Asiv ; Mart, 2009
Sitemde bir süredir ekranın sağ tarafında çeşitli bannerler görüyorsunuz. Bloglar arası destek şebekesi sloganıyla hayata geçirilen, uygulamaya dahil olan bloglar arasında reklamların döndüğü bir sistem… İşte bu sistemin adı Blogküme.
Uzun zamandır bu konu hakkında yazı yazayım diyordum ancak olmamıştı. Ta ki dün bir yazıyı okuyana kadar. Klasik Türk toplumu, baltalama ve çamur atma özelliğini durduramayacak gibi gözüküyor. Önce bu sistem ne işe yarayacak ondan bahsedeyim. Sahibi olduğunuz bloglara, bir kod ekliyorsunuz ve bu kod sayesinde, sayfamda gördüğünüz gibi diğer blogların bannerlarının yayınlanmasını sağlıyorsunuz. Kısaca reklamınız oluyor ve blog’unuzdan haberi olmayan kullanıcılara ulaşma şansı yakalıyorsunuz. Bir de Blogküme’nin internet sitesinde, yazılarınız yayınlanıyor. Böylece bloggerların daha fazla kişiye ulaşılması planlanıyor.
İşin mantığı bu. Siberkültür’den tanıdığım sevgili Eren Emre Kanal, Blogküme’ye beni davet ettiğinde düşünmeden kabul etmiştim. Birkaç blogger ile beraber uygulamanın başlangıç aşamasına dahil oldum. Yani henüz bir sitesi yokken, tanıtımı yapılmamışken, bizim bloglarımızda bu bannerlar dönmeye başlamıştı. Daha sonrasında ise Blogküme’nin tanıtımı yapılmaya başlandı ve sisteme dahil olan blogların sayısı artmaya başladı. Bu uygulamada Eren Emre ile beraber Baturalp Torun’un da bana yardımları oldu. Çünkü ben sadece bir bloggerım ve teknik işlerden anlamıyorum : )
Neyse… Dün haberdar olduğum ilginç bir yazı okudum. Evet linki paylaşmaktan çekinmedim çünkü o zihniyette insanların var olduğu ülkede yaşadığımızı görürsek, dünkü seçim sonuçlarının ne yazık ki pek anormal (!) olmadığını anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ve oradaki yorumları okuyunca, ben cevabı kendi köşemden vermek istedim. Çünkü biz, o yazıyı yazan arkadaşın nicki gibi ‘ silik ‘ insanlar değiliz. Söyleyeceklerimizi kendi köşelerimizden yazabilecek güce ve potansiyele sahibiz.
Öncelikle Eren Emre’ye teşekkür ederim. Böyle bir sistemi uygulamaya soktuğu için. Emek istenen bir iş ve bu emeği gösterdikleri için Baturalp’i de tebrik ederim. ( Ekipte olan herkesi ) O yazıyı yazan ve o yazıya yorumlarıyla katılan arkadaşlara bir şey söylemek istiyorum. Hiç merak etmesinler, Blogküme ailesi olarak paraları kırışıyoruz. Ancak bizim sahip olduğumuz para değer olarak o zihniyetin asla ulaşamayacağı cinsten. Bunu unutmasınlar. Ve biz o parayı alexa sırasına bakarak oluşturmaya çalışmıyoruz.
Bir şey yapmaya gücü olmayan ve sadece konuşmakla yetinen insanların olduğu bir ülkede yaşamanın zorluklarına, bizim gibi güçlü insanlar katlanmak zorunda. O nedenle pek umursamamak lazım. Bu yeni nesil internet teknolojisinin ( adına web 2.0 diyorlar ) uygulanmaya başlanması pek geçmişe dayanmıyor. Ancak bu uygulamaların eleştiricileri bile çoktan hizmet vermeye başlamış. İşte bunu seviyorum aslında. Mümkün olduğu kadar eleştirin beni de mümkünse. Siz eleştiri ile bir yere varamayacağınızı anlayana kadar, ben o eleştirilerle güçlenip sizin eleştiremeyeceğiniz noktalara geleceğim. Sizde öyle düşünüyor musunuz dostlar?
Bu hafta benim açımdan ders niteliğinde geçti aslına bakarsam. Hoşlanmadığım, sinirli olduğum bir hafta geçirdim ancak bana öğrettikleri de oldu. Bu nedenle kendimi şanslı hissediyorum. Gözlemlediklerimden ve öğrendiklerimden ders çıkartarak kendimi ona göre davranır hale getirmeye çalışacağım.
Öncelikle çok çeşitli insanlar tanıyınca, herkesin benim gibi olmadığını öğreniyorum. İş hayatında, ne kadar çok insanla diyalog kurarsam sanırım yeni kalitesizlik profilleri ile karşılacağım. Karakterini oturtamamış insanların çalışma hayatında bulunmasının çok sakıncalı olduğunu öğrendim. İnsanların para için yapmayacakları şeyler olduğunu biliyorum ancak o kadar alışılmış ki, para mevzu bahis olmadığında bile karaktersizliklerini yüzsüzlükleri ile birleştirebiliyorlar.
Küçücük şeylerden medet umanlara sinir oluyorum. Üç kuruşun hesabını yapıyor derler ama öyle değil. Ben, para değerlidir miktarı ne kadar olursa olsun diyen bir adam olarak üç kuruşun hesabını yapıyorlar demem. Ancak üç kuruşun hesabını binbir dereden su getirecek şekilde önünüze koyarlarsa ve onun için hiç söylenemeyecek şeyleri söylerlerse ne dersiniz? Ben deli oluyorum. Ne insanlar varmış ya diyorum! Benim aklımın ucundan geçmeyecek şeyleri düşünen ve onlardan çıkar yaratmaya çalışan insanları da görmek sevindirici. Adımlarımı ona göre atmayı öğreniyorum.
Ancak en büyük hatam, her insanı kendim gibi görmem. Ve bu ülkede en büyük tehlike bu. İş hayatında buna daha çok dikkat etmem lazım. Yoksa yok olup giderim, bundan eminim. Özel hayatımda da böyle. İnsanları kendim gibi düşünüp, yaptıklarıma aynen karşılık almak istediğim için sorun oluyor. Anladım ki insanlara alıştıkları gibi davranmam gerekiyor. Sıradanlaşırsın diyen olursa da, önemli değil. Bir kere insana farklı yüzümü elbet gösteririm. Bu yüzü elinde tutmayı bilen kişiler için sorun yok. Beceremeyenler ise alıştıkları yolda yürümeye devam edecekler.
Sonuç olarak stresli ve gergin olan bu hafta pek hoş geçmedi. İşler şimdiye kadar hep güzel ve yolunda gidiyordu. Korkuyordum aslında, bu kadar iyi gitmesinde bir sorun var demiştim. Mükemmeliyetçisin derler bana ama ben mükemmele inanmam. Hayatta mükemmel bir şey yoktur. Bu nedenle her zaman kötü olanı iyiye götürmeye çalışıyorum. İnsanları öğrenip, ona göre davranarak devam etmem en doğrusu olacak.
Yazılarımı okuyan dostlarım iyi bilirler ki, bu sayfada Aydın Bey hakkında pek olumlu şeyler yazmamışımdır. Genelde eleştirel yazılarımda Aydın Bey’in ismi geçmiştir. Ancak bu eleştiriler, Doğan Medya Grubu’nun yaptığı yayıncılığa ilişkin, medyanın haber temalı öğesini yok edip, magazinsel boyuta taşınması üzerine yapılmıştır. Doğan Grubu’nu kalitesinden yerle bir etmeye çalışmışımdır. Burada yerle bir etmek demek ise eleştiriler ile kendi çapımda ve fikrimde vurmaktır. Ancak son günlerde yaşanan gelişmelerin, yapılanların mantığı tartışılmalıdır. Ve bence üstünde çok düşünülmelidir. Sayın başbakanın yandaş medyacılar yakıştırılması çok iyi düşünülmelidir.
Şimdi başa dönelim. AKP hükümetinin ilk geldiği dönemde Doğan Grubu, iktidarın yanındaydı. Hükümette Aydın Bey’e yakındı. AKP iktidarı döneminde Aydın Bey’in en büyük rakibi Sabah Grubu’na el konulmuştu. 22 temmuz seçimlerinde, Doğan Grubu açık bir şekilde AKP hükümetini destekliyordu. Ancak işler AKP hükümetinin ikinci kez - tek başına iktidar olarak gelmesiyle değişti. Aydın Bey tarihindeki en büyük hatayı yapmış oldu. Çünkü çarklar ters dönmeye başladı. AKP hükümeti ilk başta desteklediği gruplarla ters düşmeye başladı. Bunun nedeni ise kendi yandaşlarının büyümeye başlaması oldu. Bunu hesaplayamayan Aydın Bey için, tarihi düşüş dönemi başlamış oldu.
Petrol Ofisi vergi skandalı ile başlayan furya, Doğan Grubu şirketleri üzerinde büyük baskı oluşturdu. Yabancı yatırımcının en çok tercih ettiği hisselerden olan Doğan Grubu şirketleri 2006 yılından sonra büyük düşüş ve hacim kaybı yaşadılar. Aydın Bey’in ticari faaliyetlerine getirildiği söylenen bürokrasi engelinden, bu gelişmelerden korkan yatırımcılar etkilendi. Yani hisseleri borsada işlem gören, halka açık bir hisse, binlerce küçük yatırımcısı olan, hükümet baskısı nedeniyle dip değerlere sürüklendi. Son 3 yılda, yabancıların sürekli portföy ağırlıklarını düşürdüğü hisselerin başını Doğan Grubu şirketleri çekti.
Şirket hisseleri 2006 yılında 3.50 TL seviyesindeyken, 0.45 TL seviyesine geriledi. Piyasa değeri 1.1 milyar $’a kadar düşen şirket, uluslararası alanda da itibar kaybediyor. Ve başbakan yandaş medya diyerek, Doğan Grubu kanallarını sürekli diline doluyor. İşte bu sırada, Aydın Bey’in en büyük rakibi, Turgay Ciner’in elinden alınan Atv-Sabah grubu Ahmet Çalık’a veriliyordu. Bununla beraber Tuncay Özkan’ın kurduğu ve hükümetin ciddi muhalefeti olan KanalTürk televizyonu ise Akın İpek tarafından satın alınıyordu.
Şimdi buyrun bu beyefendiler kimdir biraz inceleyelim. Öncelikle şunu söylemek istiyorum. İnceleme yaparken mali durum vb. gibi alanlara bakamadım ne yazık ki. Çünkü Türkiye’de son yıllarda büyük sıçrama kaydeden ve milyar dolarlık iş hacimlerine ulaşan Çalık Grubu’nun halka açık şirketi bulunmuyor. ( Nedenini siz tartışabilirsiniz. ) Bu nedenle neler yapmış onlara göz atalım. Çalık Grubu, tekstil sektöründe yatırımlarına başlayan ve çekirdek iş sahasını tekstil üzerine kuran bir şirket. Kriz döneminde ihracatla büyümeye devam eden ve 2007 yılında tekstildeki büyümesini tavan yaptıran bir şirket. Bunun yanına enerjiyi koyan ve enerji sektöründe dev atılımlar yapan bir şirket. Ve 2006 yılında elektrik dağıtım ihalelerine katılmaya başlayan şirket, enerji konusunda atılımları sürdürmüş. Bununla beraber petrol ve doğal gaz alanında atılıma geçmiş. Trans Anadolu Petrol Boru Hattı Projesi ve yankı uyandıran Ceyhan’da kurulan rafineri ve petrokimya tesisi grubun milyar dolarlık faaliyetleri kapsamındadır. Petrolden sonra doğal gaz alanında faaliyet göstermek isteyen grup, Bursa ve Kayseri doğal gaz ihalelerini kazanıp, şehir içi doğal gaz dağıtım işine başlamıştır. EPDK bu ihaleleri ilk kez 2003 yılında düzenlemiş ve lisans vermiştir. Grup 2007 yılında ise KayseriGaz hisselerinin tamamını Çalık Enerji bünyesine geçirmiştir. Bununla beraber adrese teslim borusuz doğal gaz sevkiyatı sağlayan sistemi Naturelgaz olarak Çalık Enerji bünyesinde hizmete sokmuş.
İnşaat, finans ve telekomünikasyon alanlarında da faaliyet gösteren grup, son bombasını Atv-Sabah Grubunu alarak patlattı. Turkuvaz Medya olarak faaliyete başlayan grup medya sektörüne de dahil oldu. Ve Türkiye’nin Kanal D’den sonra akla gelen markası Atv’yi satın alarak, Doğan Grubuna rakip oldu.
Gelelim Akın İpek’e. Aslında çoğunuz tanırsınız. Yıllardır davetiye denince ilk akla gelen marka Koza Davetiyedir. İşte Koza Davetiye ve İpek Matbaacılık şirketlerinin sahibi kendileri. Ciddi ve kaliteli bir eğitim almış Akın İpek, babasının kurduğu matbaa ve davetiye işini son yıllarda akıl almayacak kadar büyüttü. Davetiye işine devam ederken, en ciddi yatırımını Bergama Ovacık altın madenini alarak yaptı. 2005 yılında bu yatırımı yapan Akın İpek Türkiye’nin ilk altın madenine sahip şirket oldukları ile övünürken, başına ciddi dertler açıldı. Bergama’da siyanürle altın arama çalışmaları nedeniyle sayısız davalar açıldı. Siyanür liçi yöntemi ile çalışan altın madeninin işletilmesine ilişkin idari işlemler mahkemelerce defalarca iptal edildi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edildiğine dair kararlar verildi. Ancak "Kamu yararına olmadığına" ilişkin mahkeme kararlarına karşın, söz konusu altın madeni ve kimya tesisi,faaliyetlerine devam etti. Koza’nın hisseleri devraldığı Normandy şirketinin, bu hisseleri mahkeme kararlarından bıktığı ve yasal yolu bulup ocağı işletemediği üzerine Akın İpek’e sattığı konuşuldu. Ancak bütün mahkeme kararlarına rağmen, AİHM’nin aykırı raporuna rağmen, Koza Grubu’nun nasıl faaliyetlerine devam ettiği düşündürücüdür. Maden ocağının işletilmesiyle bir yıllık hedefin 180 milyon $ olduğu düşünülürse, Normandy şirketinin 40 milyon $’a bu maden ocağını neden sattığı da düşündürücüdür. Ve Koza Davetiye hisseleri borsada işlem gören bir şirket. Koza’nın bu maden ocağını alması ile büyük primler yapan hisseler, sayısız mahkeme ile baskıda kalmış ancak bu baskıları çok rahat aşarak 2 TL seviyelerinden 20 TL seviyelerine kadar gelmiştir. Bugün İPMAT ve KOZAA hisselerinin, piyasa değeri 500 milyon $ civarındadır.
Son dönemde Akın İpek, medya sektörüne de girmiş. Bugün gazetesini satın almıştır. Atv ile de ilgilenen ancak ondan vazgeçen İpek, AKP hükümetine muhalefeti ile bilinen KanalTürk TV’yi satın almıştır. Şimdilerde fısıltı gazetelerinde ise MHP’ye yakınlığı ile bilinen ATA Tv hisselerini de alacağı konuşuluyor.
Ben ticari faaliyetlerde, ülkedeki bazı ticari grupların işlerini inceledim. Son günlerde Aydın Bey aleyhine herkesin birşey söylediğini düşünürsek, bu yazının gerekli olduğunu düşündüm. Çünkü Doğan Grubu çoğu kişi tarafından sevilmez. Şimdi AKP karşı atak başlattı diye, inat yüzünden Doğan Grubu’nun yanında olanlar var. Bu yanlışa gelmemek gerektiğini düşünüyorum.
Düşünün; çok büyük karanlık bir salondasınız. Ve spotlar sadece bir kişinin üstünde. Işık, yalnız o kişiyi aydınlattığı için herkes onu görüyor. Ve karanlıkta güçlü bir ışık sadece o hedefe yönlendiği için, hep kirli çamaşırları gözüküyor. Ve büyük bir baskı altında bırakılıyor. Ancak o salonun ne kadar büyük olduğunu unutmayın. Karanlıkta, hedef bir kişi seçilirken, ışığın üzerlerine vurdurulmadığı ve adlarının geçmediği kişiler, karanlık olmasına rağmen yürümeye devam ediyor. Hatta koşuyorlar.
Aydın Bey üzerinden oynamak, Türkiye’nin en büyük iş adamlarından birisi olan kişiyi sayısız darbelerle vurmaya çalışmak, kanuni açıklamaları yüzde yüz doğru değilse, çok ayıp bir davranıştır. Aydın Bey, kendisi üzerinden bu muazzam ‘ İpek ‘ Yolunun kurulmasına izin verecek mi, onu bekleyip göreceğiz.
Mart ayı veriler açısından oldukça yoğun ve moral bozucu geçiyor. Bugün açıklanan işsizlik rakamları yeni bir rekora işaret ediyor. İşsizlik oranı Aralık ayında %13.3′e çıkmış. 3.3 milyona yakın kişinin işsiz olduğu açıklanıyor. Geçen yılın şubat ayında ‘ Türkiye’de İşsizlik Var mı ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım. Doğal işsizlik oranlarının, global ve yenilenen ekonomi düzeni içerisinde artabileceğinin altını çizmiştim. Bunun üstüne daha önce görülmemiş boyutta ekonomik kriz eklenince, işsizlik rakamları hızla artmaya başladı.
Malum seçim zamanına denk geldiği için ekonomik daralma ve işsizlik hükümet aleyhine kullanılacaktır. Ancak ben bir süredir yazmaya devam ettiğim gibi, bunun cehaletin eleştirisi olarak nitelendiriyorum. Hükümetin yanlışlarını ve izlediği basit yöntemleri daha önce eleştirmek lazımdı. Şimdilerde ise global çalkantının sonucu bazı durumlar ortaya çıkıyor. Neyse, ben son günlerde yapılan eleştirilere biraz yorum getirmek istiyorum. Bunu da işsizlikle bağlamaya çalışayım…
Son yapılan tüketimi teşvik etmek amaçlı kdv-ötv indirimleri yeni bir tartışmayı başlattı. Halkın parası yok, indirime gitsen kim alacak? Türkiye ekonomisi yıllardır tüketime dayalı bir büyüme izledi. İşsizlik oranlarının azaldığı dönemde, ekonomimiz işte o strateji ile büyüdü. Enflasyon oranları düşünce ve tüketim artınca, değişim içine girdik. Zenginler tüketim yapıyor bilincine sahip olan insanlar ise kendileri de tüketime dahil olmuştu. Zengin ve alım gücü her zaman yüksek olan kesimin yurt içinde tüketime olan etkisi çok fazla değildir. Yani onların genel endekse eğilimi her dönem aynıdır. Değişimi tetikleyen orta düzey gelir grubuna bağlı insanların tüketim anlayışlarının değişmesidir. Bunun bilincinde olan hükümetler, kredi kartı ile alışverişte taksit uygulamarını başlatarak, halkı tüketime alıştırmıştır.
Sermayedar kesime alınacak önlem farklıdır. Ancak ülkemizde büyüme politikaları genelde basit ve kısa dönemli çözüm üreten politikalardır. Yatırıma teşvik ve vergi avantajı gelmeden, yatırımcının omzuna büyük yükler bindirilirken, ihracata odaklı ve katma değerli işler yapma imkanları daraltılmıştır. Bu basit döngüye yatırımcılarda ( zora gelmek istemeyen ve madem büyüyoruz, ben kazanacağım paraya bakarım diyen ) alıştırılmıştır. Ve bu yatırımcılarla büyüyen ülkemizde, krizin etkisi hissedilince, işsizlik oranları artmaya başlamıştır. Çünkü bu tarz işletmeler, ekonomik daralma olduğunda ilk etkilenecek olanlardır. Burada çalışan işçilerde vasıf bakımından düşük ve ilk işten çıkmaya meğilli kişilerdir.
Yüksek faiz devri kapanmaya başlıyor, döviz kuru ülkenin ihtiyacı olan düzeye geliyor. Ancak dünyada düzen değişiyor. Sistem değişiyor. Kapitalizm ile globalizm buluşmasında ilk raund sona eriyor. Global düzende bana göre para ile herşeyi çözemezsiniz. Eskiden parası olan gücü tamamen eline alıyordu. Şimdi ise global düzen içinde inovasyon ve rekabet ön planda olacak. Çünkü insanlar yeni trend ortamında seçiciliği öğrenecek.
Ve sonuç işte burada çıkacak karşımıza. Bu yeni düzen içinde işverenlerde seçici davranacak. Nitelikli ve kendini yenileyen işçi gereği artacak. Ülkemizde Ar-Ge faaliyetlerine kaynak ayırılmaya başlanıyor. Eğer bu gerçekleşebilirse, kaliteli iş gücü ile ülkenin ekonomik anlamda geçici büyümesi, biraz düşse bile, daha sağlıklı olacaktır. Ve benim yıllardır yazdığım büyüme demek kalkınma demek değildir sözüne uygun hale gelecektir. Yani ülke kalkınmaya başlayacaktır.
Bu krize ciddi gözle bakılması taraftarıyım. Yani tedbirlerin kısa vadeli olmaması ve bazı kötü detaylara göz yumulması gerektiğine inanıyorum. Yenilenen düzen içerisinde önemli bir noktaya gelmek istiyorsak, kökten çözümler üretmemiz gerekecek. Bunu yaparken düşük büyüme ve artan işsizlik bir süre başımızda olacak. Bu işsizlik rakamının artacağını düşünüyorum. Ancak burada suçu sadece işverene atmamak lazım. Bunu da yukarıda açıklamaya çalıştım.
Son olarak eleştirilere takıldığım için, kendim biraz eleştiri yaparak bitireyim. Hükümetleri, politikaları eleştirmek çok kolay. Oturulan yerden bazı kelimeleri dalgaya vurup, her kötü durumda onları söylemek çok kolay. Peki bu kadar kolaycılığa alışmış insanlar, acaba kendileri için çözüm üretebilecek davranışları sergiliyorlar mı? Çözüm için hareket edip kendilerini geliştirme-yenileme aşamasına gidiyorlar mı? Yoksa oturdukları yerden ahkam mı kesiyorlar? Ben hala söylüyorum, bu ülkede işsizlik doğal işsizlik düzeyinde. Türkiye’de işsizlik artmıyor, dünya düzenine entegre olamayan eğitime ve gelişime kapalı insan sayısı artıyor. Yani insanlar dünya düzenine teğet geçiyor.
Önemli Not : ( Son dönemde, büyük firmalarda çalışan vasıflı personelin işten çıkarılmaları asla bu yoruma dahil değildir. O durum kişilerin değil, çalıştıkları büyük gibi gözüken firmaların yönetim başarısızlığı nedeniyle insanları cezalandırma yanlışlığının eseridir. )
Çok afedersiniz ama gerçekten cahil insanlarla dolu gibiyiz. Eleştiri bile bilinmiyor. Kimse araştırmadan neyin ne olduğunu bilmeden duyduğu kuyruğu tutma telaşına giriyor. Sonrasında başlıyor aynı söylemlerle eleştirmeye. Hükümeti ve başbakanı eleştirme yöntemleri de bu işte. Ve başbakan bunların saçmalığını bildiği için çok rahat. Çünkü bu saçma sapan eleştirilerle kimseyi yıkamazsınız.
Başbakanın söylediği laflar her yerde kullanılıyor. Kriz bizi teğet geçti söylemine takılıyoruz, haklıyız. Ancak ucuz propagandalar yapmayalım. Bu sayfada bir süredir açıklamaya çalışıyorum. Kriz bizi gerçekten teğet geçebilir diye. Başbakanın gerçekten sağlam danışmanları var ve onlardan aldığı bilgi ile söylemlerini gerçekleştiriyor. Geçen günkü yazımda bahsetmiştim. Ülkeleri yıkan krizlerin nedenlerini. Bankacılık krizi, cari denge krizi ülkeleri iflasa sürükleyecek krizlerdir. Bankacılık sistemimiz sağlam olduğu için, cari denge problemimizde de önemli gelişmeler olacağı beklendiğinden teğet kelimesi söylenebildi.
Dünya üzerinde global kriz yaşanıyor. Büyüme rakamları ve sanayi üretimi tüm ülkelerde düşüyor. Hele sanayi üretiminin çoğunluğu otomotive dayanan ülkeler bundan daha çok etkileniyor. Bu kriz döneminde sanayinizin böyle dibe vurmaması mümkün değil. Tekstil ve otomotive dayanan bir üretim sistemi içinde olan ülkenin sanayisinde çarkların dönmesi mümkün değil. İşte bu nedenle şimdi bu şekilde eleştirme lüksünüz yok. Çünkü eleştiriler saçma oluyor. Şimdi büyüme rakamları ile işsizlikle ilgili konuşmalar gereksiz oluyor. Çünkü bu bize özgü bir durum değil.
Eğer geçen yaz, benim yazılarımda getirdiğim eleştirileri getirebilseydiniz durum farklı olurdu. ‘ Hükümet Büyük Bir Yalan ‘ başlıklı yazımda ve ‘ Büyümeyi Analiz Edebilmek ‘ başlıklı yazımda sert eleştiriler sunmuştum. İhracatımız şu kadar, büyümemiz bu kadar diye övünmenin cahil kandırma olduğunu söylemiştim. O zaman çıkıp eleştiri yapan olsaydı, hükümet zor durumda bırakılabilirdi. Ama şimdi çıkıpta, Amerika’da dahi işsizliğin tarihi değelere ulaştığı durumda, ülkede işsizlik ve sanayinin durumundan şikayet ederseniz bu pek inandırıcı olmaz. Her işten çıkarma haberini görüpte, kriz bizi teğet geçiyor(!) dersenizde olmaz. Aklı başında ve nitelikli eleştiriye ihtiyaç var.
Bu noktada eleştirilecek noktalar, IMF ile geciken anlaşma ( kriz etkisini azaltır ihtiyacımız olmaz diye bekleniyor belki ancak güven ortamı sıfırlandığı için döviz kurları ve piyasalar üstünde çok sıkıntı oluşuyor ) , yapılacak reformların gecikmesi ve seçime odaklanılması ile ekonominin başı boş bırakılması, önlem paketi ve vergi avantajları gibi yeniliklerin getirilmemesidir.
Merkez bankası faizleri indirdiğinde dahi eleştiriler geldi. Böyle bir dönemde böyle karar olur mu diye. Niyeymiş efendim? Ülkeden sıcak paranın çıkmaması lazımmış. Siz değil miydiniz yıllardır dünyanın en fazla faiz veren ülkesiyiz, bu kadar geri mi kaldık diye bağıran? Şimdi faiz indiriyorsunuz dolar yükselecek diyorlar. Dolara talep mi var ki dolar yükselsin? Hadi var diyelim, faiz aşağı dolar yukarı mantığı eski iktisatta kaldı. Global düzenin ekonomisini biraz öğrenin artık! Madem büyümeye etki istiyorsunuz, sizin mantığınıza göre faiz aşağı yatırımlar yukarı değil mi? Buna da katkı sağlamayacak mı o zaman? Ama nedir efendim, eleştirisiz yaşamayız. Eleştiri yapmayı bilmeyiz ama icraatımız olmadığı için yalnızca konuşabiliriz!
Merkez bankasını zamanında eleştiren birisi olarak ( hedef fiyatları saçmasapan koydukları için eleştiriyordum ) Sayın Durmuş Yılmaz’ın iktidarın kuklası olmadığını gördükten ve radikal işlere imza attığını gördükten sonra takdir ettim. Ve Merkez’in bu faiz indirimlerinin altında yatan nedenlerden birinin ‘ bankacılık sistemini 2009 yılında sağlam tutmak ‘ olduğunu yazdım. Çünkü faiz oranları düştükçe bankaların karları artacaktır. Kambiyo karlarına da etkisi olduğundan dolayı bankacılık sistemi kar rakamlarını arttıracaktır.. Böyle kriz dönemlerinde bankacılık sisteminin hala güçlü ve karlı kalması çok önemli. Ve Reuters’in haberine göre Türk bankacılık sektörünün net kârı bu yılın Ocak ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 22.9 oranında artarak 1.59 milyar liraya ulaşmış. Ne demek istediğim ve merkezin faiz indirimlerinin altında yatan nedenler hakkındaki hipotezim mantıklı mı anlaşılmıştır umarım.
Gelelim cari dengeye. Ekonomimiz ocak ayında 291 milyon $ cari fazla verdi. Geçen yıl 4.1 milyar $ civarında açık veren ülkemiz, bu yıl fazla verdi. Tabi hemen neden bulundu. Ekonomi durdu, cari fazla verdik! Yıllardır eleştireceğiniz noktayı kullanmadınız, şimdi yanlış yerden eleştiri yapıyorsunuz. İhtalata dayalı, katma değeri olmayan büyüme ile nereye gidecektik? Övünülen ihracat rakamları ithalatı karşılamıyordu. Kalkınmak istiyorsak, ihracata dayalı büyüme izlenmeliydi. İşte bu nedenle bu yıl çok iyi kullanılmalı. Belli bir daralmaya göz yumularak büyüme stratejisi gelişmeli. İthalata bağlı ve sınırlı sanayi anlayışından vazgeçilmeli. Bunu bu kriz döneminde yapabilirsek, krizden en güçlü çıkan ülkelerden biri oluruz. Çünkü finansal sistem krizine güçlü bankalarla girdik ve kaybımız olmadı.
İşte bu nedenle döviz çıkıyor ne olacak diye ortada dolananlar varken, bunu hükümetin iyi değerlendirdiğini düşünüyorum. Bana göre ülke parasının değer kaybetmesi krizden ne kadar yara aldığını göstermez. Bana göre Doların 1.10 TL civarında olması bize yara veriyordu. Doların 1.55-1.60 bandında hareket etmesi bize avantaj sağlar. İthalatı engellemek ve insanları basit yoldan para kazanma alışkanlığını bırakıp, verilecek teşviklerle ( hükümet reformlarından kastımız bu ) ihracata yönlendirmekle kurtulacağız. Dünya bankaları ağlayıp, kurtarılmak için yardım beklerken bizim bankalarımız karlarını arttırıyorlar. Orada da bir güvence gelirse, bankalarımızın kredi muslukları çoğu ülkeye göre daha açık olacak. Bu sayede bu krizden en hızlı ve gelişmiş ülke olarak çıkacağız.
İşte özet bu. Ve zavallı halk birşey bilmez eleştiricilerin peşine takıldığı için bunlardan haberdar değil. Medya desek yıllardır aynı. Haklılar aslında. Halkın çoğu böyle, onlara haberi doğrusuyla sunacağım diye araştırmaya ne gerek var? İzliyorlar zaten böylesini!
Hükümet ise olayın farkında. Dalga geçiyorlar gibi geliyor değil mi size? Ancak bu satırları okursanız, haklı olduklarını göreceksiniz. Eğer adımları yanlış atmazlarsa, dedikleri çıkacak. Ve teğet kelimesinde boğulan başbakan değil, eleştirenler olacak. Eğer işler doğru kurgulanıp, eleştiren insanlar bu basitlikle, iktidarın eline yağ sürerse hükümet yolunda emin adımlarla yürüyecektir.
Ve son söz. Kriz sonrasında bahsettiğim sistem uygulamasında başarı sağlanırsa, ülkenin nur topu (!) gibi bir ekonomisi olacaktır. Ancak o nur topu ekonomiyi bilgisiz eleştirel halk seyrederken, mevcut iktidar haklı olarak sahiplenecektir.
Bu sabah saatlerinde TÜİK tarafından açıklanan sanayi üretim verileri beklentilerden kötü geldi. Sanayi üretimi Ocak ayında %21.3 oranında düşüş gösterdi. Sanayinin alt sektörleri incelendiğinde, üretim imalat sanayi sektöründe yüzde 24.2, madencilik ve taşocakçılığı sektöründe yüzde 3.8, elektrik, gaz ve su sektöründe yüzde 6 geriledi.
Ana sanayi grupları sınıflamasına göre, Ocak ayında bir önceki yılın aynı ayına göre en yüksek düşüş yüzde 44.6 ile sermaye malı imalatında görüldü. Dayanıklı tüketim malı imalatı yüzde 25.4, aramalı malı imalatı yüzde 24, dayanıksız tüketim malı imalatı yüzde 10.1 ve enerji yüzde 6.4 oranında düştü.
Ve asıl darbe otomotiv sektöründen geldi. Otomotiv üretiminin durma noktasına geldiğini gösteren veri, motorlu kara taşıtı imalatında %60.3′lük düşüşe işaret ediyor. Küresel krizin etkisiyle sanayi üretiminde Ağustos ayından beri düşüş görülüyor. Üretim Ağustos’ta yüzde 4.1, Eylül’de yüzde 5.2, Ekim’de yüzde 8.5, Kasım’da yüzde 13.9, Aralık’ta yüzde 17.8 azalmış durumda.
Bu rakamların ardından, 2001 krizinde yaşadığımız düşüşten daha sert bir düşüşle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Benim kriz başlangıcından beri yazdığım olayı şimdi anlayabiliriz. Krizin başlangıç etkisi finansal sistem olduğu için ve Türkiye bu krize güçlü finansal sistemle girdiği için, 2001′den daha iyi durumda. Tüm dünyada sanayi üretiminin düştüğünü görüyoruz. Büyüme rakamları bu yıl dünya genelinde düşük gelecek.
Spesifik olarak ülkemizde ise ekonomik daralma oranı beklentilerden daha yüksek olacak gibi gözüküyor. Çünkü aralık ve ocak aylarındaki sanayi üretim verileri oldukça düşük çıktı. Bu düşüş bir önceki aya göre artarak düşmeye devam etti. Mart ayı içerisindeyiz ve şubat ayı sanayi üretimi rakamının düşük geleceğini, bu ay yaşanan üretim kısıntılarından anlayabiliyoruz. Bu aya ilişkin düzelme de görmediğimiz için mart ayının da kötü geleceğini bekliyoruz. Netice itibariyle ekonomik anlamda düzelmenin ilk yarıdan önce olmayacağını, etkilerinin ise belki(!) son çeyrekte yaşanacağını düşünürsek, Türkiye’de ekonomik büyümenin eksi olacağını ve daralma oranının yüksek çıkacağını düşünebiliriz.
Burada önemli olan üretimde çarkları döndürmek için reformlara çabuk başlamak olacaktır. Ama kişisel görüşümü dillendirmem gerekirse;
Bu yıl düşük büyümeye göz yumulmalı. Zaten yıllardır bıçak sırtına yakın, çok sağlıklı olmayan şekilde yüksek büyüme yakalayan ülkemizde, büyüme stratejisi geliştirilmeli. Yani bu yılı kurtaracağım diye, geçmişten kalma büyüme stratejisi izlenmemeli. Krizi fırsata çevirmek için bu yıl bu yönde de iyi kullanılmalı. Geçen yaz başı ‘ Büyümeyi Analiz Edebilmek ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım. İşte oradaki analizimi tekrar hatırlatarak, bu büyüme olayının iyi düşünülmesi gerektiğinin altını çiziyorum.
Ve ısrarla tekrarlıyorum. Ülkeleri uçuruma sürükleyen krizler büyüme odaklı krizler değildir bana göre. Büyüme sorunu ile belinizi doğrultamayabilirsiniz ancak batmazsınız. Sizi uçuruma götürüp batıracak krizler, dış ticaret açığı-merkez bankası rezervinin erimesi ve bankacılık krizidir. Bu global kriz döneminde ihracattan fazla azalan ithalat oranı varken, büyüme stratejimiz yenilenmeli ve dış ticaret açığı sorunumuzu halledecek uygulamalar geliştirilmelidir. Güçlü olan merkez bankası rezervlerimizi gereksiz yere eritmemek için, dolar ne olacak soruları bırakılmalı ve panik ortamı yok edilmelidir. Bankacılık sistemimizin güçlü kalabilmesi için, merkez bankasının faiz oranları üstündeki radikal indirimleri fazla eleştirilmemelidir. Kaldı ki basit mantıkla düşen faizler ile büyüme artabilir. Enflasyon ise hala eksi çıkabiliyorsa, şans sizin yanınızda demektir. Hemen kara bulutlara gömülmeyelim. Biraz düşünelim!
Dün Glocal Consultancy sayfasında, İkilem başlıklı yazıyı okuyunca, aklıma uzun süredir yazmayı planladığım yazı geldi. Dünya krizde ve krizin kaynağı ülke Amerika. O halde insanlar soruyor, krizin kaynağı olan ülkenin parası neden yükselir?! Çoğu kişiden duyduğumuz bu soruya cevap vereyim. Uluslararası piyasada Dolar neden yükselir diye bu sayfada soralım.
Evet… Krizin kaynağı ABD. Dünyayı bu bunalıma sürükleyen ve ekonomide ciddi yaralar açılmasına neden olan ülke ABD. Finansal sistemde kaldıraç oranlarını sisteme olağanüstü şekilde dahil eden, kazancın nereden geldiğine bakmadan riski maximize ederek işleri yürüten ve bu sisteme tüm dünyanın dahil olmasını sağlayan ülke yine ABD. Ancak olaya bakış açımız döviz konusunda farklı olmalı. Çünkü Dolar, Amerika’nın para birimi olmasının dışında dünyanın rezerv parası. Dünyada hakim olan para. Dünyadaki sermaye hareketlerinde ve petrol vb alışverişlerde kullanılan para birimi Dolar. Yani Dolara yalnızca krizin kaynağı ülkenin para birimi gözüyle bakmak doğru değil.
Şimdi o açıklamaların ardından, Dolar neden yükselir sorusunun cevabına geleyim. Amerika’da patlak veren kriz, başta Avrupa olmak üzere tüm dünyaya yayıldı. Geçen sene ortaya atılan Euro yeni rezerv para olur mu sorusuna cevap bugün veriliyor. Euro Bölgesini insanlar güçlü zannetti yada Dolarla beraber Amerika’nın egemenliğine son vermek istedikleri için Euro’yu Dolar’a karşı kullanmak istediler. Ancak Euro Bölgesi kriz döneminde ciddi şekilde değer ve itibar kaybeden bir bölge oldu. Bu nedenle Euro, Dolar karşısında değer kaybetmeye başladı. İnsanlar krizdeki dalgaların devam etmesi nedeniyle, krizin kaynağına bakmadan dünyanın rezerv parası olan Dolar’a yöneldiler. Bu nedenle Dolar, dünyadaki tüm para birimlerine karşı değer kazanmaya başladı. Piyasada sıkıntı olduğu anda Yen’e karşı değer kaybeden Dolar, şu sıralar Yen karşısında da değer kazanıyor. Çünkü Avrupa ile beraber Uzakdoğu ülkelerinde de sorun var. Belini yeni yeni toparlamaya başlayan Japonya’da sıkıntılar yeniden baş gösterdi. Büyüme üzerinde sorun yaşayan ülke, bu derdi yine çekmeye başlıyor.
İşte tüm bu gelişmeleri göz önüne aldığınızda, Dolar’ın yalnızca Amerika’nın para birimi olmadığını görürsünüz. Dünyanın rezervi olan para, kriz döneminde güvenli liman olarak düşünülür. Çünkü diğer para birimleri, ülkelerindeki gelişmelere bağlı olarak hareket ederler. Bağımsız olarak güç gösterisi yapma lüksleri yoktur. Dolar ise tam anlamıyla bir güçtür. Amerikan ekonomisi ne kadar kötü olursa olsun, para birimi değer kaybedecek diye bir şey söz konusu değil. İşte bu önemli avantaj, ABD’nin krizden diğer ülkelere göre daha çabuk çıkacağının göstergesi olabilir. Ve krizden Amerika yine küresel en büyük güç olacak çıkacaktır. Dolar’ın yüksek seyri bir süre daha devam edecektir.
Hatta bazı komplo teorisyenleri, Amerika’nın krizi bilerek çıkardığını söylediler. Şöyle ki, kriz öncesi ABD Doları diğer para birimleri karşısında değer kaybediyordu. En basitinden TL karşısında Dolar 1 TL olur mu sorularını duyuyorduk. Ben ise ısrarla Dolar’ın bu seviyelerde kalmasının mümkün olmadığını söylüyor ve Dolar alımının mantıklı olduğunu söylüyordum. Euro ve Yen karşısında da eriyen Dolar, rezerv para özelliğini kaybediyor mu sorularına maruz kaldı. Ancak orada da ben dünyadaki Euro rezervinin Dolar’ın yanında lafı bile edilemeyecek düzeyde olduğunu söyleyerek, bunun mümkün olmadığını dile getirmiştim. Ancak teorisyenler, Amerika’nın krizi kendisi kurgulayarak, Dolar’ın rezerv para olma özelliğini kaybettirmek istemediklerini söylediler.
Olayın özü ise komplo teorisine meydan vermeyecek cinsten. Dünyada sallanan sistemin patlak vereceği 2008 ortasından belliydi. Bu kadar büyük olmasını bekleyen yokmuştur sanırım. Ancak Dolar’ın güçlü kalacağını tahmin etmek zor değildi. Amerika dünyanın lokomotifi ve diğer daha zayıf ülkeler, gücünü kaybettikçe Dolar değer kazanacak. Mantık buna dayanıyor.
Ben nasıl bir ülkede yaşadığımın farkında değilim sanırım hala. Gücünün farkında olmayan, ezilmeye ve krize alışmış zavallı bir ülkede miyim? Yoksa bazı çıkarları için insanları klasik fetvalarla karamsarlığa sürükleyen kendini bilmezlerin olduğunu çok değerli bir ülkede miyim? Farkına varmak istiyorum. Ve inanıyorum ki bu ülke çok değerli ve bu krizden karlı çıkma potansiyeline sahip bir ülke. Hatta yenilenen sistem üzerinde önemli bir güç olacak ülke. Bunun farkında mısınız acaba?
Elbette olamazsınız. Çünkü hangi tv’yi açsanız, hangi gazeteyi okusanız, kimle konuşssanız aynı felaket tellalığını yapıyor. Bunlar alışmış çünkü! Bunlar ülkenin iyiliğini düşünmeyen, iyi olmasını istemeyen ve çıkarlarına ters gelen durumlar olan kişilerin dolduruşları ile yönetilmeye alışmış kişiler. Bu kişilerle bu ülke nereye gidebilir? Krizin teğeti şusu pusu değil durum. Başbakan bazı şeylerin farkında. Farkında ancak uygulamada gecikiyor. Kriz bizi teğet geçiyordu, belki de gerçekten geçecek. Ancak bu insanlarla teğet geçmesi mümkün olmayacak
Krizin kaynağı finansal sistem. Dünyada bankalar eriyor. Reel sektöre krizin darbe vurmasının nedeni bankaların kredi kanallarının kapanmak zorunda kalması. Krize bakış açısında Erdal İnönü’nün perspektifini kullanmalıyız. ‘ Olayın kökenine inelim.’ Olayın, krizin kökeni bankalar. Trilyon Doları bulacak kayıplara varıyor durum. Dünyada finansal sistemi, bankaları zarar görmeyen nadir ülke var. En başta yer alan ülke ise Türkiye. 2008 yılında dünyanın en büyük bankaları milyar dolarlarca zarar ederken, güçlü Türk bankalarının 2008 yılı karları milyar TL’nin üstünde. Bankacılık sektörü bu krizden etkilenseydi şimdi Türkiye ne hale gelirdi biliyor musunuz? O 2.00 TL’yi göstermek için can attığınız Dolar bir günde çok rahat geçerdi o değerleri. Hem de 1.60′lardeyken. Allah aşkına düşünemiyorsanız dahi bir araştırma yapın. Geçmiş kriz dönemlerinde Türk ekonomisi nasıl bir hal almış, ne durumlara gelmiş. Bırakın bu felaket tellalığını, bırakın Dolarla kriz ölçümü yapmayı.
Düşünün bir kere lütfen. Siz hastasınız ve yanınızda sürekli hastalığın en kötü emarelerini anlatan insanlar var. Sizin hastalığınız artmaz mı? Kendinizi ölüme yakın hissetmez misiniz? Bunun nedeni tamamen psikolojik değil midir? Şimdi çok kötü durumda olmayan ülke ekonomisi için herkesin bu karamsar fikirleri söylediğini düşünün. Ve ekonomilerin temel taşlarının tüketici olduğunu düşünün. Bu psikolojiden etkilenen halk ile bu ekonomi ne hale gelir? Düşünün ve doğruyu seçin.
Şimdi gelelim doğru bilgilere. Dolar dolar diye ortamı geren insanlar, krizi Dolarla ölçen insanlar muratlarına erecek. Bu yazıyı yazarken Dolar 1.80 sınırına dayandı. Görsede rahatlasak! Hatta o kadar net söylüyorum ki, o felaket tellalarına inanan insanlar buradan Dolar alsada ne olacağını görse! Uluslararası piyasalarda Dolar’ın neden yükseldiğini açıklayacağım. Ancak bizim piyasada Dolar’ın mantıklı yükselişini görmedim ben. Merkez Bankası faizleri kasımdan bu yana 525 baz puan indirdi. Bu tarihi indirimlere, basit mantık prensibi ile faiz aşağı kur yukarıdır, tepki vermedi. Çünkü yerel piyasada Dolar almaya niyetli adam yok. Ancak ülkeden çıkmak isteyen yabancı yatırımcı, hisse senedi piyasasından mal çıkarak Dolar’a yöneliyor. Bu da Doları çok sınırlı yükseltiyor. Bunlar dışında Dolar’ın yükselmesine neden yok. Ancak son günlerde, GM ve CitiBank’dan gelen bilinen olumsuz haberler, felaket tellallarının ekmeğine yağ sürdü. Amerika’nın devleri batıyor, kriz büyüyor ve Türkiye batacak mantığı ile hareket ediyorlar. Spekülatörler buradan para kazanırken, olan bunlara inanan küçük yatırımcıya oluyor.
Sanayi üretimi düştü, ihracat gelirleri azaldı diye ülkeyi krize sokuyorlar. Evet sanayi üretimi her yerde dibe vurdu. İhracat yaptığımız ülkeler krizde, tüketim dibe vuruyor. Sanayi üretiminde düşüş normal. Olay bu zaten. Bu kriz döneminde sistemi yeniden düzenleyecek şekilde bir ihracat programı uygulamak lazım. Burada ülkeyi krize sürükleyecek nokta bu değil. Önemli olan dış ticaret açığı. İhracatımız %25 düşerken, ithalatımız %42 geriledi. Geçen yıl 5.7 milyar Dolar olan açık, bu ay 1.4 milyar Dolara indi. Ödemekte zorlanacağımız ve bizi krize sürükleyebilecek en önemli gösterge bu. Ve bu göstergede ilk ayda 4.3 milyar Dolar’lık bir azalma var. Neden bundan kimse bahsetmiyor?
Ülkeleri krize sürükleyen ikinci nokta ülkenin rezervlerinin erimesi. Merkez Bankasının 2001 yılında eriyen rezervleri, bugün 71 milyar Dolar seviyesinde. Bankalarda toplam döviz mevduat hesapları 100 milyar Dolar civarında. Dış borçta ise ülkemiz yılbaşından bu yana 2 milyar Dolar ödeme yaptı. 2008 yılında ise toplam 15 milyar Dolar ödeme yapmıştık. Orantı kurarsak geçen seneden daha düşük borç ödememiz olacak.
Son olarak Doğu Avrupa’da ülkeler iflasın eşiğinde. Türkiye’de onlarla aynı sepette yer alıyor ancak 17 ülke arasında 8. sırada sanırım. Pek bakmıyorum o göstergeye ama insanlar ondan bile etkilendi.
Netice itibariyle durum bu. Bu ülkenin artık felaket tellalarına ihtiyacı yok. Ancak ekonomiyi ön planda tutacak ve reformları uygulayacak hükümete ihtiyacı var. Söylemlerinde haklı bazı noktalar olan sayın başbakan, ne yazık ki sadece söylemde bırakıyor. Doğru bilinen şeyler var ancak yapılanlar yok. Peki Merkez Bankası ne yapıyor? Faizleri indiriyorlar. Nedeni ekonomiyi canlandırmak deniyor. Ama bana göre asıl neden bankaların karlarını 2009 yılında da yüksek tutmak. Faizler düşünce bankaların karları artar. Finansal sistemi güçlü tutmak istiyoruz ve bu faiz indirimi de bu düşüncelerin bir parçası bence. Uygulamayı radikal ve doğru buluyorum. Bu açıdan bakan olduğunu da görmedim.
Karamsarlığın gitmesi ülkemizin güçlenmesi için en önemli durum. Sizce gücümüzün farkında mıyız?
Kriz, 2009 yılının ilk dalgasını patlattı. Gelen veriler ve piyasaların tarihi diplerini görmesi ile tansiyon arttı. Avrupa ikiye bölünde. Almanya’nın tartışılan lideri Merkel, Doğu Avrupaya yardım etmeyeceklerini açıkladı. Macaristan, Letonya, Ukrayna gibi ülkeler zor durumda kaldı. Kredi derecelendirme kuruluşları bu ülkelerin notlarını düşürmek üzere. Peki ya Batı Avrupa ne durumda?
8 Temmuz 2008 tarihinde ‘ Dünyada Değişen Trend ‘ başlığında bir yazı yazmıştım. Burada Avrupa egemenliğinin sonuna gelineceği ile ilgili bir iddia ortaya atmıştım. İşte bugün Euro Bölgesi zor günler yaşıyor. Krizin kaynağı Amerika olmasına rağmen, Euro Bölgesi bundan daha ciddi etkileniyor ve para birimi değer kaybediyor. Uluslararası piyasalarda doların, özellikle Euro karşısında değer artışı var. Bundan etkilenen yatırımcılar ile dolar diğer para birimleri karşısında da değer kazanmaya başlıyor. Yine bir iddia ortaya atmış ve krize Amerika önayak olmasına rağmen burada Dolar’ın kazançlı çıkacağını söylemiştim. Bu savımı da ‘ Dolara Dikkatli Yatırım Zamanı ‘ başlıklı yazımda anlatmıştım.
İşsizlik şiddetli artıyor, sanayi rakamları düşmeye devam ediyor ve bankalar sermaye arttırımı ihtiyacını tekrar dile getiriyor… Avrupa zor günlerden geçiyor. Yaşlı nüfusu bu dönemde başlarına iyice bela olacak. Bu sıkıntılı dönemde Euro Bölgesi değerini iyice kaybedecek. Buradan da Euro’nun Dolar karşısında değer kaybedeceğini düşünebiliriz.
Son olarak gelelim klasik konumuza. Ulusal piyasada Doların durumuna. Dolar 2 TL olur mu sorusu ile yer dolduruyorlar! Biz de son günlerde yaşanan döviz artışının nedenini, yine dış piyasada olan Doların yükselişine bağlıyoruz. Merkez Bankası 525 puan faiz indirimi yaptı. Enflasyon eksi çıkıyor, dolar hala 1.70′de dolaşıyor. Bu da demek oluyor ki herkes konuşmayacak! Neyin ne olduğunu bilmeyenler boşuna kalabalık yapmayacak. Dolar 2 TL olur mu derseniz?! Merkez Bankası elindeki güçlü rezervleri bu günler için çeşitli şekillerde kullanacaktır. Bir de dolara olan talebin az olduğunu, seçiçi olan güçlü paraların dolara yönelmeyeceğini düşünürsek 1.80 bandını kırmasının zor olduğunu düşünebiliriz.
Hayatımda bazı prensiplerim var. Herkesin elbette ki vardır ancak benim prensiplerim kural benzerliği taşımıyor. Hırsım, isteğim, azmim ve en önemlisi ‘ tutkum ‘ … Beni heyecanlandıran birşey olmazsa, tutkum o derece az olur. Tutkum az olunca çıkardığım işin kalitesi de az olur. Bu nedenle hayatım boyunca tutkuyla bağlandığım işler yapmak istiyorum. Ve bu ay başlayacağımız yeni işimizde, en büyük güvencem yine tutkum.
İş yapma azmimi o kadar etkiliyor ki, beynimin çalışma ritmi de doğru orantılı olarak etkileniyor. Kendimi verebiliyorsam akla gelmeyecek şeyleri düşünebilirim. Ancak işimi düşünürken, para aklımdan geçmez. Yani para kazanma fikri hep geri planda kalıyor. Finans ile ilgili bir adamdan çıkmayacak bir cümle belki ancak gerçek bu. Para tutkusu olmayan bir adamım. Bu nedenle iş yaparken aklım bölünmüyor. Çünkü ne zaman para akla gelirse, azim azalır ve hemen hayal kurulmaya başlanır. Bu da para kazanma şansını azaltır. Çalışmak başarıyı, başarı parayı getirir. Bu nedenle başarma tutkusu herşeye bedeldir.
Özel yaşamımda ise BMW tutkum vardır. Ancak çalışayım hemen BMW alayım gibi bir düşüncem asla yoktur. Arabaları gördüğüm zaman dahi mutlu olan bir manyağım
Beşiktaşlıyım… Neden vurguladım? Çünkü asillikten hoşlanıyorum. Asilliğin sembolü olarak BMW’yi görüyorum. Ve o arabaların içinde olmak, sürüş keyfini yaşamak benim için bir tutku.
Şimdi çalışayım, ileride paraya para demeyecek duruma geleceğim inancındaki insanları anlamıyorum ve o insanlarla çalışmayı da istemiyorum. Bu günlerde yeni iş kurduğumuz için, çalışacağımız insanlar oluyor haliyle. Bu nedenle paragrafın başındaki gibi bir cümle kurdum. Çalışacağımız insanları seçerken yaptıkları ile beraber, bu tarz özelliklerine dikkat ediyorum. Daha kimsin ki bu kadar seçici davranma lüksüne sahipsin diyenler olabilir. Ancak temel atılırken, sadece kaliteli çimentoya önem vermeniz ne derece doğrudur?
Hayatı yaşamayı seviyorum. Fazla zorlamadan ve içimden gelenleri yaparak yaşamayı… Ancak unutmadığım bir nokta var ki, içimden gelenleri yapabilmem için kendimi sürekli geliştirmem ve yenilemem gerekiyor. Bu sayede tutkumu içimde bastırmıyor ve açığa çıkararak yaptığım işlere katkı sağlamasını başarıyorum.
