Main image
12th Kasım
2008
written by Dincer

Son günlerde şiddetle artan kriz çığırtkanlığı nedeniyle, bugün krizin ülkemizi nasıl vurabileceğini yazmak istedim. Herşeyden önce 1994-2000 ve 2001 krizinden çok farklı durumda olduğumuzu söylemek istiyorum. En basit örnekle, o dönemlerde sabit kur rejimi ile yola devam ediyorduk. Yani kuru sabit tutmak için sürekli rezerv eritiyorduk. Bugün ise merkez bankası, serbest kur rejimi ile beraber güçlü rezervlere sahip olarak bekliyor.

Şimdi iki başlık altında krizin görülme nedenlerini aktaracağım. Açıklaması olarak ise ülkemizin durumunu anlatmaya çalışacağım.

1. Ödemeler dengesinden kaynaklanan krizler :

Krugman’ın kriz tanımında, önemli ölçüde rezerv kaybına neden olan bir ödemeler dengesi sorunu varsa, sabit kur sistemi ile tutarsız makroekonomik politikalar ile sürdürülümez oluşundan kaynaklandığını açıklar. Burada bütçe açıklarının kredi genişlemesi ile finanse edilmesi sorunu vardır.

Ülkemiz için ödemeler dengesi çok ciddi bir sorundur. Ancak serbest kur politikası ile rezervleri koruma anlayışımız vardır. 2001 krizinden itibaren izlediğimiz sıkı para politikası ile beraber tutarlı bir makroekonomik politikaların izlenmesi gücümüzü arttırmıştır. Bütçe açığımız şuan İngiltere ve Fransa gibi büyük ülke ekonomilerden daha az durumdadır. Yani bizim açığımızı kapatmak için borç almaya ihtiyacımız yoktur.

Bizim bu noktada ihtiyacımız ödemeler dengesindeki açığı kapatacak kaynaktır. Biz bu kaynağı borçla değil, dışaradan gelen yabancı sermaye ile kapatmaya çalışıyoruz. Çok güvenli olmayan bu yol kriz döneminde başımızı ağrıtacaktır. Açıklanana göre 13 milyar $ gibi bir paranın ülkeye girişinin kesin olduğu söyleniyor. Bir de yapılacak milli piyango gibi özelleştirmeler ile beraber ülkeye girecek sermayen oranı arttırılmaya çalışılacaktır. Yani dış kaynak bulduğumuz sürece ödemeler dengesi başımızı ağrıtmayacak.

Ödemeler dengesi çok ciddi bir kriz göstergesidir. Bu dönemde bizim için en büyük sıkıntı bu açık olduğu için, IMF ile yapılacak bir anlaşma güven açısından çok sağlıklı olacaktır.

Şimdi açıklanan rakamlara göre dış ticaret açığı eylül ayında %60.1 azalarak 914 mLn $ oldu. Ancak ocak-eylül dönemleri arası net doğrudan sermaye girişi % 34.4 azalarak 10.39 mLr $ oldu. 6 aylık dönemde ise toplam dış ticaret açığımız ise 35.36 mLr $. Bu açığı finansmanında zorlanmamız en büyük risk.

2. Bankacılık kesiminden kaynaklanan krizler.

Sermaye akımlarının serbest olduğu ekonomilerde, hükümetler bankaların yurtdışından aldığı borçlara doğrudan ya da dolaylı olarak garanti verirler. Hükümetlerin finansal birimleri kontrol etme yetersizliği varsa ahlaki risk faktörü devreye girer. Borçlanmayla elde edilen fonların giderek atması ile yatırımlar olması gerektiğinden fazla artıp, bu fonların etkinlikten uzak yatırımlara yönlendirilmesi ciddi kayıplara yol açar. Bir de küresel piyasalardaki etkileşim ile bir ülkenin finansal sisteminde meydana gelen kriz diğer ülkeleri de etkiler. Kriz ortamı oluşmaya başlar.

Burada en büyük şansımız geçmiş yıllarda yaşadığımız kriz sonrası BDDK ‘nın kurulmuş olmasıdır. Kontrol ve düzenleme hükümet tarafından yapılmayıp, bağımsız bir kuruluş tarafından ciddi takip ile yapılması ile beraber ahlaki risk faktörü minimize edilmiştir. Fonların kullanım oranı düzenlenmiş ve şeffaflık sağlanmıştır. Sermaye rasyoları kontrol altında tutulup, bankaların her türlü risklere karşı optimum seviyede kontrolü ile bu risk en aza indirilmiştir. Bu sayede dünya finansal sisteminde meydana gelen finansal krizden bizim bankacılık sistemimizin etkilenmesi engellenmiştir. Bu krizde finansal açıdan korkmamamızın nedeni budur.

Bu ortamda likiditenin oldukça düşmesi ile likidite krizi adını takabileceğimiz bir ortam oluşmuştur. Ancak bizim bankalarımızın da merkez bankamızında döviz rezervleri oldukça fazla durumdadır. Eğer bankalar kredileri geri çekme işine girmez, piyasayı fonlamaya devam ederse bunun üstesinden kolayca gelebiliriz.

Bankalar bu dönemde merkez bankası aracılığı ile borç vermeyi sürdürüyor. Güven sorunu yaşanması ile beraber bankalarının borç verme iştahının düşmesine merkez bankasının güçlü rezervleri engel oluyor. Bankalar kime borç verdiğini görmeden, merkez bankası güvencesi ve aracılığı ile fonlamaya devam ediyor. Miktar ve vade ayarlanıp, fonlama yapılıyor. Merkez bankası burada güçlü rezervlerini nakit olarak kullanma yoluna da gitmiyor. Yalnızca teminat olarak gösterilen paralar, ödenmeme riskine karşı merkez bankası tarafından sigortalanıyor. Yani teminatlar eğer karşılanamayacak durumda olursa, merkez bankası burada devreye giriyor ve rezervlerini kullanıyor. Yani burada rezervler sadece sigorta görevi görüyor. Hatta bu teminatlar TL olarak alındığı için kur riskine karşıda korunmuş olunuyor. Harcanmamaya ve güçlü kalmaya devam ederken bir de fonlamaya yardım ediyor. Buradan anlayacağınız üzere ülkeleri krize götüren en önemli gösterge ‘ Merkez Bankası rezervleri ‘ dir.

Merkez bankalarının rezervleri güçlü olduğu sürece spekülatif ataklara karşı dayanıklı olunur. Krizlerin en büyük sorunu beklenmedik ani spekülatif ataklara karşı korunamayacak an olmasıdır. Yani bir mikrop gibi düşünürseniz, vücuda en dayanıksız olduğunuz anda ani olarak girer ve yıkar. İşte krizde böyle birşeydir. Sizin eliniz ne kadar güçlü ise spekülatif ataklara karşı o kadar dayanıklı olursunuz.

Enflasyon son dönemde yeniden artsada, uzun dönemde emtia fiyatlarındaki düşüşe paralel olarak azalacaktır. Faiz oranlarımız eskiye oranla sınırlı seviyede artış göstermiştir. Sürekli üstüne bastığım kur hareketi tamamen spekülatif bir ataktır ve kriz göstergesi değildir. Serbest kur rejimi ile beraber kurun korunması amacı güdülmemektedir. Kurun etkisi ise bu dönemde enflasyon ve faizler üzerinde sınırlı kalacaktır.

Sonuç olarak bizim bankacılık kesiminden kaynaklanan bir sorunumuz yok. Merkez bankamızın rezervleri oldukça güçlü.Bütçe açığımız birçok gelişmiş Avrupa ülkesinden daha az seviyede. Eğer bankacılık kesimi kredileri geri çağırma gibi saygısızlık yapmayıp, piyasayı makul ölçüde güçlü döviz likiditesi ile fonlamaya devam ederse sorun yaşamayız. Ödemeler dengesi sorunumuz ise yabancı sermayeye muhtaç haldedir. Bu da bir şekilde karşılanabilirse hasarımız az olur. Ki emtia fiyatlarında ki azalışa paralel olarak, döviz kurlarındaki artış ile beraber bu açığın önümüzdeki dönemde azalacağını tahmin ediyoruz. Bu nedenle ihtiyacımız olan para biraz daha az olabilir. Ancak girmeye gönüllü paranın az olacağı da unutulmamalı. Tam güvence altında bu krizi fırsata dönüştürelim diyorsak IMF ile anlaşma sağlıklı olabilir.

Şimdi gelelim peki kriz bizi nasıl vurur sorusuna. Kriz bizi düşük büyüme, artan işsizlik ve iflas eden işletmeler ile vuracak. Büyümemizin düşeceği son açıklanan imalat verileri ve kapasite kullanım oranları ile iyice ortaya çıktı. Bence bu dönemde yapılacak en akılcı şey, düşük büyümeye makul bir oranda göz yumularak büyüme stratejimizi değiştirmek. Ar-Ge ye ağırlık vererek, ithalatı ihracat için gerekli olmaktan çıkarıp, ihracatın kaldıraç etkisini arttırmak önemli olacaktır. En azından ürettiğimiz ürün az olsada katma değeri yüksek olur. Bu dönemde katma değerli ürün yaratacak büyüme çalışmaları yapılabilir. Bunun için zaten düşük verimle çalışan fabrikaların kapanması ve yerine kurulacak daha işlevsel fabrikaların önemi büyüktür. Umarım bu krizi bu şekilde fırsata çevirebiliriz.

Son sözde medyaya. Siz hala eski tas eski hamam devam edin. Biraz utanma duygunuz varsa, krizin saçma yüzünü değilde gerçek yüzünü ortaya çıkarırsınız. Bu sayede ülkemiz için faydalı birşey yapmaya ilkkez yardımcı olursunuz !

12 Kasım 2008

Leave a Reply