Asiv ; Nisan, 2009
2009 yılının ilk günlerinde, bu yıl neredeyim diyerek, hangi yatırım araçlarını tercih edeceğimi açıklamıştım. Bunda borsa elbette ilk sırada yer alıyordu. Çünkü bazı hisseler, 2001 krizinde dahi görmediğimiz seviyelere inmişti. Risk normalin iki katına çıkmış olsa da, bazı noktalardan alım yapılmasının uzun vadede getiri sağlayacağından bahsetmiştim.
O zamanlar borsa endeksi 22.500 seviyelerine kadar gerilemişti. 2009 yılının ilk çeyreğinin sonunda, alınan önlemlerden ziyade yapılan faiz indirimlerinin ( bu da bir nevi önlem diyebilirsiniz tabi ) banka bilançolarına olumlu etkileri ile piyasalarda toparlanma görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde ‘ Kriz Bitti mi? ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım. Burada piyasa ekonomisi ile reel ekonomi farkından bahsetmiştim. İşte piyasa ekonomisi, bu toparlanmayı yapmaya mecburdu. Piyasanın dibe vurmaması ve işleyişin devam etmesi için bu toparlanma şarttı.
Türkiye için konuşalım… Yerel seçim nedeniyle sürekli ertelenen IMF anlaşması ile borsa haddinden fazla düşmeye devam etmişti. Seçim sonrası, IMF ile anlaşmanın kesin olarak yapılacağının açıklanması ve şartlarda anlaşıldığının duyurulması ile yön yukarı çevrildi. Bununla beraber Merkez Bankasının yaptığı radikal faiz indirimlerinin, bankaların ilk çeyrek bilançolarına çok olumlu etki yapacağının beklenmesi havayı iyice olumluya döndürdü. Bir de yurt dışında kritik durumda bulunan büyük bankalarının ilk çeyrek performanslarının görülmesi ile havanın dünyada olumluya dönmesi iştahı arttırdı. Perakende sektöründen de gelen veriler olumlu oldu. Bunların tamamının birleşmesi ve yatırımcıların düşük seviyelerden yaptıkları alımların yükseliş iştahını arttırması ile borsalar toparlanmaya geçti.
Peki bu nereye kadar sürebilir? Bu yükselişin olacağını beklemeyen çok sayıda insan pozisyon almadan yakalandı. Bu insanlar yükselişe aldanıp, piyasaya girmeye başladı. Klasik Dow Teoreminin işleyeceğini düşünüyorum. Büyük oyuncular düşük seviyeden fiyatlamayı yapıp piyasayı yükseltirken, ellerindeki malları fiyatları biraz daha yükseltip küçüklere satacaklar. Tam mal çıkışı olduğu zaman da, piyasa kar realizasyonu ile bazı olumsuz haberleri kullanarak geri gelmeye başlayacaktır. Bu denli soluksuz yükselişin elbet bir dönüşü olacaktır. Ancak bu seviyelerin nereler olacağı iyi hesaplanmalı.
30 bin seviyesinin altına sarkmalarda, 28500 bandının deneneceği açık duruyor. Kişisel görüşüm bu saatten sonra özellikle Amerika’daki stres testi sonuçlarının beklenmesi, olumlu hava ile ikinci plana atılan domuz gribi tehlikesinin ikinci etkisinin dikkate alınması yönünde. Piyasa satışa geçerken bütün bahaneleri kullanacaktır. Bunun için kendi borsamız için 28500 seviyelerinden önce yeni pozisyon alımının risk olacağını düşünüyorum.
Dünya, Meksika’da başlayan ve Amerika’ya da sıçrayan domuz gribi korkusunu yaşıyor. Bunun Avrupa’da da bazı insanlarda görüldüğünün düşünülmesi endişeleri artırıyor. Dünya Sağlık Örgütü ( WHO ) SARS tehlikesinden sonra yaşanan ikinci en ciddi salgına karşı hazırlıklı olunması gerektiğini söylüyor.
İşte bu bilgiler ışığında, domuz gribi ekonomileri nasıl etkileyecek? Dünya piyasaları bu beklentiler üzerine işlemleri gerçekleştirmeye başladı. Gerçi Amerikan borsası, domuz gribi beklentisini biraz rafa kaldırarak, bankalardan gelen iyi haberleri fiyatlasada, bu olumsuz gelişme kar satışları için neden olup, düşüşleri arttıracaktır.
Seyahatlerin yavaşlayacağına dair beklenti, turizm şirketleri hisselerinin dünya piyasalarında taban yapmasına neden oldu. Aynı şekilde havayolu şirketlerinin hisseleri de yüksek değer kaybı yaşadı. İlaç üreticisi, maske üreticisi vb şirketlerin hisseleri ise tavan fiyatlara ulaşıyor. Spesifik olarak bakmayacak olursak, genel anlamda ise piyasalar domuz gribi tehlikesinin ekonomileri etkileyeceğini düşünüyor. Bu nedenle borsalar düşüş eğilimine giriyor.
Hatırlamakta yarar var ki, SARS salgınının maliyeti $40 milyar’ı bulmuştu. Tüketimin azalması ve turizm gelirlerinin azalması ile beraber, zaten zorda olan küresel ekonomiler için ciddi bir tehlike olarak görülen domuz gribi, piyasaları derinden sarsabilir. Salgının küresel çapta büyümesi ciddi bir maliyet yaratacağı için, kriz döneminde düzelmeye çalışan ekonomilere ikinci bir darbe indirecektir. Avrupa ve Dünya borsaları bu beklentileri satın alarak, düşüş eğilimine girdiler. Daralan ekonomiler, bu salgının gelirleri etkilemesi ile beraber küçülme oranlarını arttırabilirler. Bu nedenle domuz gribi eğer salgın boyutunu arttırırsa ekonomileri daha zor günler bekliyor olacaktır.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır. O gün meclis açılmıştır. Yurdumuz fakir olduğu için, padişah yurdumuzu koruyamadığı için gitmek istedi..”Bu topraklara bir şey yapın ama bana bir şey yapmayın” demesiyle Atatürk yurdu kurtarmak için bir savaş başlattı. Savaşın adı Kurtuluş savaşıdır. Ve o savaştan sonra yurdumuz düşmanlardan kurtulmuştur.
Atatürk çocukları çok severdi. 23 Nisan Çocukların da bayramı oldu. O günden beri her 23 Nisan’da bütün çocuklar coşkulu…
Ben okulumuzda neler neler yapılacağını teker teker söyleyeyim..
- İSTİKLAL MARŞI okunur,
- Gösteriler başlar
- Öğretmen eşliğinde danslar, folklörler, şiirler, şarkılar söylenir,
- Koro çıkar
Yani kısaca herkes coşar,
Ben de bunların içinde yer almaktayım.
İşte şimdide yazmış olduğum şiirim…
23 Nisan
Yıllardır beklediğim gün,
İşte şu an yanımda.
Ruhumun beklediği marş,
Masal ve şiirler,
İşte şu an yanımda.
Ülkemin çocuklar,
Çocuklarının çocukları
Nisanı bekler,
İklim, Elif, Nazlı ve diğer bebekler
Saatlerce beklediğim
Artık sağ kolumda
Nisan’ın 23. günü
Bilge İYİBOZKURT
2/A 338
Galatasaray İÖO
Bu yıl ilk defa uygulanan bir sosyal sorumluluk kampanyasıyla blog yazarları 23 Nisan’da bir günlüğüne hem o günün anlam ve önemini yaşatmak, hem de çocuklara yazma ve paylaşma sevgisini aşılamak için bloglarını çocuklara bırakıyorlar.
http://www.23nisanblog.com/ sitesinde yer alan bu cümle beni heyecanlandırmıştı. Türkiye’de ilk defa yapılan bu sosyal sorumluluk projesi ile gönüllü Türk bloggerler, bloglarını 23 Nisan’da çocuklara bırakacaklar.
Sadece Türkiye’de değil, Unicef aracılığıyla tüm dünyada ‘ Uluslararası Çocuklar Günü ‘ olarak kutlanmaya başlanan bu özel günde, ben de blogumu sevgili Bilge’ye devredeceğim. Kendisi Galatasaray İlköğretim Okulunda okuyor. Aklına hayran olduğum bir çocuk. Fransızca’yı o kadar kısa sürede öğrenmesine şaşırmadığım ve ileride çok büyük başarılara imza atacağına inandığım bir çocuk Bilge.
Kendisi 23 Nisan’da bu bloga, içinden ne geliyorsa yazacak. Hatta belki bir sürprizi dahi olabilir. İpucu mu vereyim? Fransızcasını konuşturacak bir şeyler olabilir belki…
Siz de bu kampanyaya destek vermek isterseniz, lütfen 23 Nisan Blog sitesini ziyaret edin. Orada yer alan bannerları kullanabilir ve blogunuzu çocuklara devredebilirsiniz.
Ata’mızın büyük armağanı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı artık dünyaya örnek olan ve tüm dünya çocuklarının günü haline getirilen bir gün. Özellikle böyle bir dönemde, siz çağdaş ve modern yaşamdan yanaysanız, bu yaşamın en büyük hazinelerimiz olan çocuklarla sağlanabileceğini düşünüyorsanız, onlara verilecek sayısız şanstan birini değerlendirin. Kazanılan her çocuk, ülkemiz için eşsiz bir kazançtır. Haydi siz de, 23 Nisan’da bu blog benim kampanyasına destek verin.
Seçimlerimizle yaşarız bu hayatta. Aldığımız kararlar, yürümek istediğimiz yollar… Rahata ve zorluğa bu kararlarımız neden olur. Ben yaptığım seçimlerden mutsuz değilim. Oldukça bilinçli ve isteyerek aldım her kararımı.
Stresli, ne zaman ne olacağı belli olmayan, düzenli bir tatil hayatı süremeyecek ve kafası her zaman mutlaka meşgul olacak bir hayat seçtim. Aklıma hep yazlıkta yengemin benim için söylediği söz aklıma geliyor şu günlerde. ‘ Senin eşinin çekeceği var, laptopunu kırmak isteyecektir ‘ Şimdi artık bir de cep telefonu var gerçi, teknoloji geliştikçe benim evlenmem zorlaşacak : ) Neyse şaka bir yana, gerçekten garip bir hayat seçtim. Ama en önemlisi severek ve isteyerek yaşamasıdır insanın bence. Böyle yaşaması için ne olur diye düşünmeden istediğini seçmesidir. Bu nedenle sorun görmüyorum.
Ama… Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki, bunalıyorum. Blogumda o kısa süreli dönemler için içimi dökeceğim biricik yerim aslında. Her zaman makale yazacak olsam, işle ilgili şeyler yazacak olsam buranın blog olmayacağını düşünüyorum. Benden herşeyin bulunması gereken bir sayfa burası. O nedenle içimi döküp rahatlamalıyım.
Erken başladığım için kendi çapımda bir tecrübem olabilir. Tecrübenin zamanla kazanılan bir şey olmadığına inanıyorum. Belki hatalı bir düşünce bu. Ama hep kendi içinde bulunduğum ve uğraştığım işten örnek veriyorum. Finansal piyasalarda çalışan insanların, 10 yıl o sektörde çalışması ile kazanacağı tecrübe iş tecrübesi olabilir. Ancak o piyasada işlem yapmak ile başkasına adına yapılan işlemlere aracılık etmek çok farklı. Sorumluluk almadan sadece işlem yapmanın kazandıracağı tecrübe ile portföy sorumluluğu alarak işlem yapmanın getirdiği tecrübe çok farklı bence. 18 yaşımdan beri portföy yönetiyorum. Büyük zararlar etmenin ne demek olduğunu, paranın cebe girmeden kazanılmış olmadığını, büyük para kazanmanın ne demek olduğunu, karın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek… 6 yıldır süregelen bir şey.
Şimdi bir de yeni iş kurdum. İnsanların düşüncelerini anlayabiliyorum aslında. İş tecrübesi olmadan, bir yerde çalışmadan maceraya atılıyor… Kimine göre büyük hata. Geçtiğimiz yazdan beri çok insanla konuştum. Abim de dahil olmak üzere, çoğu insan bir işe girmemi ve işlerin nasıl yürüdüğünü görmemi istedi. Belki hata yaptım. Ama yine içimden gelen sesi dinledim. Bu yaşta gerçekten çok büyük bir risk aldım. Aileme de aldırdım. Üstümdeki sorumluluktan hiç korkmam. Çünkü finansal piyasalarda yatırım yaparken aldığım sorumluluk çok büyüktü. Dediğim gibi kar etmenin, zarar etmenin, geceleri stresli uyumanın, kafamda her zaman bir şey planlamanın ne demek olduğunu iyi biliyorum. Ve her işi ben bilemem. Mesela yönetim becerime, iletişim gücüme, insanları etkileme yetime çok güveniyorum. Finansal olarak bir şirketin nasıl idare edileceğini biraz biliyorum. Gerisi için muhasebicimizle çalışıyoruz. Ve ben bir işe girsem, tecrübe kazansam, kendi işimi kurduğumda her şeyi bilip yapamayacağım. Bu nedenle, alanlarında tecrübeli ve başarılı isimlerle beraber çalışmak için uğraşıyoruz. Yani işlerimizde ben yokum, kurulan-kurulacak ekiple beraber işi bilen insanlarla biz olacağız.
Borsalara oyun gözüyle bakanlar var. Borsa yatırımdır. Sermayenizle, şirketlere yatırım yapar ortak olursunuz. Şirketlerin durumlarına göre piyasada fiyatlandırma olur. Sizde yaptığınız bu yatırımlarla kar-zarar edersiniz. Ortak olduğunuz şirketin her türlü durumu sizin riskinizdir. Yıl sonunda durumunuzu hesaplarsınız. Ani fiyat düşüşleri ile panik yapmamayı öğrenirsiniz. Şirket kötü bir dönemden geçer, size de yansır. Kısacası aldığınız risk çok fazladır. Bir nevi yönetimdir. Hem de kendi varlığınızın yönetimi. Bunda kazanılacak tecrübeyi, başka yerde bulmanız çok zor. Bir şirkette hata yaptığınızda kovulursunuz. Ancak kendi varlığınızda yaptığınız yatırımda hata yaparsanız, kovulma gibi bir şansınız yoktur.
Neyse çok uzattım. Piyasalarda yatırım dışında bir de kendi işlerimiz var. Nasıl bir hayatım oldu siz düşünün artık : ) Gün içi piyasaları takip etmek, işlerimiz için projeler üretmek, çalışacak arkadaşları ayarlamak, onlarla işleri yapmaya çalışmak, organizasyonları-bağlantıları ayarlamaya çalışmak… Her şey istediğimiz gibi gitmiyor. Hayatta en zor şey insan çalıştırmak. Hele benim gibi durmadan üreten bir beyniniz, önce kafasında hayal ederek onun gerçek olması için zamana bakmadan çalışan bir yapınız varsa işiniz daha zor. Çünkü hayallerinizi gerçekleştirebilecek çalışmayı yapacak insan bulmak çok zor. Benim en büyük şansım, şu aşamada o insanları bulmuş olmam. Bizim en büyük şansımız o insanlar olacak bence.
Sonuç olarak siz ne dersiniz? Çoluk-çocuk halinle bu işlere kalkışılır mı yoksa arada böyle çok bunalsanda yola devam mı? İnsanları dinlemeyi çok severim. Hem de tam kulak vererek dinlerim. İş yaşamında kafamdakini değil, onların ki uygunsa o görüşleri uygulamayı severim. Ama kusura bakmayın, olay kendimle ilgili olunca, sizi dinlerim ama kendi bildiğimi uygulamaya devam ederim : )
Dünyada kabul edilmesi gereken bir gerçek var bana göre. Reel ekonomi ve piyasa ekonomisi ayrımı. Benim piyasa ekonomisinden kastım, finansal araçlara bağlı olarak şekillenen ekonomi. Dünya ciddi bir kriz yaşıyor ve bir süre daha yaşamaya devam edecek. Tahmini olarak kriz şu zamanda biter söylemleri var. Ancak bunu kestirmek çok zor. İşte burada bir nokta karşımıza geliyor. Dilerseniz onu biraz inceleyelim.
Son aylarda piyasalara baktığınız zaman iyimserlik görürsünüz. Dünyada altın vb emtialar yükseliş eğilimini düşüş yönüne bırakırken, borsalar tam tersini uyguluyor. Ülkemiz için IMF anlaşması spesifik öznesini bırakırsak, tüm dünyada yüklem aynı. Yükselmek! Peki ya tümleç nerede?
Benim bir cümleden anladığım özne-tümleç-yüklemdir. Öznemiz var, yüklemimiz var. Ancak bu yükselişi, kriz bitiyor söylemine bağlamak ne kadar doğru? İşte burada devreye piyasa ekonomisi giriyor ve eksik kalan tümlecin yerini alıyor. Tahmin diyor ki;
Bankalar 2009 ilk çeyreğinde zararlarını azaltıyor bazıları kara geçiyor. Şirketler krizin ilk şiddetli etkisini atlatmış ve uyguladıkları kriz politikaları ile yapılanma süreçlerine girmiş, buradan da sağlıklı sonuç almaya başlayacaklar. Krizin kaynağı finansal sektör olduğu için, kriz reel sektöre yansımış olsa da çıkışın ilk sinyali yine finansal sektörden gelecek. Bankalar şiddetli sarsıntıyı atlattıysa sorun yok. ( Son gelen Goldman, JP Morgan bilançoları da buna sinyal veriyor. ) Hele bir de temettü dağıtma planları yok mu, tam gaz veriyor. Demek ki krizin etkileri yavaşlamaya başlamış. Kriz 2009′da bitmez belki ama artık krizin bitme beklentisini satın alma vakti gelmiş diyorlar. En azından krizin etkilerinin yavaşlama psikolojisi. İşte buna piyasa ekonomisi diyoruz.
Reel kesim ise krizin etkilerini gayet sıcak şekilde ve artarak hissediyor. İşsizlik, büyüme oranları vb göstergeler ters orantılı olarak işlemeye devam ediyor, edecek. Konut fiyatlarında bir iyileşme söz konusu değil. İşte bu da reel ekonomi.
İşte reel ekonomi ile piyasa ekonomisi ters mantıkta işler. Benim her zaman bahsettiğim beklenti psikolojisi burada devreye girer. Ve unutmamak gerekir ki dünyada ciddi değer yaratılan bir finansal sistem var. Eğer bu psikoloji devreye girmezse, düzelecek bir reel ekonomi de kalmaz. O nedenle piyasa ekonomisinin çalışması gayet doğal gözüküyor. Ancak! Küçük yatırımcılar burada çok dikkatli olmalı. Çünkü bu yükseliş kalıcı bir yükseliş olamaz. Belli bir noktaya kadar gideceği ortada. Arada geri dönüşler yapıp, güç toplanıp üst seviyeler test edilebilir. Ancak bu çıkışın, mutlak surette reel ekonomiye bağlanacak inişi olacak. O nedenle uzun vadeli pozisyonlar harici tradeler çok iyi ayarlanmalı.
Sonuç olarak kriz bitmedi. Bu kadar kısa sürede bitmesi mümkün değil. Ancak finansal sektör üzerinde şiddeti eskiye oranla azaldı. Ancak alınan önlemlerin bir süre sonra reel ekonomiye olumsuz etkiler yapacağı aşikar. Bu olumsuz etkilerle birlikte reel ekonominin düzlüğe çıkmasının çok uzun yıllar alacağını düşünüyorum. Ancak finansal sistem dünya üzerinde çok büyük değer halinde ve çok fazla şeyle bağlantılı. O nedenle piyasa ekonomisinin işlemesi çok önemli.
Son söz Okan Bayülgen’e. Borsacı değilim ve o tabirden hiç hoşlanmam. Ancak ‘ ekonomiyi emen kene ‘ derken biraz daha düşünmek gerekli. Dünyadaki likiditeye çok ciddi oranda değer katan bir sektörden bahsediyoruz. Burada suçlu aranacaksa, bu extra değeri katan finansal sektör oyuncularının yanına, bilgisizlikleri ile bu balona aç kurt gibi dalan reel sektör oyuncularını da katmak gerekir. Ortaya günah keçisi olarak ‘ borsacıları ‘ atmak ancak ve ancak bağırarak kral olmayı alışkanlık edinenlerin yapabileceği bir davranıştır. Ve bunlar yalnızca ‘ disko kralı ‘ olur. Eğer bazıları entellektüel kimliği ile istediği yerde istediğine atıp tutabilecek olsaydı, bu ülkede o kişiden çok daha fazla entellektüel insan vardı. Demek ki çok konuşmak için ‘ paranın ‘ gücü olması gerekiyormuş. Kendisi son yıllarda bu gücü elde edebildiğine göre, o şanslı döneminde finansal sektörün payı olduğunu unutmasın.
Yatırım yapıyorum, ne yapmalıyım? Sermaye olan paramı mı kullanmalıyım yoksa kredi mi almalıyım? Evet… Bana son zamanlarda farklı kişiler tarafından sorulmuş olan bu sorudan, bir yazı konusu çıkarmak istedim.
Diyelim ki yeni bir yatırım yapacaksınız. Cebinizde belli bir sermayeniz var. Buna güvenerek yola çıkıyor ve yatırıma başlıyorsunuz. Ancak yatırım dediğimiz olayda işler her zaman eksiksiz planlanıp, maliyet hesaplanamaz. Yani mutlaka ekstralar çıkacaktır.
Benim yatırım yaparken ki stratejim kredi kullanmaktır. Cebimde sermayem olsa dahi ona dokunmadan, kredi alırım. Cebimdeki nakit paraya dokunmak istemem. Yatırım yapmanın ne demek olduğunu bilen işadamları da cebindeki paraya dokunmaz. Cebimdeki para güvencedir herşeyden önce. Ve elimdeki paranın nakit olarak çıkmasını istemem. Aldığım krediyi, belli faiz oranlarında ve belli vadeye kadar geri ödeme sürem var. Ve bir yatırım yapıyorsam mutlaka geri dönüş süresini hesaplarım. Eğer yaptığım yatırımın geri dönüş süresi ile aldığım kredinin vadesi arasında doğru orantı varsa, kredi kullanmak tam isabettir. Geri dönüş çok uzun vadeli olabilir ve bu aldığınız kredinin vadesi ile eşanlılık göstermeyebilir. O halde bakacağım olay yatırımımdan elde edeceğim aylık gelir miktarlarıdır. Aylık ödeyeceğim kredi miktarı, aylık gider grubumda planlanır ve harcamalar ona göre şekillenir. Böylece yatırım yapmak için aldığım krediyi aylara bölmüş olur, aylık giderlerim arasına ekleyip gelirimden oraya pay aktarırım. Bu şekilde ilk yıllar karlılık oranımı düşürürüm ancak yatırım maliyetini karşılamış olurum. Ki bir işe yeni başlayan şirketler için karlılıktan önce yatırımın geri karşılanması daha önemlidir.
Burada akıllara takılan soru şu. Benim sermayem varken, neden krediye faiz ödeyeyim? Kredi faizleri genelde yıllık olarak %13-14 civarında. Sermaye olarak sakladığınız paranızı bankada faize koysanız, yaklaşık olarak o oranlarda getiri elde edersiniz. ( Tabi o sermayeyi başka finansal enstrümanlarda değerlendirebilirsiniz.) Kısaca elinizde bulunan sermaye, bankadan aldığınız kredinin faizini karşılamaya yetebilir. Böylece sermayenize dokunmadan, yatırım yapmış olabilirsiniz. Elinizde bulunan sermaye ileride yatırım planlarınız için moral olarakta size katkı sağlayacaktır. Çünkü işlerin kötü gitmesi durumunda, giderleriniz gelirlerinizden fazla olursa ( belli bir oranda olması gerekli ) mutlak suretle sermaye arttırımı yapmanız gerekir. Eldeki sermayeyi tükettiğiniz takdirde, ek sermaye için bu sefer ister istemez kredi kullanmanız gerekir. O nedenle cepte her zaman nakit kalması avantajdır.
Tabi büyük sermayeli projelerde yatırım yapılırken zaten kredi kullanılır. Ancak bu yazının hedef kitlesi küçük-orta boy yatırımlar olduğu için açıklamak istedim. Ben kendi adıma yapacağım ( miktarı ne olursa olsun ) yatırımda, kredi kullanarak iş yapıyorum. Ama tabi elimde bulunan sermayeyi, en azından bu kredi faizini karşılamaya yetecek oranda değerlendirerek.
Mart ayının ilk günlerinde posta kutuma düşen bu davet sonucunda oldukça şaşırdım. Rixos Hotel Premium sosyal medya aracılığı ile beni takip ettiğini söylüyor ve otellerinde ağırlamak istiyordu. Şaşkınlık yanında mutlulukta duyduğumu söylemeliyim. Sürekli takip ettiğim, bir şeyler öğrendiğim insanlarla beraber 4 gün geçirme fikri çok heyecan vericiydi. Sonuç olarak bu davete olumlu cevabımı bildirdim ve geçen hafta perşembe günü ile pazar günü arasını Rixos Hotel Premium Belek’te geçirdim.
Benim için en önemli yönlerinden bir tanesi katılan insanlarla tanışmak ve onlarla bir arada olmak oldu. İstanbul dışında bulunduğumdan dolayı ne yazık ki aktivitelerden uzak kalıyor ve o kişilerle bir araya gelemiyordum. Bu nedenle Rixos bana harika bir fırsat sundu. Kendimi oldukça şanslı hissettim. Ve orada bulunan, sıcakkanlılığı ile kendimi yabancı gibi hissetmememe neden olan herkese çok teşekkür ederim.
Birazda Rixos hakkında konuşalım. Önce şunu söylemeliyim ki Rixos’un özel davetlisi olarak gittiğim için bana farklı davranılacak sandım, tamamen yanıldım. Rixos’a üçüncü gidişim oldu ve ben bu özel davette bir fark göremedim. Aslına bakarsanız nasıl bir beklentim olacağını bilemedim ben. Yani daha önce gittiğim zaman verilen hizmetten sonra, ben buraya özel davetli olarak gitsem bu adamlar daha neler yapacaklar diye sormak durumunda kaldım. Cevabı bulamadım. Aklıma gelenler ise tamamen uçuk kaçık oldu :=)
Önceki gittiklerimde otelin restaurant & bar ‘lardan sorumlu müdürü olan kişi ile tanışmıştım otele ilk girdiğimizde. Telefon numarasını vermişti ve bir şey istediğimizde yardımcı olacağını söylemişti. A’la Carte restaurantlarda normalde rezervasyon önceki gün yapılması gerekir. Ancak bizim canımız o gün oraya gitmek istediğine öğlen karar verince, o kişiyi arayıp yer ayırılmasını rica etme şımarıklığını göstersek bile, akşam orada yerimiz hazırdı. Her gece odamızda yenilenen şarabın bize özel olduğunu sansakta, bunun meğer otelin uygulaması olduğunu bilmiyorduk. Animatörlerin telefonları da alınmıştı ve özellikle akşamları aktivitelerde otelin kadrolu elemanı haline gelebiliyorduk. Bu basit örnekler geçmişle ilgili akılda kalanlar. İnsanların sempatikliği, güler yüzlü olması ise bahse lüzum olmayan şeylerdi.
İşte ben bu tecrübe ile oraya gittim. İlk gecemizde Sevgili Eyüp Kaplan ile beraberdik yemekte. Çeşitli sorular soruldu ve Eyüp Bey samimi olarak yanıtladı. Ama ben Rixos’u çok şanslı hissettim o sırada. Çünkü Eyüp Bey söylediğine göre 6 yıl içinde bir kez tatil yapmış ve onda da geri çağırılmış. Ona rağmen hala çok heyecanlı ve işini büyük zevkle yapıyor. Bu her şirkete nasip olması istenen bir durum aslında diyerek bu araya açtığım parentezi kapatayım.
Gelelim ufak detaylara. Öncelikle Rixos Premium, 7 yıldızlı olarak tanıtılmasına rağmen öyle değilmiş. Yani Turizm Bakanlığında 7 yıldız diye bir kavram yokmuş. Basının lansmanda 7 yıldız söylemini kullanmasından kaynaklanan bir bilinirlikmiş. Eyüp Bey, Rixos’un amacının 10 sene sonra Türkiye’de otel deyince akla gelen ‘ Hilton ‘ markasının yerini ‘ Rixos ‘ un alması olarak özetledi. Rixos geçtiğimiz günlerde Sungate Port Royal Hotel’i 10 yıllığına kiralamış. Yani bünyelerine kısa sürede karar vererek bir hoteli daha katmışlar. Bununla beraber Dubai’de Rixos Ottoman Palace adıyla Dubai’nin en önemli proejelerinden birine sahipler.
Eyüp Bey’in dikkatimi çeken bir cümlesi, ‘ gittiğimiz her ülkeye Türk ve Osmanlı kültürünü götürmemizdir ‘ oldu. Bununla beraber gittikleri ülkelerde sahillere Türk Bayrağını mutlaka diktiklerini söyledi. Yani Rixos’un amacı marka olmakla beraber, dünyada özellikle Türkiye’de doğan marka olduğunu göstermekmiş.
Evet… 4 günlük bu güzel organizasyonun benim için en önemli yanı başta dediğim gibi orada bulunan değerli insanlarla tanışmak ve bu harika deneyimi çok güzel bir otelde yaşamak oldu. Bu organizasyon için Rixos Hotel Premium’a teşekkür ederim.
Efendim geçen hafta piyasalar mali operasyonla çalkalandı. Aralarında şirket sahipleri ile siyasilerin de bulunduğu bir grup kişi mali şube tarafından göz altına alındı. Bunun nedeni ise borsada işlem gören bazı şirket hisseleri üzerindeki olağan dışı fiyat hareketleri idi. Yani bazı hisseler son dönemde haddinden fazla değer kazandı. Bu demek oluyor ki çok ciddi manipülasyon hareketi ile karşı karşıya kalındı.
Bu hisselerin hangileri olduğunu yatırımcılar biliyorlar. Zaten adı daha önceden bu işlere karışmış ve sicili pek temiz olmayan hisseler. Bazı yatırımcılar bu hisseler ile ilgili görüşlerimi sormuşlardı. İşte o zaman anlamıştım ki bu tüyo olayı yayılmaya başlamış. Ancak bu hisselere küçük yatırımcının girmesi o kadar sakıncalı sonuçlar doğurur ki, tahmin edemezsiniz diye uyarmıştım. Bugün ise yatırımcılar, manipülasyon nedeniyle zarara uğradım, hakkımı nerede aramalıyım, nereye başvurayım diye geliyorlar.
Bu sayfada çok kez bilgilendirici ve kendimce yatırımcıları uyarıcı yazılar yazmaya çalıştım. Ancak yatırımcılar ısrarla borsayı oyun sahası gibi görmeye devam ederlerse, buna hiçbir mahkeme yardımcı olmaz. Aslında yazıyı yazma nedenim burada ortaya çıkıyor. Mahkemeler, yatırımcıyı korumadan önce bu işlemleri yapanları korumamalılar! Manipülasyon olaylarının önüne bir türlü geçemeyen ülkemiz, şirket hisselerinde anormal yükselişler olduktan sonra düğmeye basıyor. Genelde işin sonunda birkaç gözaltı sonrası serbest bırakma ve işlem yasağı getiriliyor. Ama bu da işin önüne geçmeye yetmiyor.
İMKB başkanı bunları saptamak çok zor bir iş diyor. Ve bu son yapılan operasyonun, piyasada güveni sağlayacağını düşünüyorum diyor. Sanırım başkanın dünyadan haberi yok. O hisseler dalga geçer gibi iki gündür yeniden tavan fiyatlardan işlem görmeye devam ediyor. Nasıl bir operasyondur bu? Nasıl bir hisseleri üzerindeki manipülasyonu önleme girişimidir bu? Açıkça görülüyor ki hisse üstündeki isimler dalga geçiyorlar resmen. Türkiye’deki en büyük operasyon diye adlandırılarak, medyada da büyük puntolarla yer alan bu haberlerin ardından, o hisseler yeniden uçmaya başlıyorlar! Sayın başkana sormak gerekir. Bu güven böyle mi gelecek?
Ama başkana şurada katılıyorum. Ülkede manipülasyonla mücadelede ihtisas mahkemeleri kurulmalı diyor. Davalar uzun sürüyor diye şikayet ediyor ve tabir-i caizse o sürede atı alan üsküdarı geçiyor diyor. Çok haklı o konuda. Ama bu ülkede yatırımcı hakkı diye kimse bir şey bilmiyor. Bu sayfada çok sayıda hukuk-borsa boyutu ile tartışma yaptım. Halka açık şirketlerin yatırımcısına karşı sorumluluğunu bilmeyen bir medyaya ve insanlara sahibiz. Böylesine sermaye piyasası hukuku bilmez bir ülkede manipülasyonu önlemek mümkün mü?
Bunun mümkün olmadığını bilen insanlar o hisselerde işlemlere devam ederek cevabı veriyorlar zaten. Başkan güvenden söz etmeye devam etsin. Ama yatırımcı önce aklına güvensin, sonra ağlamasın.
Soğuk havalarda protokolü bekleyecek diye sıralanan çocukların ülkesi… Yüzlerine bakılmadan orada oldukları umursanmadan saatlerce bekletilen çocukların ülkesi… Fikirleri alınmadan, ellerini sıkmaya gerek görülmeyen gençlerin ülkesi… Altın iş gücü olarak görülen fakat toplumda değer görülmesine izin verilmeyen gençlerin ülkesi…
İşte bu ülkeye Amerika’nın yeni başkanı Obama geldi. Bana göre vücut dilini en iyi kullanan ve iletişim dili en yüksek başkan kendisi. İnsana güven veren ve kendisini dinleten bir ışığı var. İşte bu başkan bugün Türk gençleri ile buluştu. Soruları yanıtladı, el sıkıştı. Bu buluşmayı televizyondan canlı olarak izledim. Bu tutuma bayıldım. Obama’nın harika bir imaj çizdiğine, etkileşime önem verdiğine, en önemlisi insanlara değer verdiğine inandım.
24 saat dahi kalmadığı İstanbul’da programını gençlerle sohbete ayırabiliyor. Obama Türk gençleri ile buluşuyor. Kulağa harika geliyor. Ancak bazı Amerikan emperyalizmi ile insanları doldurmaya çalışan kişilerin söyledikleri de kulağıma geliyor bu arada. Öylesine bir düşmanlık yaratılmış ve insanlar kulaktan dolma bilgilerle ve çok fazla şey bilmeden buna bağlanmış ki, ne yaparlarsa yapsınlar kulp takılıyor. Öğrencilerin o toplantıda el-pençe divan durmalarına mı laf edilmiyor, toplantıda sorulan soruların kim tarafından sordurulup ne tarz sorular olduğu mu tartışılmıyor.
Tabi haklılar aslında. Bizim ülkemizde halka inmeyi, üç beş kuruşluk yardımları ulaştırmak olarak görüyorlar. Diyaloğa girmeyi ise bilmiyorlar. Şimdiye kadar hangi Türk lideri bir üniversiteye sadece öğrencilerle buluşup, onları dinlemeye gitti? Bu toplantı belki sadece imaj ve dikkat çekmek için yapıldı, sorular başkaları tarafından o gençlerin eline tutuşturuldu belki ne fark eder? Sonuç olarak böyle bir ortama girildi mi? O gençleri dinliyorum, söylediklerinize değer veriyorum diye bakan gözler görüldü mü? Bence olay budur. Müsamere çocuklarına benzitelen gençlerin duruşlarına getirelecek eleştiride, Türkiye’nin Amerika’ya karşı duruşu benzetmesi yapılabilir. Ama bence o duruş gençlerin şaşkınlığı ve saygısı olabilir ancak.
İzlediği politikalara, yaklaşımlara bir şey diyemem. Zaten çok yeni ve kimse net bilgiye sahip değildir. Ancak duruşu, ışığı, liderliği ile kendisine hayran olduğumu söylemeliyim. Bunu söylediğimde Amerikan hayranlığı olmakla yeniden suçlanacağımı bile bile… Ekonomistim, kapitalizme karşı gelmem. Bu nedenle Amerikan emperyalizminin kapitalist düşmanı sıfatı bile almışlığım vardır. Güler geçerim. Çünkü bunları söyleyen adamların tek bildiği ‘ Amerika, emperyalizm, kapitalizm ‘ kelimelerinin anlamlarıdır. Umarım o anlamları da biliyorlardır yani.
Halkı dolduruşa getirmek kolaydır. Çünkü halk bilinçsiz. Kendisi öğrenmeye ihtiyaç duymadığı için kulaktan dolma bilgilerle bilgiçlik taslamaya alışmış. Her şeyi onlar biliyordur eminim. Bu gençler böyle kullanılmaya devam edildikçe, eldeki altın iş gücüne ne demeliyiz bilmiyorum. Değer vermeyip, fikrine başvurmayıp, kenarda kullanıma hazır olarak tutmak ne mümkün?
Montofon inekleri yerli ineklerden 3 kat fazla süt verirmiş. Besiciler ellerinde montofon ineği varsa, altın besliyorlarmış hissine kapılıp her yerde bunu söylerlermiş. Ancak bu inekler güdülmesi ve beslenmesi en zor ineklermiş. Aynı zamanda hassaslarmış. Bu nedenle verim almak için ‘ altın besliyoruz ‘ demek yerine özenli bakım göstermek gerekirmiş. Bu bakımı gösteremeyen besiciler yıllarca bu ineklerden verim alamadan yaşarlarmış. Nasıl verim alınacağını bilmeyen her besici, montofon ineğine sahip olmanın şansını sadece dillerine kullandırırmış.

