelendirme kuruluşlarına kote olmak ve onlar tarafından izlenmeye alınmak önemlidir. Şeffaf ve düzenli yapılanma ile alınacak yolun uluslarası arenada itibarı sağlayacağı gerçektir. Bunları yapmanın amacı ise kredidir. Dünyada çarkın dönüşünü sağlayan krediler, firmalara güç kazandırırlar. Herkes bir şekilde kredi alabilir. Ancak kredi, maliyetlere yansıyan en ciddi kalemdir. Aldığım kredinin kalitesi ile maliyeti ne kadar ters orantılıysa, o kadar kar ederim. Bu iyi şartlarda krediyi alabilmek içinde şeffaf stratejiler geliştirmek gereklidir. Şirketin sağlam ve uzun vadeli büyümesi için bu yolda emin adımlarla ilerlemek önemli olacaktır. Son dönemlerde herkes kredi alabildiği ve faizler yerlerde süründüğü için, yatırımlar artmıştı. O yüzden yöneticiler kredibiliteye önem vermemişti. Ucuz maliyetli kredi ve artan iş hacmi ile ucuz fiyattan çok sayıda mal satarak pazar payı elde etmeye çalışılmıştı. Bu balon uzun yıllar sürer, biz de bu sayede büyür ve yatırımlarımızı güçlendiririz prensibini benimseyen yöneticilerin şirketleri bu dönemde çaresizliğe girecektir. Çünkü kredi alımı zorlaşan devirlerde, kredibilitesi düşük olan şirketlerin şansı yoktur.

Yönetimde bir diğer yanlış borçlanmalar olacaktır. Çoğu şirket ciddi bir risk planlaması ve yönetimi gerçekleştirmediği için borçlanmalarına dikkat etmedi. Özellikle kredi bolluğu olduğu dönemde yatırımlarını arttıran yöneticiler, kısa vadeli yüksek borçlanmaya girdiler. Eğer bu borçlanma oranları, şirket aktifleri ve kaynakları ile iyi hesaplanmadan yapılmıişsa, şirketler borç yükünün altından kalkamayacaktır. Hatta kısa vadeli borçlanmada gelir ve giderin aynı döviz kuru üzerinden yapılmama riski alınmışsa, kurtulma şansı yok denecek kadar azdır. Yani hem kısa vadede ciddi borçlanmaya gidilmiş hem de geliri ( örnek: € iken $ ) ile borçlanılmışsa bu önemli sıkıntı yaratacaktır. Borçlanma konusunda da yönetim eksikliği, riski ölçmede ve balonların her zaman havada olacağı düşüncesidir.

Benim düşüncem iyi ve başarılı yöneticinin işini iyi bilen finansman yöneticisi ve planlamacısıyla çalışması gerektiğidir. Şirketler planlarını uzun vadeli yaparlar. 5 yıllık bir plan yaparken, 5 yıl içinde ekonomideki beklentileri dikkate alıp, her zaman krizin patlak verme ihtimalini göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Kriz planlanamayan değil beklenilmesi gereken bir yönetim eksikliğidir. Yöneticiler riski doğru planlayamaz ve yaptıkları yatırımların risk yönetimlerini optimum düzeyde yapamazlarsa çok büyük sıkıntı çekerler.

Yaşadığımız tarihi kriz finansal sistemdeki etkisini bırakıp, reel sektör etkilerini gün yüzüne çıkarmaya başladığında ne demek istediğimi çok daha net anlayacaksınız. Türkiye’de bu yöntemi kullanmayan çok sayıda firma olduğunu düşünüyorum. Umarım çok yara almazlar ve ilerleyen dönemlerde daha profesyonel şekilde çalışırlar.

10 Ekim 2008

9th Ekim
2008
Yazar : Dincer

Matematik sizce nedir? Bana göre olmazsa olmaz bir araçtır. Matematik bilgisi olmayan bir adamdan çok fazla hayır beklenmez.Matematik kafası pratikliğin ve analitik düşüncenin önemli göstergesidir.Matematik bilgisi olmadan çoğu derste başarılı olamazsınız. Ancak sadece matematik zekası ve bilgisiyle de birşey yapamazsınız.Çünkü matematik bir araçtır.Asla amaç olamaz.Sizi amacınıza götürecek en büyük araçtır.

Herkesin konuştuğu ‘ faiz ‘ de bir araçtır.Yüksek faizler, faizlerde indirim…Bunların çok konuşulduğu günlerde,kişisel görüşlerimi aktarmak istedim.Faiz, ekonomilerde amaç olamaz.Bazı kalemlere etki etmede yararlanılan araç görevi görür.Faiz sonuçtur.Bunun anlamı ise faizle oynayarak elde ettiğiniz neticeye faizin etkili olduğudur.Karmaşık cümlenin tek özeti var.Sonuca ulaşmak için faizi kullanırsınız ve faiz sonucu yaratır.

Enflasyona etki eder, yatırıma etki eder, döviz kurlarına etki eder…Ama ekonomi o kadar detaylı ve koordinelidir ki, sadece faize dokunarak kesin bir sonuç alamazsınız. Alamadığınız gibi faizle oynayıp, birşeyi değiştirmek istediğiniz zaman başka kalemlere etki yapmış olursunuz. Onları gözardı ederek yapacağınız herşey ekonomiye zarar verecektir. Örneğin yatırımları canlandırmak için yapılacak faiz indirimi, döviz kurlarını aşağı çekecek, enflasyonada hızlandırıcı etki yapabilecektir. Faiz indiriminin amacı neticede yatırımları arttırmaktır. Gördüğünüz gibi faiz sadece araç görevi görmektedir.

Bir de gelelim spekülatörlere.Önce manipülasyon ile spekülasyon arasındaki farktan bahsedeyim.Manipüle ; olmayan bir gelişmeyi yada sadece beklentiyi para kazanma amacı ile gündeme getirip, olumlu hava estirmektir.Örneğin hisseleri halka açık olan bir şirket ile ilgili piyasaya senaryo eşliğinde haber yayıp,o hisselerin değerlerinin yükseltilmeye çalışılması manipülasyondur.

Spekülasyon ise faiz aracılığı ile doğan bir sonuçtur. Piyasaları yakından takip eden, her türlü gelişmeleri yakından izleyen oyuncular, geleceğe ilişkin beklentiler ile speküle yaparlar.Keynes ile başlayan ve günümüzde detaylı hale gelen spekülasyonun kaynağında da faiz vardır. Üretime girmeden, finansal sistem üzerinde işlem yapan yatırımcıların, enflasyon ile faiz ilişkisi üzerinden yararlanması ile spekülasyon oluşur. Menkul kıymet fiyatlarının, borç aldıkları paranın faizinden daha fazla getireceği beklentisi olursa, menkul kıymetlere yatırım yapar. Onların fiyatları oldukça yükselir. Türkiye’nin ödediği faiz, döviz kuru düşük kaldığı sürece yabancı yatırımcıya cazip gelecektir. Buradaki beklenti faizlerin, döviz kurundan yüksek kalacağıdır.Bu da spekülasyonla Türkiye’ye sermaye girişinin devamını sağlamaktadır.Yine tahvil fiyatları vb finansal enstrümanlardaki spekülasyonlar, her zaman faiz ilişkisi ile doğmuştur.

Uzun lafın kısası, siz ne kadar faizlerle oynarsanız oynayın, ne kadar yüksek faiz derseniz deyin bunlar görüldüğü kadar basit ve kolay sonuçlar verecek şeyler değildir. Balonu şişirerek yaşarsınız ancak balon patlaması en kolay cisimdir. Türkiye umarım buna dikkat eder.

9 Ekim 2008

8th Ekim
2008
Yazar : Dincer

Robert Inman, hizmet sektörü ile ilgili görüşlerini şu şekilde açıklıyor ; ” Hizmet sektörü üretimini diğer sektörlerden ayıran en önemli özellik, hizmet sektörleri mallarının maddi olmayan özellikleri, bu hizmetleri depolamadaki güçlük, tüketici ile üretici arasında direkt, ekseriye yüzyüze ortaya çıkan değişimdir. ” Bu yüz­den, iktisatçılar hizmet sektörleriyle ilgili olarak “ticarete uygun olmayan sektör” (non-tradable sector) kavramını kullanmaktadırlar.

Hizmet sektörü uluslararası ticarette aldığı pay bazında, GSMH’ye yaptığı katkıdan daha azdır. Ancak bu sektör, ekonomilerde GSMH ciddi oranda artıp, kişi başına düşen servet yükseldikçe canlanır. Özellikle 1994 krizinden sonra Amerika’da canlanmaya başlayan sektör, son yıllarda büyük hareket kazandı.

2006gdpvalue

Yukarıda ki şekilde 2006 yılında Amerikan Gayrisafi Milli Hasılasının sektörlere göre dağılımı yer alıyor. Hizmet sektörü % 67.8′lik paya sahip en büyük endüstri kolu durumunda. Özel şirketler tarafından üretilen hizmetler, gayrimenkul ve bankacılık, sigorta ve yatırım başta olmak üzere mali hizmetlerle beraber eğlence; restoran, bar ve diğer yiyecek ve içecek hizmetleri bu oranı oluşturuyor.

Zenginleşen halk, hizmet sektörünü kalkındırmaya devam ederken, bu sektörde faaliyet gösteren firmalarda hızla büyümeye başladılar. Bunların içinde en belirgin gelişmeyi kaydeden firma ‘ Starbucks ‘ oldu. İçlerinde Türkiye’de başta olmak üzere çok sayıda ülkede hizmet gösteren kahve zinciri, tarifi zor bir büyüme hızı yakalamıştı. Hiç kimse bir kağıt bardak kahvenin, bu kadar zenginleştirebileceğini düşünmedi. Ancak Starbucks hisseleri 2006 yılında Nasdaq’ta $40 seviyelerine kadar yükselmişti. Bu çılgınca büyümenin kaynağında, parasını kahveye ayırmaya alışmış halk yatıyordu. Çünkü ekonomik sistem oldukça başarılı işliyordu ve halk kendisini oldukça zengin hissediyordu.

Gelip görelim ki, 2007 yılının sonlarında patlak veren mortgage krizinden itibaren, ekonomide beklenen yavaşlama eğilimi ile Starbucks hisseleri hızla erimeye başladı. Bugün geldiğimiz noktada hisseler $12 civarlarına kadar düştü. Bunun altında yatan nedende, halkın gelecek ile ilgili kaygıları ve ceplerindeki parayı koruma telaşlarıdır. Halk artık nasıl para kazanacağım korkusu yaşadığı için, kahveye para vermek istemiyor. Harcamaları kısma politikasına başlayan halk, kahve içmesem ne olur konumuna yavaş yavaş gelmeye başladı. Bu da Starbucks’ın ilerleyen günlerde daha zor duruma düşebileceğinin göstergesi oluyor.

Hizmetler sektörü, ekonomilerdeki büyüme ile beraber gelişen, daralma ile batma noktasına gelebilecek bir sektör. Çünkü halk cebinde para varsa, hizmetlerden yararlanma yolunu seçer. Starbucks son 5 yılda olağanüstü gelişme gösterirken, bunda finansal sistemdeki balonun etkisini gözardı etmemiştir umarım. Eğer onu dikkate almayıp, insanlar ne olursa olsun bizi seçecek havasına girdiyse, üzgünüm Starbucks demek zorunda kalacağım. Çünkü şansları çok az.

8 Ekim 2008

7th Ekim
2008
Yazar : Dincer

30 Mayıs 2004 tarihi Beşiktaş için renklerle ifade edilemeyecek kadar karanlık birgün oldu. Serdar Bilgili yönetimi istifasından sonra göreve gelen yeni başkan, koltuğa oturduğu ilk günden beri yaptıklarıyla başarısız olacağının sinyallerini verdi. Kimse onun yönetimine girmek istemedi. Girenlerde Beşiktaş gibi büyük bir klübü yönetemeyecek vasıflarda kişiler oldu. Bazıları paraları ile yönetime girdi, bazıları ise Demirören şirketlerindeki pozisyonları itibariyle. Borçları babasının paralarıyla kapattığını söyleyen ve bunu her fırsatta tehdit olarak kullanan başarısız başkan, her geçen yıl Beşiktaş’ı aşağı çekti.

Göreve geldiği takdirde Matheus’u teknik direktör yapacağını açıklayan başkan ilk falsosunu o sırada verdi. Matheus antrenör olmaktan vazgeçti. Demirören, tecrübesiz küçük bir çocuk gibi, sözleşme detaylarına önem vermeden ve çok ani alınan bir kararla İspanya dışına çıkmamış, Real Madrid’in başarılı hocası Del Bosque ile anlaştı. Bosque yalnızca 6 hafta klüpte kalabildi ve hayatı boyunca en kolay para kazandığı klüp olarak Beşiktaş’a aşık oldu! Başkanın ödediği tazminat, tarihi bir rekor oldu. Kendi yaptığı bu yanlışlığı ve beceriksizliği babasının parasıyla ödedi. Ancak o para klübe borç olarak bindi. Sonrasında Rıza Çalımbay gibi henüz Kartal’a antrenör olamayacak bir kişiyi göreve getirdi, ateşe attı. Başarısız sonuçlar alınınca, başkan Çalımbay’ın arkasında durdu! Sonrasında aynı hikaye…Çalımbay kovuldu. Başkan kıyıma devam etti ve Tigana ile anlaştı. Sorunları ile gündemde olan Fransız, Beşiktaş’a kısa süreli hizmet verdi. Son olarak Türkiye’nin yetiştirdiği en kibar ve saygılı insan Ertuğrul Sağlam göreve geldi. 4 senede beşten fazla teknik direktör bulan başkan, aldığı birbirinden kötü futbolcuların sayısını kendisi bile hesaplayamaz hale geldi!

Yönetimi tam bir fiyasko olan başkan, klübü devlet sandı sanırım! Çünkü hergün bir yöneticisi saçma sapan açıklamalar ile gündeme geldi. Başkan birgün çıkıpta, susun diyemedi. Beşiktaş’ı ayaklar altına aldı ve ne kadar yeteneksiz bir yönetim olduğunu ispatladı. Sinan Engin gibi kişiyi hala menajer sıfatıyla klübe getirmesi bardağı taşırdı. Büyük Beşiktaş taraftarı ise her zaman taşıdıkları umutla, takımını desteklemeye devam etti. Protestoları erteledi. Başkana, menajeride al git mesajları gönderildi, taraftar susturuldu. Ancak bugün başkana ders niteliğinde bir protesto geldi.

Yıllardır iskelet kurulamayan bir takıma, ne kadar adam alırsanız alın sıkıntı çekersiniz. Her hoca hata yapabilir ve bu hatalar bu takımda daha çok olur. Hele Ertuğrul Hocayı düşünün. En büyük ideallerinizden bir tanesi Beşiktaş’ı çalıştırmak…Bu göreve bu yaşta gelmiş. Buradan ayrılırsa ne yapacak ? Avrupa hayalleri vardır ancak bu kadar kolay Avrupa’ya gidebilir mi ? Peki şimdi bu insanın stresini düşünelim. Ne kadar büyük baskı altında maçlara çıkıyor. Oyuncu değiştirecek ancak maç kurtulma stresi var. Tello veya Delgado’yu oynatmak istemiyor belki. Ancak onları oynatmayıp ya kazanamassam sorusu aklına geliyor. Mecburen kadroya alıyor. İşte bu şartlarda çalışıyor Ertuğrul Hoca. Arkasında duracağını söyleyen ve durmasa daha iyi olacak bir başkan, yanında ise ne dediğini bilmeyen yöneticiler…

Ertuğrul Hoca, perşembe günü yaşanan ve bana göre çok abartılmaması gerek bir maç sonrası radikal kararını aldı. UEFA kupası zaten gereksiz ve prestiji olmayan bir kupa. Beşiktaş o turu geçse, ya gruplardan çıkamayacak ya da bir sonraki turda elenecek. Bu takım final oynayabilir mi ? Nitekim Kartal, Ukrayna takımına elendi. Skor hezimet sayılırmış. Elendikten sonra napayım ben skoru. 2-0 yenilsen elenmeyecek misin ? Bu kadar basit düşünen adamlar tabi ki 40 metreden gol yiyen kaleciyi eleştirmezler. Peki bunların tek sorumlusu antrenör mü ?

Takımı hergün aşağı iten başkan, kendisi görevi bırakacağı yerde gidiyor Lucescu ile görüşüyor. Senin takımının başında antrenör varken nasıl bir liderliktir bu ?

Dün Hacettepe maçına takımını çıkaran ve lig yarışında yara vermeyen Ertuğrul Sağlam, bugün kendisine yakışan davranışı sergiledi. Ben ve ekibim adamız dedi ! Bu şartlarda burada çalışamayız dedi ve istifa etti. Düşünsenize, en büyük ideali olan klüpte kalmak için aşağılanmadı. İnsan gibi geri çekildi. En son suçlu olmasına rağmen.

Ertuğrul Hocama

Göreve ilk geldiğinde çiçeklerle karşıladık seni. Adam gibi Adam Ertuğrul Sağlam diye inlettik İnönü’yü. Efendiliğin, kişiliğin ile bu yönetimle çalışman yanlıştı diye düşündük. Çünkü incinmenden, yıpratılmandan ve gönderilmenden korktuk. Bazen çıldırttın bizi yaptıklarınla. Ama biliyorduk ki sende bizim gibi en iyisini yapmak istiyorsun. Sen para için değil , tutkun için çalıştırıyorsun takımı, Kartalımızı. Şampiyonluğu kaybettik ama sen başarılıydın. Baki - Gökhan gibi bir defansla bir takım nasıl şampiyonluğu son maçlarda kaçırabilir ? Sen mucizeyi başardın hocam. Bu takım Avrupa’da nasıl başarı elde etsin ? Sen mi çıkıp oynayacaksın ? Sen elde ki malzemeyi kullanacaksın. Bu kötü malzeme ancak bu kadar iyi kullanılırdı hocam.

Bu sene istediğin gibi takım kurdun. Defansta fena değildi. Sezona da süper girdik. Bir kaza ile Ukrayna’da başarısız olduk. Peki o maçta neden hala Gökhan’ı oynattın ve kariyerini tehlikeye attın hocam ?

Hocam yapma dediğim çok anlar oldu belki ama asla git artık demedim. Bu takım adam olacaksa sen edersin dedim. Sen karakterlisin, sen oradaki herkesten daha Beşiktaşlısın. Birgün kamptan alındın ve takasta kullanıldın. Sesini çıkarıp tek birşey demedin. Sonra birgün o takıma antrenör olarak geldin. Oradan birkez daha gönderilmek sana yakışmazdı ve sen kendine yakışanı yaptın hocam.

Bence hiç üzülme. Başkan, Arsene Wenger’i getirse 10 haftada kovar. Çünkü asıl sorunun kendisinde ve başarısızlığında olduğunu bilmiyor. Bence, sen herşeyin en iyisine layıksın. Çünkü disiplinle, çalışkanlıkla yapıyorsun işini. Şimdi sen gittin ama bu takım şampiyon olmasın demezsin. Şampiyon olsak, çıkar sevinç turlarına katılırsın. Sen öyle Beşiktaşlısın hocam. Bu yüzden seni seviyoruz.

Yolun açık olsun Ertuğrul Sağlam. Hiç korkma, Lucescu o stada gelip, Sinan Engin yanında durursa çalınan puanlarımızı sorarız. Neler yaptınız anlatın diye inletiriz İnönü’yü. Asla ve asla o stadda adamlıktan söz etmeyiz. Çünkü o stada gelecek en büyük adam sendin.

Seni sevdik hocam, yaptıkların ve hizmetlerin için teşekkür ederiz. Hakkınızı helal edin dedin. Helal olsun hocam,sana bin kere helal olsun.

Başkana

Sadece bir taraftarım. Sadece Beşiktaş aşığıyım. Gururumu ayaklar altına alıyorum ve yalvarıyorum. Lütfen başkan, yalvarırırım bırakın Kartalımızı. Tüm Beşiktaşlılar için lütfen artık gidin. Siz ve yönetiminiz gerçekten istenmiyor !

7 Ekim 2008

6th Ekim
2008
Yazar : Dincer

Piyasalar kelimenin tam anlamı ile tarihi bir gün yaşadı. Cuma günü temsilciler meclisinden geçen kurtarma paketi, etkisini Amerika’da gösterememişti. Gelen düşük istihdam verisinin ardından New York borsası haftayı düşüşle kapatmıştı. Bunu da, paketin sadece mali sistemdeki sorunları çözmeye yönelik olduğu ve reel sektöre etkilerinin başlayacağının anlaşılmasına bağlamıştık. Bugün ise Avrupa’da kara pazartesi yaşandı. Borsalar şuursuzca düşerken, para piyasaları faizleri tırmanışa geçti. Herkeste panik iyice arttı. Paketin onaylanmasına rağmen düşen borsalarda, korkular bilinçsiz satışları beraberinde getirdi.

Avrupa günü %8′lere varan düşüşlerle kapatırken, New York borsası açılışı ile panik hat safhaya yükseldi. Dow Jones endeki tarihi dibi olan 9700 puan seviyesini dahi kırdı. 2003 ekiminden bu yana en düşük seviyesini test etti. 9525 puanları gören Dow Jones, seans kapanışa yakın sürede kendisini toparladı ve çok önemli destek seviyesi olan 10000 puanın üzerine çıkmaya çalışsada başaramadı.

Peki kurtarma paketi onayının ardından bu düşüşün nedeni neydi ?

Bana göre bu piyasalardaki uzun dönemli ve büyük oranlardaki düşüşlerin, kısa süreli son perdesi. Çünkü bugün petrol fiyatları son 10 ayın en düşük seviyesine geldi. Bugün piyasalarda yaşanan düşüşte, ilk sıraları finansal sektör hisseleri almadı. Dow ‘ da BofA hariç ( karının % 68 azaldığı ve hisse satışı gerçekleşeceği için düştü. ) düşüşte ilk sırayı alan hisseler bankacılık hisseleri değildi. S&P 500 endeksinde enerji ve emtia şirketleri ciddi düşüşler gösterdi. Almanya ve Londra’da ise sorunlu finans ve sigorta şirketi hisselerinin dışında düşen hisseler enerji ve otomotiv hisseleri oldu.

Bu demek oluyor ki, piyasa oyuncuları bu kötü gidişin, reek sektör etkilerini satın almaya başlıyorlar. Özellikle petrolün değer kazanması ile beraber, ekonomik krizin başladığı zamanlarda, trade işlemlerini banka hisseleri ile enerji hisseleri üzerinde yapan oyuncular, bu hisselerdeki pozisyonlarından da vazgeçiyorlar. Bugün yaşanan bu sert düşüşü buna bağlayabiliriz. Çünkü finansal sektör hisselerinde, sorunlu olanlar dışında düşüş yavaşladı.

Yarından itibaren soluk alınır mı ?

Bunu söylemek çok zor. Türkiye açısından bakacak olursak, dövizin 1.30 seviyelerini rahatça kırarak 1.37 noktasına geldiğini gördük. Faizler 20 baz puan seviyesini aştı. Borsa 32 bin noktasını çok rahat kırdı. Bunların aşağısı var mı sorusu çok zor. Ama benim kişisel görüşüm, bu noktadan sonra bir rahatlama olacağı şeklinde. Çünkü kurtarma planları ve piyasaya enjekte edilen likidite etkileri kendisini göstermeli. Özellikle pozisyon kapatan traderler, oldukça şaşırtıcı seviyelere gelen hisselere rağbet gösterecek ve piyasaları canlandıracaklardır. Yavaş yavaş sakinleşmesini beklediğim ortam, ay sonuna kadar çok aşırı yükseliş ve düşüş hareketlerine sahne olmayabilir. Tabi bu beklentimin, şok bir haber olmadığı varsayımı altında olduğunu belirtmek istiyorum.

Finansal sektördeki sorunlar çözülmedi. Sadece olumsuz etkilerini minumuma indirme çalışmaları sergilendi. Bu çalışmaların pozitif etkileri piyasalarda gözlemlenmeli. Bugün yaşanan bu ekstra şokun, bu haftaya yayılmasını tahmin etmiyorum.

Son cümlelerimi ise tahmin etmekle beraber, yayılmamasını umuyorum diye söylemek istiyorum. Çünkü gerçekten kimse, olayın ne yönde ve nasıl şekilleneceğinden emin değil. Olan bitenler karşısında verilen tepki herkeste aynı. Ben bunu bekliyordum diyen yalan söyler. Özellikle bugün olanlar için …

6 Ekim 2008

6th Ekim
2008
Yazar : Dincer

Amerika’da cuma günü açıklanan ve beklentilerin üzerinde gerçekleşen tarım dışı istihdam verilerinden sonra, işsizlik korkusu Birleşik Devletleri sallamaya başladı. 1994 yılında %12 lere yaklaşan işsizlik oranı, ondan sonraki yıllarda azaltılmıştı.

u6sept08

Yukarıda ki grafikte 1994-2008 yılları arasındaki işsizlik oranlarını görüyoruz. 2003 yılında %10 seviyelerinin üstüne çıkan işsizlikle mücadelede, Bush yönetiminin etkili olduğu konuşulmuştu. Vergi indirimlerinin işe yaradığı ve teşviklerle beraber, yatırımların artıp işsizliğin azaldığı politikadan bahsedilmişti. Bu politikanın işsizliği azaltmada ne kadar etkili olabileceği tartışılır olsa da, 2004 yılından itibaren ABD’de konut balonunun etkilerinin başladığını söylemek gerekli. Finansal sistemin oldukça şişip güçlendiği(!) bir dönemde, likidite bolluğu ile beraber, işsizliğin azaldığı açıkça görülebiir.

Günümüze bakacak olursak, konut balonunun patladığı ve finansal sistemin sorunlarla boğuştuğu bir ortamda, işsizlik oranının artması son derece doğal olacaktır. Piyasaların şişkinliğinin gitmesi ve hayali paraların sonlanması ile beraber, gerçek işsizlik oranı yakalanacaktır. Grafikte gördüğümüz üzere, piysaların normal şekilde çalışması ile beraber ABD’de doğal işsizlik oranı %9 seviyelerinde olabilir. Bu kriz döneminde % 12 seviyelerini zorlaması beklenebilir. Ancak hükümetin kurtarma planı çerçevesinde yeniden vergi teşviği ile beraber yatırım stratejileri gelişirse, bu oranı aşağı çekebilirler.  Ekonomik çark gerçekten çok önemlidir.

Not : Bu grafik Paul Krugman’ın NY Times gazetesindeki makalesinden alınmıştır.

6 Ekim 2008

Previous
Next