GÜNCEL
Başlık için özür dilerim ancak gerçekten maruz kaldığım durumu bu sözlerden başkası açıklayamaz. Finansla yakından ilişkili bir ekonomist olarak, bu kadar kısa sürede bu oranda telafisi olmayan zarar etmemiştim. Ancak teknosa bunu bana yaşattı. Kısaca bahsetmek istiyorum.
20 Haziran günü yeni bir laptop aldım. İnternet sitesinden baktığım zaman üründe ‘ new ‘, yani ürünün yeni olduğunu gösteren etiket gördüm. Mağazaya baktığım zaman da görevli kişi ürünün yeni ürün olduğunu söyledi. Almadan önce elbette araştırma yaptım. Kendi bilgisayarcım üç büyük şehirdeki dağıtıcılara sordu ancak ürün bulunamadı. Demek ki teknosadan başka yerde satılmıyor cevabı geldi. Yanlış bir kararla, ne yazık ki güvenerek bu ürünü almaya karar verdim.
Aldıktan sonra 1 hafta geçmeden, bir ürünü incelemek için teknosa sitesine girdim. Şeytan mı dürttü bilmiyorum, aldığım laptopun sayfasına bakayım dedim. Aldığım laptopta ‘ new ‘ etiketi kalkmış ve fiyatı herhangi bir kampanya/indirim belirtisi olmadan, %14 ucuzlamış. Bu ürünü aldıktan sonra başka yerde fiyatının daha ucuz olduğunu görsem kendi hatam derim, susarım. Ancak aldığım yerde, 1 hafta sonra ürünün fiyatı düşürülmüş. Hem de %14…
Tekrar söylüyorum, kampanya / indirim gibi bir belirti olarak fiyatı düşürülse, şansa bağlayarak susardım. Ancak böyle bir şey yok. Dün malum kurumdan bir şahıs aradı ve bilgi vermeye çalıştı. Neymiş efendim, distrbütör firma ürünün fiyatını düşürmüş, bu kurumda onu fiyata yansıtmış. Böyle bir şey nasıl olur anlamadım. Bu ürünün markasının yetkili satıcısısınız ve 3-5 ürün almıyorsunuz. Bu fiyat oynamasını nasıl yaparsınız? Bu kadar kolay nasıl olabilir bu işler kesinlikle anlayamam.
Bir daha kesinlikle malum firmadan alışveriş yapmam. Bu bilgiyi sizinle paylaşıyorum çünkü ürün aldıktan sonra böyle bir durumun başınıza gelebileceği olasılığını ihmal etmemenizi öneriyorum. İnternet ortamında konuşabilen herkes markaları bu şekilde eleştirme hakkına sahip mi diyecekler elbette çıkacaktır. Firma istediği gibi ürün fiyatını değiştirme hakkına ve zevkine sahip olacak, ben ise blogumda bunu anlatma hakkına sahip olamayacağım? Böyle bir mantık olmadığı için, gönül rahatlığı ile bunu yazıyorum.
Yeri gelmişken bu malum kurum hakkında aklıma hep takılan bir durumu daha anlatayım. Bu kurumun sahibi olan grubun bankası var. Bu bankanın kredi kartına kampanya yapması doğal karşılanır. Ancak bu devirde halen daha peşin fiyatı ile taksitli fiyatını ayrı olarak gösteren, ilk fiyatları peşin fiyatı olarak gösterip taksitle almak istersen %10 farklı fiyat uygulayan başka neresi kaldı bilmiyorum. Kendi bankasının kredi kartına peşin fiyatına taksit imkanı dahi sağlayamayan bir kurumdan bahsediyormuşum. Çok fazla açıklamasına girmeden, her zaman bu kurumdan pahalı ürün alınıyormuş diyerek noktayı koyayım.
Bugün özel bir gün ve bu sayfada benim için çok değerli iki insanın bu özel gününü kutlamak istiyorum. Yalnız bundan önce, tüm babaların ‘ Babalar Günü ‘ kutlu olsun. Sevdikleri ile beraber, daha nice güzel günler yaşamalarını temenni ediyorum.
Ve benim için iki önemli insanın bu özel gününü içimden gelen iki satır cümlelerle kutlamak istiyorum. Öncelikle babamdan başlayacağım. Her yerde bıkmadan söylüyorum çünkü kendisi bana bıkmadan güvendi ve yatırım yaptı. Benim erken yaşta bu kadar kendine güvenen ve işlerde güvenli adımlar atan bir insan olmamı sağlayan yegane insandır. Hayatımdaki değerini kelimelerle ifade etmem gerçekten imkansız. Onun varlığı aşırı bir güven veriyor zaten. Sanki babam oldukça herşey hallolacakmış gibi geliyor bana. İletişimi ve insanları etkileme gücü de o kadar yüksek ki, zor bir anda yardım istediğimde o sorun hemen çözülecekmiş eminliği oluyor. Bunu babam bilir ve çözer düşüncesi… Bunu kendimi rahatlatmak ve babamın üzerinden geçinmek olarak kullanmıyorum. Ondan öğreneceğim çok şey var diyorum. Ve son olarak, annem gibi bir kadınla evlendiği için teşekkür ediyorum. ( anneme de aynı şey için teşekkür ediyorum ) Buradan da babamın, babalar gününü kutluyorum.
Uzun zamandır yazmayı düşünüp, bu güne erteledim. Gerçi bu kısa satırlar yetersiz kalacaktır ama bazen kısa bir paragrafta çok fazla şey anlatabilirsiniz. Ben yalnız böyle bir anne-babaya sahip olduğum için şanslı değilim. En büyük şanslarımdan bir tanesi ‘ abim. ‘ Ondan o kadar fazla şey öğreniyorum ki tahmin edemezsiniz. Aramızdaki yaş farkı nedeniyle, klasik abi-kardeş aktivitelerimiz çok sınırlı kaldı. Ben çocukluk evresinden kurtulduğumda abim üniversite macerasına başlamış, ayrı şehre yerleşmişti. Üniversite yılları sonrası ise ayrı ülkeye. Aramızda hep kağıt üstü mesafe oldu. Doğrudur, bazen keşke yanımda olsa da, çok daha farklı bir abi-kardeş ilişkilerine sahip olabilseydik diyorum. ( Beraber yapılacak şeyler bazında. ) Aklımızda kalan güzel anılarımız hep küçüklükten. Beraber oynadığımız ev futbolu, basketbol, tenis… Onunla geçirdiğimiz her anın verdiği keyif ve mutluluk… Bunlar geride kalırken, benim için daha önemli günler başladı. Çünkü kendisinin yaptıkları, başarıları, azmi ve hırsı her zaman bana öğretici şeyler oluşturdu. Online ortamlarda öğrendiğim çoğu şeyi abime borçluyum. Neler yapmam gerektiğini ve nasıl yapacağımı ondan öğrendim. Blog nedir öğretti, hiç anlamadığım wordpress vb kurulumlarda yardımcı oldu. Ne istiyorsam bıkmadan cevap verdi ve yol gösterdi. Bu sosyal medya denen ortama abim sayesinde giriş yaptım. Abi şu işi yapalım mı dediğimde beni kırmadan, şu işlerin geleceği daha parlak diyerek bu yola doğru hareket ettirdi. Burada ne biliyorsam abime borçluyum. Türker Keskinpala’nın kardeşi olma şansını kullandım ben sadece. Arkamda böyle bir güvenle hareket ettim. Bana gösterdiği ve öğrettiği yolu kullandım. Şimdi yeni işlerimizde de bir güvenim var. Çünkü zor durumda kaldığım an, abimin yanımızda olduğunu biliyorum. Şu aşamada beraber çalışma durumumuz aktif değil ve fikir-öneri bazında sınırlı işbirliğimiz var. Bu elbette artacak biliyorum. Hayatımda en çok istediğim şey işte o. Abimle beraber çalışmak. İşleri beraber yürütmek ve beraberce projeler üretmek. O günü hayal ediyorum ve onun geleceğine eminim. Bunun için yılmadan çalışacağım.
Ve işte bu adam da bir baba : ) Taze bir baba kendileri. Geçen yıl babalar gününden biraz önce dünyaya geldi prensimiz. Özel hayatımda ve sosyal medyada beni tanıyan insanlar biliyorlar ki, hayatımdaki diğer canımın canı olan ufaklığı çok seviyorum. İşte o sevimli canavarın babası, benim biricik abim… Bu güzel adamın da babalar günü kutlu olsun.
İşte ben hayatımdaki bu iki erkeğe çok şey borçluyum. O nedenle çok şanslıyım. İkisine de teşekkür ediyorum ve babalar gününü kutluyorum. İyi ki varlar!
Oldum olası hiç sevmem bu yarışmayı. Şimdiye kadar en çok zevk aldığım ve heyecanlandığım 1997 yılında Şebnem Paker’in ‘ Dinle ‘ şarkısıyla yarıştığımız zaman olmuştu. Bana göre en büyük başarıyı da o göstermiştir. Kendi dilinde söylenilen bir şarkıyla ilk üçe girmek gerçekten çok büyük bir başarıydı.
Kesinlikle dile karşı bir tepkim yok. Müzik evrenseldir ve kendi dilinde şarkı söylemeli tartışmaları çok ucuz milliyetçiliktir. Öyle bir yarışmada İngilizce şarkı söylenmesini doğru buluyorum. Sertab Erener’in kazandığı yarışmada, şarkının yanı sıra harika bir sahne şovu vardı. Sertab’ın lobisi de fena değildi ve yarışmayı haklı olarak kazandık. Bu yıl ise favori olarak gösterildiğimiz yarışmada, ben Hadise’yi favori görmüyorum. Umarım yanılırım ve yarışmayı kazanırız ancak bana göre ilk 5′e girmesi başarı olacaktır.
Şarkı ve melodi gayet güzel. Akılda kalıcı ve coşturucu… Ancak yarı finalde izlediğim Hadise’nin bu yarışmada birinci olması haksızlık olur. Kız güzel, fiziği çok iyi… Böyle bir kızın öyle bir kıyafet giymesini, basit bir kadına dönüştürülmesini kabul etmiyorum. Kimse kusura bakmasın, gerek kıyafet gerek sahne şovu orada önemli. Kıyafet en kibar tarifle rezil, kareografi denen şey ise tam anlamıyla ‘ Street Music ‘ tarzı. ( Bu tarz ne bende bilmiyorum, şimdi çıktı, içimden söylemek geldi ) Umarım bu gece daha güzel ve bu yazıyı unutturup, vay be diyeceğimiz bir şov izleriz.
Neyse bu yazıyı yazmamın amacı bu değil. Benim merak ettiğim nokta bu sene kime 12 puan vereceğimiz. O kadar müzikten uzak ve siyasi çok çok basit düşünceler taşıyan bir yarışma ki, şaşırtıcı puanlamalar olmuyor. İskandinav ülkeleri kendi aralarında puanları toplaşırken, biz kendi komşularımızdan puan topluyoruz. Peki nereye veriyoruz? Hani Ermeni soykırımı tartışmalarının olduğu dönemde, Ermenilerle dostuz mesajı vereceğiz ya, o nedenle 12 puanımız Ermenistan’a gidiyor. Basitliği severiz vesselam. Ama ben diyorum ki bu sene de Azerbaycan’a verelim. Onları küstürdük ya, biz sizin ebedi kardeşiniziz, ne demek küslük diyelim. Hemen verelim 12 puanı gönül alalım. Nasıl olsa Eurovision’da verdiğimiz puanlarla mesaj verebiliyoruz. (!)
O kadar alışığız ki basit yöntemlerle karanlık aşılamaya… O kadar alışığız ki mantık çerçevesinden uzak hareket etmeye…
Hey özgürlük! Demiş üstad. Ama nerede? Eminim ki bizde değil. Yaşamda özgürlükleri elinden alınmış, baskı ile yaşamak zorunda bırakılmış binlerce insan var. Bazı kelimeler ne yazık ki sadece ağızdan çıkabiliyor.
Hayatımıza internet girmesi ile beraber, bu özgürlük kavramı daha çok tartışılacak gibi duruyor. Youtube ile başlayan site kapatma saçmalıkları devam ediyor. Hatta geçenlerde Youtube’ nin kapanmasının birinci yılını kutladık.(!) Blogspot’a erişimin engellenmesi ile bir çok blog’un kapanması ile karşı karşıya kaldık. Son dönemde ise Dailymotion ve Justin Tv’ye de erişim mahkeme kararı ile engellendi.
Pardon ama biz kaçıncı sınıf ülkeyiz?
Sansüre Sansür ekibi yeni bir harekete imza attı. Yay! Hareketi ile internet özgürlüğünün elimizden alınması protesto ediliyor. 11 Mayıs itibariyle, videolar manifestoyla beraber bloglarda yayınlayarak, ortak bir mesaj verilmesi hedefleniyor. Aynı gün, aynı mesajla ortaya atılarak kamuoyunun dikkati çekilmesi amaçlanıyor.
Ekranlarımız ve internetimiz kararmadan, bu uygulamaya destek vermeye ne dersiniz?
SansüreSansür - 01 from adboy on Vimeo.
Not : FM - Football Manager adlı menajerlik oyunu.
İlk defa futbol temalı bir yazı yazacağım. Çünkü dün çok kızdım. Bir hocanın kendini takımdan üstün görmesini, kendi bildiklerini okumasına sinirleniyorum. Beşiktaş gibi bir takımın, liderlik stresine bu şekilde girmesini kabul etmiyorum. Mental olarak takımı hazırlayamıyorsa, psikolojilerini ayarlayamıyorsa burada sorumlu antrenördür.
Şimdi kusura bakmayın ama biraz futbol eleştirmenliği yapacağım. Önce Türkiye’nin futbol açısından ne kadar aciz bir ülke olduğundan başlayayım. Beşiktaş’ta Tello diye bir adam var. Portekiz’de bedavaya yakın, yedek topçusu olarak oynayan bu adam, Beşiktaş takımında milyon dolara yakın para alırken, olmazsa olmaz adam oluyor. Ben şimdiye kadar adam geçebildiğini görmedim. Sahte pres yapıyor, koşmuyor ve olduğu kanat felç oluyor. Tek yapabildiği orta. Ayağını iyi kullanan her futbolcu takımın kralı olsaydı vay halimize. Bir de Yusuf var. Kusura bakmasın Denizli ama burası Beşiktaş. Eğer bir antrenör takım yapmayı kafasına koyduysa, 15 dakikalık bir adamı takıma almaz. Yusuf’un yeteneğini, futbol bilgisini tartışmam. Topla oynaması zevk veriyor. Ama Beşiktaş onun yeri değil. Hele bu yaşta, bir kaç maç kazandıracak diye olmaz!
Son olarak dünkü maçta Denizli’nin yaptıklarına bakmak istiyorum. Sivok’u orta sahada oynatmak müthiş bir risk. Delgado, Tello, Bobo’nun oynadığı bir takımın, orta sahası çok güçlü olmalı. Yalnızca Ernst’e orta sahayı teslim etmek faciadır. Devre arasında ise zaten koşmayan takımda Delgado’yu çıkarıp ( Tello’yu atacağına ) Yusuf’u koymak intihardır. Al sana orta sahası olmayan, defans ile forvetten oluşan bir takım. Böyle bir takımın başarılı olması mümkün müdür? Hadi onları geçeyim diyeceğim ama Serdar Özkan gibi bir adamı, o dakikalarda kurtarıcı diye oyuna sokmayi nasıl izah edeceğiz? Çıkan oyuncu ise en tecrübeli ve sakin olacak isim Ernst… Beşiktaş’ın ivme kazandığı o anda, Serdar Özkan’ı oyuna alıp maçı bitirdi sayın Denizli.
Takım kötü oynuyorsa hoca ne yapsın? Bu söze katılmıyorum. Hoca takımı mental olarak hazırlayacak en başta. Türkiye’de kendisini sihirbaz olarak gören iki antrenör var. Fatih Terim ve Mustafa Denizli. Terim’in tek farkı, oyuncularını psikolojik olarak hazırlar. Zor maçlarda en azından böyle titremez adamları. Sinirli olur, adam döver ama ayakları titremez.
Ertuğrul Sağlam’ın gitmesine üzülmüştüm. ‘ Yolun Açık Olsun Hocam ‘ diye bir yazı yazmıştım. Ertuğrul Hoca olsaydı ve elinde bir Ernst olsaydı, bu kadar kötü geçen bir ligde, Beşiktaş şampiyonluğu şimdi garantilemişti. Takımdan kendini üstün gören, büyük takımlara karşı maç kazanamayan bir hocayı Beşiktaş’ta görmek istememem kadar normal bir şey yoktur heralde. İlk geldiği gün de demiştim, Mustafa Hoca ile olmaz bu iş diye. Büyük bir olasılıkla olacak. Beşiktaş şampiyon olacaktır. Ama sadece bu sene. Gelecek yıl yine eskiye dönecektir. Çünkü Denizli’nin bir takımı bir dönemden fazla şampiyon yapabileceğine inanmıyorum.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır. O gün meclis açılmıştır. Yurdumuz fakir olduğu için, padişah yurdumuzu koruyamadığı için gitmek istedi..”Bu topraklara bir şey yapın ama bana bir şey yapmayın” demesiyle Atatürk yurdu kurtarmak için bir savaş başlattı. Savaşın adı Kurtuluş savaşıdır. Ve o savaştan sonra yurdumuz düşmanlardan kurtulmuştur.
Atatürk çocukları çok severdi. 23 Nisan Çocukların da bayramı oldu. O günden beri her 23 Nisan’da bütün çocuklar coşkulu…
Ben okulumuzda neler neler yapılacağını teker teker söyleyeyim..
- İSTİKLAL MARŞI okunur,
- Gösteriler başlar
- Öğretmen eşliğinde danslar, folklörler, şiirler, şarkılar söylenir,
- Koro çıkar
Yani kısaca herkes coşar,
Ben de bunların içinde yer almaktayım.
İşte şimdide yazmış olduğum şiirim…
23 Nisan
Yıllardır beklediğim gün,
İşte şu an yanımda.
Ruhumun beklediği marş,
Masal ve şiirler,
İşte şu an yanımda.
Ülkemin çocuklar,
Çocuklarının çocukları
Nisanı bekler,
İklim, Elif, Nazlı ve diğer bebekler
Saatlerce beklediğim
Artık sağ kolumda
Nisan’ın 23. günü
Bilge İYİBOZKURT
2/A 338
Galatasaray İÖO
Bu yıl ilk defa uygulanan bir sosyal sorumluluk kampanyasıyla blog yazarları 23 Nisan’da bir günlüğüne hem o günün anlam ve önemini yaşatmak, hem de çocuklara yazma ve paylaşma sevgisini aşılamak için bloglarını çocuklara bırakıyorlar.
http://www.23nisanblog.com/ sitesinde yer alan bu cümle beni heyecanlandırmıştı. Türkiye’de ilk defa yapılan bu sosyal sorumluluk projesi ile gönüllü Türk bloggerler, bloglarını 23 Nisan’da çocuklara bırakacaklar.
Sadece Türkiye’de değil, Unicef aracılığıyla tüm dünyada ‘ Uluslararası Çocuklar Günü ‘ olarak kutlanmaya başlanan bu özel günde, ben de blogumu sevgili Bilge’ye devredeceğim. Kendisi Galatasaray İlköğretim Okulunda okuyor. Aklına hayran olduğum bir çocuk. Fransızca’yı o kadar kısa sürede öğrenmesine şaşırmadığım ve ileride çok büyük başarılara imza atacağına inandığım bir çocuk Bilge.
Kendisi 23 Nisan’da bu bloga, içinden ne geliyorsa yazacak. Hatta belki bir sürprizi dahi olabilir. İpucu mu vereyim? Fransızcasını konuşturacak bir şeyler olabilir belki…
Siz de bu kampanyaya destek vermek isterseniz, lütfen 23 Nisan Blog sitesini ziyaret edin. Orada yer alan bannerları kullanabilir ve blogunuzu çocuklara devredebilirsiniz.
Ata’mızın büyük armağanı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı artık dünyaya örnek olan ve tüm dünya çocuklarının günü haline getirilen bir gün. Özellikle böyle bir dönemde, siz çağdaş ve modern yaşamdan yanaysanız, bu yaşamın en büyük hazinelerimiz olan çocuklarla sağlanabileceğini düşünüyorsanız, onlara verilecek sayısız şanstan birini değerlendirin. Kazanılan her çocuk, ülkemiz için eşsiz bir kazançtır. Haydi siz de, 23 Nisan’da bu blog benim kampanyasına destek verin.
Seçimlerimizle yaşarız bu hayatta. Aldığımız kararlar, yürümek istediğimiz yollar… Rahata ve zorluğa bu kararlarımız neden olur. Ben yaptığım seçimlerden mutsuz değilim. Oldukça bilinçli ve isteyerek aldım her kararımı.
Stresli, ne zaman ne olacağı belli olmayan, düzenli bir tatil hayatı süremeyecek ve kafası her zaman mutlaka meşgul olacak bir hayat seçtim. Aklıma hep yazlıkta yengemin benim için söylediği söz aklıma geliyor şu günlerde. ‘ Senin eşinin çekeceği var, laptopunu kırmak isteyecektir ‘ Şimdi artık bir de cep telefonu var gerçi, teknoloji geliştikçe benim evlenmem zorlaşacak : ) Neyse şaka bir yana, gerçekten garip bir hayat seçtim. Ama en önemlisi severek ve isteyerek yaşamasıdır insanın bence. Böyle yaşaması için ne olur diye düşünmeden istediğini seçmesidir. Bu nedenle sorun görmüyorum.
Ama… Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki, bunalıyorum. Blogumda o kısa süreli dönemler için içimi dökeceğim biricik yerim aslında. Her zaman makale yazacak olsam, işle ilgili şeyler yazacak olsam buranın blog olmayacağını düşünüyorum. Benden herşeyin bulunması gereken bir sayfa burası. O nedenle içimi döküp rahatlamalıyım.
Erken başladığım için kendi çapımda bir tecrübem olabilir. Tecrübenin zamanla kazanılan bir şey olmadığına inanıyorum. Belki hatalı bir düşünce bu. Ama hep kendi içinde bulunduğum ve uğraştığım işten örnek veriyorum. Finansal piyasalarda çalışan insanların, 10 yıl o sektörde çalışması ile kazanacağı tecrübe iş tecrübesi olabilir. Ancak o piyasada işlem yapmak ile başkasına adına yapılan işlemlere aracılık etmek çok farklı. Sorumluluk almadan sadece işlem yapmanın kazandıracağı tecrübe ile portföy sorumluluğu alarak işlem yapmanın getirdiği tecrübe çok farklı bence. 18 yaşımdan beri portföy yönetiyorum. Büyük zararlar etmenin ne demek olduğunu, paranın cebe girmeden kazanılmış olmadığını, büyük para kazanmanın ne demek olduğunu, karın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek… 6 yıldır süregelen bir şey.
Şimdi bir de yeni iş kurdum. İnsanların düşüncelerini anlayabiliyorum aslında. İş tecrübesi olmadan, bir yerde çalışmadan maceraya atılıyor… Kimine göre büyük hata. Geçtiğimiz yazdan beri çok insanla konuştum. Abim de dahil olmak üzere, çoğu insan bir işe girmemi ve işlerin nasıl yürüdüğünü görmemi istedi. Belki hata yaptım. Ama yine içimden gelen sesi dinledim. Bu yaşta gerçekten çok büyük bir risk aldım. Aileme de aldırdım. Üstümdeki sorumluluktan hiç korkmam. Çünkü finansal piyasalarda yatırım yaparken aldığım sorumluluk çok büyüktü. Dediğim gibi kar etmenin, zarar etmenin, geceleri stresli uyumanın, kafamda her zaman bir şey planlamanın ne demek olduğunu iyi biliyorum. Ve her işi ben bilemem. Mesela yönetim becerime, iletişim gücüme, insanları etkileme yetime çok güveniyorum. Finansal olarak bir şirketin nasıl idare edileceğini biraz biliyorum. Gerisi için muhasebicimizle çalışıyoruz. Ve ben bir işe girsem, tecrübe kazansam, kendi işimi kurduğumda her şeyi bilip yapamayacağım. Bu nedenle, alanlarında tecrübeli ve başarılı isimlerle beraber çalışmak için uğraşıyoruz. Yani işlerimizde ben yokum, kurulan-kurulacak ekiple beraber işi bilen insanlarla biz olacağız.
Borsalara oyun gözüyle bakanlar var. Borsa yatırımdır. Sermayenizle, şirketlere yatırım yapar ortak olursunuz. Şirketlerin durumlarına göre piyasada fiyatlandırma olur. Sizde yaptığınız bu yatırımlarla kar-zarar edersiniz. Ortak olduğunuz şirketin her türlü durumu sizin riskinizdir. Yıl sonunda durumunuzu hesaplarsınız. Ani fiyat düşüşleri ile panik yapmamayı öğrenirsiniz. Şirket kötü bir dönemden geçer, size de yansır. Kısacası aldığınız risk çok fazladır. Bir nevi yönetimdir. Hem de kendi varlığınızın yönetimi. Bunda kazanılacak tecrübeyi, başka yerde bulmanız çok zor. Bir şirkette hata yaptığınızda kovulursunuz. Ancak kendi varlığınızda yaptığınız yatırımda hata yaparsanız, kovulma gibi bir şansınız yoktur.
Neyse çok uzattım. Piyasalarda yatırım dışında bir de kendi işlerimiz var. Nasıl bir hayatım oldu siz düşünün artık : ) Gün içi piyasaları takip etmek, işlerimiz için projeler üretmek, çalışacak arkadaşları ayarlamak, onlarla işleri yapmaya çalışmak, organizasyonları-bağlantıları ayarlamaya çalışmak… Her şey istediğimiz gibi gitmiyor. Hayatta en zor şey insan çalıştırmak. Hele benim gibi durmadan üreten bir beyniniz, önce kafasında hayal ederek onun gerçek olması için zamana bakmadan çalışan bir yapınız varsa işiniz daha zor. Çünkü hayallerinizi gerçekleştirebilecek çalışmayı yapacak insan bulmak çok zor. Benim en büyük şansım, şu aşamada o insanları bulmuş olmam. Bizim en büyük şansımız o insanlar olacak bence.
Sonuç olarak siz ne dersiniz? Çoluk-çocuk halinle bu işlere kalkışılır mı yoksa arada böyle çok bunalsanda yola devam mı? İnsanları dinlemeyi çok severim. Hem de tam kulak vererek dinlerim. İş yaşamında kafamdakini değil, onların ki uygunsa o görüşleri uygulamayı severim. Ama kusura bakmayın, olay kendimle ilgili olunca, sizi dinlerim ama kendi bildiğimi uygulamaya devam ederim : )
Mart ayının ilk günlerinde posta kutuma düşen bu davet sonucunda oldukça şaşırdım. Rixos Hotel Premium sosyal medya aracılığı ile beni takip ettiğini söylüyor ve otellerinde ağırlamak istiyordu. Şaşkınlık yanında mutlulukta duyduğumu söylemeliyim. Sürekli takip ettiğim, bir şeyler öğrendiğim insanlarla beraber 4 gün geçirme fikri çok heyecan vericiydi. Sonuç olarak bu davete olumlu cevabımı bildirdim ve geçen hafta perşembe günü ile pazar günü arasını Rixos Hotel Premium Belek’te geçirdim.
Benim için en önemli yönlerinden bir tanesi katılan insanlarla tanışmak ve onlarla bir arada olmak oldu. İstanbul dışında bulunduğumdan dolayı ne yazık ki aktivitelerden uzak kalıyor ve o kişilerle bir araya gelemiyordum. Bu nedenle Rixos bana harika bir fırsat sundu. Kendimi oldukça şanslı hissettim. Ve orada bulunan, sıcakkanlılığı ile kendimi yabancı gibi hissetmememe neden olan herkese çok teşekkür ederim.
Birazda Rixos hakkında konuşalım. Önce şunu söylemeliyim ki Rixos’un özel davetlisi olarak gittiğim için bana farklı davranılacak sandım, tamamen yanıldım. Rixos’a üçüncü gidişim oldu ve ben bu özel davette bir fark göremedim. Aslına bakarsanız nasıl bir beklentim olacağını bilemedim ben. Yani daha önce gittiğim zaman verilen hizmetten sonra, ben buraya özel davetli olarak gitsem bu adamlar daha neler yapacaklar diye sormak durumunda kaldım. Cevabı bulamadım. Aklıma gelenler ise tamamen uçuk kaçık oldu :=)
Önceki gittiklerimde otelin restaurant & bar ‘lardan sorumlu müdürü olan kişi ile tanışmıştım otele ilk girdiğimizde. Telefon numarasını vermişti ve bir şey istediğimizde yardımcı olacağını söylemişti. A’la Carte restaurantlarda normalde rezervasyon önceki gün yapılması gerekir. Ancak bizim canımız o gün oraya gitmek istediğine öğlen karar verince, o kişiyi arayıp yer ayırılmasını rica etme şımarıklığını göstersek bile, akşam orada yerimiz hazırdı. Her gece odamızda yenilenen şarabın bize özel olduğunu sansakta, bunun meğer otelin uygulaması olduğunu bilmiyorduk. Animatörlerin telefonları da alınmıştı ve özellikle akşamları aktivitelerde otelin kadrolu elemanı haline gelebiliyorduk. Bu basit örnekler geçmişle ilgili akılda kalanlar. İnsanların sempatikliği, güler yüzlü olması ise bahse lüzum olmayan şeylerdi.
İşte ben bu tecrübe ile oraya gittim. İlk gecemizde Sevgili Eyüp Kaplan ile beraberdik yemekte. Çeşitli sorular soruldu ve Eyüp Bey samimi olarak yanıtladı. Ama ben Rixos’u çok şanslı hissettim o sırada. Çünkü Eyüp Bey söylediğine göre 6 yıl içinde bir kez tatil yapmış ve onda da geri çağırılmış. Ona rağmen hala çok heyecanlı ve işini büyük zevkle yapıyor. Bu her şirkete nasip olması istenen bir durum aslında diyerek bu araya açtığım parentezi kapatayım.
Gelelim ufak detaylara. Öncelikle Rixos Premium, 7 yıldızlı olarak tanıtılmasına rağmen öyle değilmiş. Yani Turizm Bakanlığında 7 yıldız diye bir kavram yokmuş. Basının lansmanda 7 yıldız söylemini kullanmasından kaynaklanan bir bilinirlikmiş. Eyüp Bey, Rixos’un amacının 10 sene sonra Türkiye’de otel deyince akla gelen ‘ Hilton ‘ markasının yerini ‘ Rixos ‘ un alması olarak özetledi. Rixos geçtiğimiz günlerde Sungate Port Royal Hotel’i 10 yıllığına kiralamış. Yani bünyelerine kısa sürede karar vererek bir hoteli daha katmışlar. Bununla beraber Dubai’de Rixos Ottoman Palace adıyla Dubai’nin en önemli proejelerinden birine sahipler.
Eyüp Bey’in dikkatimi çeken bir cümlesi, ‘ gittiğimiz her ülkeye Türk ve Osmanlı kültürünü götürmemizdir ‘ oldu. Bununla beraber gittikleri ülkelerde sahillere Türk Bayrağını mutlaka diktiklerini söyledi. Yani Rixos’un amacı marka olmakla beraber, dünyada özellikle Türkiye’de doğan marka olduğunu göstermekmiş.
Evet… 4 günlük bu güzel organizasyonun benim için en önemli yanı başta dediğim gibi orada bulunan değerli insanlarla tanışmak ve bu harika deneyimi çok güzel bir otelde yaşamak oldu. Bu organizasyon için Rixos Hotel Premium’a teşekkür ederim.
Soğuk havalarda protokolü bekleyecek diye sıralanan çocukların ülkesi… Yüzlerine bakılmadan orada oldukları umursanmadan saatlerce bekletilen çocukların ülkesi… Fikirleri alınmadan, ellerini sıkmaya gerek görülmeyen gençlerin ülkesi… Altın iş gücü olarak görülen fakat toplumda değer görülmesine izin verilmeyen gençlerin ülkesi…
İşte bu ülkeye Amerika’nın yeni başkanı Obama geldi. Bana göre vücut dilini en iyi kullanan ve iletişim dili en yüksek başkan kendisi. İnsana güven veren ve kendisini dinleten bir ışığı var. İşte bu başkan bugün Türk gençleri ile buluştu. Soruları yanıtladı, el sıkıştı. Bu buluşmayı televizyondan canlı olarak izledim. Bu tutuma bayıldım. Obama’nın harika bir imaj çizdiğine, etkileşime önem verdiğine, en önemlisi insanlara değer verdiğine inandım.
24 saat dahi kalmadığı İstanbul’da programını gençlerle sohbete ayırabiliyor. Obama Türk gençleri ile buluşuyor. Kulağa harika geliyor. Ancak bazı Amerikan emperyalizmi ile insanları doldurmaya çalışan kişilerin söyledikleri de kulağıma geliyor bu arada. Öylesine bir düşmanlık yaratılmış ve insanlar kulaktan dolma bilgilerle ve çok fazla şey bilmeden buna bağlanmış ki, ne yaparlarsa yapsınlar kulp takılıyor. Öğrencilerin o toplantıda el-pençe divan durmalarına mı laf edilmiyor, toplantıda sorulan soruların kim tarafından sordurulup ne tarz sorular olduğu mu tartışılmıyor.
Tabi haklılar aslında. Bizim ülkemizde halka inmeyi, üç beş kuruşluk yardımları ulaştırmak olarak görüyorlar. Diyaloğa girmeyi ise bilmiyorlar. Şimdiye kadar hangi Türk lideri bir üniversiteye sadece öğrencilerle buluşup, onları dinlemeye gitti? Bu toplantı belki sadece imaj ve dikkat çekmek için yapıldı, sorular başkaları tarafından o gençlerin eline tutuşturuldu belki ne fark eder? Sonuç olarak böyle bir ortama girildi mi? O gençleri dinliyorum, söylediklerinize değer veriyorum diye bakan gözler görüldü mü? Bence olay budur. Müsamere çocuklarına benzitelen gençlerin duruşlarına getirelecek eleştiride, Türkiye’nin Amerika’ya karşı duruşu benzetmesi yapılabilir. Ama bence o duruş gençlerin şaşkınlığı ve saygısı olabilir ancak.
İzlediği politikalara, yaklaşımlara bir şey diyemem. Zaten çok yeni ve kimse net bilgiye sahip değildir. Ancak duruşu, ışığı, liderliği ile kendisine hayran olduğumu söylemeliyim. Bunu söylediğimde Amerikan hayranlığı olmakla yeniden suçlanacağımı bile bile… Ekonomistim, kapitalizme karşı gelmem. Bu nedenle Amerikan emperyalizminin kapitalist düşmanı sıfatı bile almışlığım vardır. Güler geçerim. Çünkü bunları söyleyen adamların tek bildiği ‘ Amerika, emperyalizm, kapitalizm ‘ kelimelerinin anlamlarıdır. Umarım o anlamları da biliyorlardır yani.
Halkı dolduruşa getirmek kolaydır. Çünkü halk bilinçsiz. Kendisi öğrenmeye ihtiyaç duymadığı için kulaktan dolma bilgilerle bilgiçlik taslamaya alışmış. Her şeyi onlar biliyordur eminim. Bu gençler böyle kullanılmaya devam edildikçe, eldeki altın iş gücüne ne demeliyiz bilmiyorum. Değer vermeyip, fikrine başvurmayıp, kenarda kullanıma hazır olarak tutmak ne mümkün?
Montofon inekleri yerli ineklerden 3 kat fazla süt verirmiş. Besiciler ellerinde montofon ineği varsa, altın besliyorlarmış hissine kapılıp her yerde bunu söylerlermiş. Ancak bu inekler güdülmesi ve beslenmesi en zor ineklermiş. Aynı zamanda hassaslarmış. Bu nedenle verim almak için ‘ altın besliyoruz ‘ demek yerine özenli bakım göstermek gerekirmiş. Bu bakımı gösteremeyen besiciler yıllarca bu ineklerden verim alamadan yaşarlarmış. Nasıl verim alınacağını bilmeyen her besici, montofon ineğine sahip olmanın şansını sadece dillerine kullandırırmış.


