GÜNCEL

30th Mart
2009
Yazar : Dincer

Sitemde bir süredir ekranın sağ tarafında çeşitli bannerler görüyorsunuz. Bloglar arası destek şebekesi sloganıyla hayata geçirilen, uygulamaya dahil olan bloglar arasında reklamların döndüğü bir sistem… İşte bu sistemin adı Blogküme.

Uzun zamandır bu konu hakkında yazı yazayım diyordum ancak olmamıştı. Ta ki dün bir yazıyı okuyana kadar. Klasik Türk toplumu, baltalama ve çamur atma özelliğini durduramayacak gibi gözüküyor. Önce bu sistem ne işe yarayacak ondan bahsedeyim. Sahibi olduğunuz bloglara, bir kod ekliyorsunuz ve bu kod sayesinde, sayfamda gördüğünüz gibi diğer blogların bannerlarının yayınlanmasını sağlıyorsunuz. Kısaca reklamınız oluyor ve blog’unuzdan haberi olmayan kullanıcılara ulaşma şansı yakalıyorsunuz. Bir de Blogküme’nin internet sitesinde, yazılarınız yayınlanıyor. Böylece bloggerların daha fazla kişiye ulaşılması planlanıyor.

İşin mantığı bu. Siberkültür’den tanıdığım sevgili Eren Emre Kanal, Blogküme’ye beni davet ettiğinde düşünmeden kabul etmiştim. Birkaç blogger ile beraber uygulamanın başlangıç aşamasına dahil oldum. Yani henüz bir sitesi yokken, tanıtımı yapılmamışken, bizim bloglarımızda bu bannerlar dönmeye başlamıştı. Daha sonrasında ise Blogküme’nin tanıtımı yapılmaya başlandı ve sisteme dahil olan blogların sayısı artmaya başladı. Bu uygulamada Eren Emre ile beraber Baturalp Torun’un da bana yardımları oldu. Çünkü ben sadece bir bloggerım ve teknik işlerden anlamıyorum : )

Neyse… Dün haberdar olduğum ilginç bir yazı okudum. Evet linki paylaşmaktan çekinmedim çünkü o zihniyette insanların var olduğu ülkede yaşadığımızı görürsek, dünkü seçim sonuçlarının ne yazık ki pek anormal (!) olmadığını anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ve oradaki yorumları okuyunca, ben cevabı kendi köşemden vermek istedim. Çünkü biz, o yazıyı yazan arkadaşın nicki gibi ‘ silik ‘ insanlar değiliz. Söyleyeceklerimizi kendi köşelerimizden yazabilecek güce ve potansiyele sahibiz.

Öncelikle Eren Emre’ye teşekkür ederim. Böyle bir sistemi uygulamaya soktuğu için. Emek istenen bir iş ve bu emeği gösterdikleri için Baturalp’i de tebrik ederim. ( Ekipte olan herkesi ) O yazıyı yazan ve o yazıya yorumlarıyla katılan arkadaşlara bir şey söylemek istiyorum. Hiç merak etmesinler, Blogküme ailesi olarak paraları kırışıyoruz. Ancak bizim sahip olduğumuz para değer olarak o zihniyetin asla ulaşamayacağı cinsten. Bunu unutmasınlar. Ve biz o parayı alexa sırasına bakarak oluşturmaya çalışmıyoruz.

Bir şey yapmaya gücü olmayan ve sadece konuşmakla yetinen insanların olduğu bir ülkede yaşamanın zorluklarına, bizim gibi güçlü insanlar katlanmak zorunda. O nedenle pek umursamamak lazım. Bu yeni nesil internet teknolojisinin ( adına web 2.0 diyorlar ) uygulanmaya başlanması pek geçmişe dayanmıyor. Ancak bu uygulamaların eleştiricileri bile çoktan hizmet vermeye başlamış. İşte bunu seviyorum aslında. Mümkün olduğu kadar eleştirin beni de mümkünse. Siz eleştiri ile bir yere varamayacağınızı anlayana kadar, ben o eleştirilerle güçlenip sizin eleştiremeyeceğiniz noktalara geleceğim. Sizde öyle düşünüyor musunuz dostlar?

20th Mart
2009
Yazar : Dincer

Bu hafta benim açımdan ders niteliğinde geçti aslına bakarsam. Hoşlanmadığım, sinirli olduğum bir hafta geçirdim ancak bana öğrettikleri de oldu. Bu nedenle kendimi şanslı hissediyorum. Gözlemlediklerimden ve öğrendiklerimden ders çıkartarak kendimi ona göre davranır hale getirmeye çalışacağım.

Öncelikle çok çeşitli insanlar tanıyınca, herkesin benim gibi olmadığını öğreniyorum. İş hayatında, ne kadar çok insanla diyalog kurarsam sanırım yeni kalitesizlik profilleri ile karşılacağım. Karakterini oturtamamış insanların çalışma hayatında bulunmasının çok sakıncalı olduğunu öğrendim. İnsanların para için yapmayacakları şeyler olduğunu biliyorum ancak o kadar alışılmış ki, para mevzu bahis olmadığında bile karaktersizliklerini yüzsüzlükleri ile birleştirebiliyorlar.

Küçücük şeylerden medet umanlara sinir oluyorum. Üç kuruşun hesabını yapıyor derler ama öyle değil. Ben, para değerlidir miktarı ne kadar olursa olsun diyen bir adam olarak üç kuruşun hesabını yapıyorlar demem. Ancak üç kuruşun hesabını binbir dereden su getirecek şekilde önünüze koyarlarsa ve onun için hiç söylenemeyecek şeyleri söylerlerse ne dersiniz? Ben deli oluyorum. Ne insanlar varmış ya diyorum! Benim aklımın ucundan geçmeyecek şeyleri düşünen ve onlardan çıkar yaratmaya çalışan insanları da görmek sevindirici. Adımlarımı ona göre atmayı öğreniyorum.

Ancak en büyük hatam, her insanı kendim gibi görmem. Ve bu ülkede en büyük tehlike bu. İş hayatında buna daha çok dikkat etmem lazım. Yoksa yok olup giderim, bundan eminim. Özel hayatımda da böyle. İnsanları kendim gibi düşünüp, yaptıklarıma aynen karşılık almak istediğim için sorun oluyor. Anladım ki insanlara alıştıkları gibi davranmam gerekiyor. Sıradanlaşırsın diyen olursa da, önemli değil. Bir kere insana farklı yüzümü elbet gösteririm. Bu yüzü elinde tutmayı bilen kişiler için sorun yok. Beceremeyenler ise alıştıkları yolda yürümeye devam edecekler.

Sonuç olarak stresli ve gergin olan bu hafta pek hoş geçmedi. İşler şimdiye kadar hep güzel ve yolunda gidiyordu. Korkuyordum aslında, bu kadar iyi gitmesinde bir sorun var demiştim. Mükemmeliyetçisin derler bana ama ben mükemmele inanmam. Hayatta mükemmel bir şey yoktur. Bu nedenle her zaman kötü olanı iyiye götürmeye çalışıyorum. İnsanları öğrenip, ona göre davranarak devam etmem en doğrusu olacak.

18th Mart
2009
Yazar : Dincer

Yazılarımı okuyan dostlarım iyi bilirler ki, bu sayfada Aydın Bey hakkında pek olumlu şeyler yazmamışımdır. Genelde eleştirel yazılarımda Aydın Bey’in ismi geçmiştir. Ancak bu eleştiriler, Doğan Medya Grubu’nun yaptığı yayıncılığa ilişkin, medyanın haber temalı öğesini yok edip, magazinsel boyuta taşınması üzerine yapılmıştır. Doğan Grubu’nu kalitesinden yerle bir etmeye çalışmışımdır. Burada yerle bir etmek demek ise eleştiriler ile kendi çapımda ve fikrimde vurmaktır. Ancak son günlerde yaşanan gelişmelerin, yapılanların mantığı tartışılmalıdır. Ve bence üstünde çok düşünülmelidir. Sayın başbakanın yandaş medyacılar yakıştırılması çok iyi düşünülmelidir.

Şimdi başa dönelim. AKP hükümetinin ilk geldiği dönemde Doğan Grubu, iktidarın yanındaydı. Hükümette Aydın Bey’e yakındı. AKP iktidarı döneminde Aydın Bey’in en büyük rakibi Sabah Grubu’na el konulmuştu. 22 temmuz seçimlerinde, Doğan Grubu açık bir şekilde AKP hükümetini destekliyordu. Ancak işler AKP hükümetinin ikinci kez - tek başına iktidar olarak gelmesiyle değişti. Aydın Bey tarihindeki en büyük hatayı yapmış oldu. Çünkü çarklar ters dönmeye başladı. AKP hükümeti ilk başta desteklediği gruplarla ters düşmeye başladı. Bunun nedeni ise kendi yandaşlarının büyümeye başlaması oldu. Bunu hesaplayamayan Aydın Bey için, tarihi düşüş dönemi başlamış oldu.

Petrol Ofisi vergi skandalı ile başlayan furya, Doğan Grubu şirketleri üzerinde büyük baskı oluşturdu. Yabancı yatırımcının en çok tercih ettiği hisselerden olan Doğan Grubu şirketleri 2006 yılından sonra büyük düşüş ve hacim kaybı yaşadılar. Aydın Bey’in ticari faaliyetlerine getirildiği söylenen bürokrasi engelinden, bu gelişmelerden korkan yatırımcılar etkilendi. Yani hisseleri borsada işlem gören, halka açık bir hisse, binlerce küçük yatırımcısı olan, hükümet baskısı nedeniyle dip değerlere sürüklendi. Son 3 yılda, yabancıların sürekli portföy ağırlıklarını düşürdüğü hisselerin başını Doğan Grubu şirketleri çekti.

Şirket hisseleri 2006 yılında 3.50 TL seviyesindeyken, 0.45 TL seviyesine geriledi. Piyasa değeri 1.1 milyar $’a kadar düşen şirket, uluslararası alanda da itibar kaybediyor. Ve başbakan yandaş medya diyerek, Doğan Grubu kanallarını sürekli diline doluyor. İşte bu sırada, Aydın Bey’in en büyük rakibi, Turgay Ciner’in elinden alınan Atv-Sabah grubu Ahmet Çalık’a veriliyordu. Bununla beraber Tuncay Özkan’ın kurduğu ve hükümetin ciddi muhalefeti olan KanalTürk televizyonu ise Akın İpek tarafından satın alınıyordu.

Şimdi buyrun bu beyefendiler kimdir biraz inceleyelim. Öncelikle şunu söylemek istiyorum. İnceleme yaparken mali durum vb. gibi alanlara bakamadım ne yazık ki. Çünkü Türkiye’de son yıllarda büyük sıçrama kaydeden ve milyar dolarlık iş hacimlerine ulaşan Çalık Grubu’nun halka açık şirketi bulunmuyor. ( Nedenini siz tartışabilirsiniz. ) Bu nedenle neler yapmış onlara göz atalım. Çalık Grubu, tekstil sektöründe yatırımlarına başlayan ve çekirdek iş sahasını tekstil üzerine kuran bir şirket. Kriz döneminde ihracatla büyümeye devam eden ve 2007 yılında tekstildeki büyümesini tavan yaptıran bir şirket. Bunun yanına enerjiyi koyan ve enerji sektöründe dev atılımlar yapan bir şirket. Ve 2006 yılında elektrik dağıtım ihalelerine katılmaya başlayan şirket, enerji konusunda atılımları sürdürmüş. Bununla beraber petrol ve doğal gaz alanında atılıma geçmiş. Trans Anadolu Petrol Boru Hattı Projesi ve yankı uyandıran Ceyhan’da kurulan rafineri ve petrokimya tesisi grubun milyar dolarlık faaliyetleri kapsamındadır. Petrolden sonra doğal gaz alanında faaliyet göstermek isteyen grup, Bursa ve Kayseri doğal gaz ihalelerini kazanıp, şehir içi doğal gaz dağıtım işine başlamıştır. EPDK bu ihaleleri ilk kez 2003 yılında düzenlemiş ve lisans vermiştir. Grup 2007 yılında ise KayseriGaz  hisselerinin  tamamını Çalık Enerji bünyesine geçirmiştir. Bununla beraber adrese teslim borusuz doğal gaz sevkiyatı sağlayan sistemi Naturelgaz olarak Çalık Enerji bünyesinde hizmete sokmuş.

İnşaat, finans ve telekomünikasyon alanlarında da faaliyet gösteren grup, son bombasını Atv-Sabah Grubunu alarak patlattı. Turkuvaz Medya olarak faaliyete başlayan grup medya sektörüne de dahil oldu. Ve Türkiye’nin Kanal D’den sonra akla gelen markası Atv’yi satın alarak, Doğan Grubuna rakip oldu.

 

Gelelim Akın İpek’e. Aslında çoğunuz tanırsınız. Yıllardır davetiye denince ilk akla gelen marka Koza Davetiyedir. İşte Koza Davetiye ve İpek Matbaacılık şirketlerinin sahibi kendileri. Ciddi ve kaliteli bir eğitim almış Akın İpek, babasının kurduğu matbaa ve davetiye işini son yıllarda akıl almayacak kadar büyüttü. Davetiye işine devam ederken, en ciddi yatırımını Bergama Ovacık altın madenini alarak yaptı. 2005 yılında bu yatırımı yapan Akın İpek Türkiye’nin ilk altın madenine sahip şirket oldukları ile övünürken, başına ciddi dertler açıldı. Bergama’da siyanürle altın arama çalışmaları nedeniyle sayısız davalar açıldı. Siyanür liçi yöntemi ile çalışan altın madeninin işletilmesine ilişkin idari işlemler mahkemelerce defalarca iptal edildi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edildiğine dair kararlar verildi. Ancak "Kamu yararına olmadığına" ilişkin mahkeme kararlarına karşın, söz konusu altın madeni ve kimya tesisi,faaliyetlerine devam etti. Koza’nın hisseleri devraldığı Normandy şirketinin, bu hisseleri mahkeme kararlarından bıktığı ve yasal yolu bulup ocağı işletemediği üzerine Akın İpek’e sattığı konuşuldu. Ancak bütün mahkeme kararlarına rağmen, AİHM’nin aykırı raporuna rağmen, Koza Grubu’nun nasıl faaliyetlerine devam ettiği düşündürücüdür. Maden ocağının işletilmesiyle bir yıllık hedefin 180 milyon $ olduğu düşünülürse, Normandy şirketinin 40 milyon $’a bu maden ocağını neden sattığı da düşündürücüdür. Ve Koza Davetiye hisseleri borsada işlem gören bir şirket. Koza’nın bu maden ocağını alması ile büyük primler yapan hisseler, sayısız mahkeme ile baskıda kalmış ancak bu baskıları çok rahat aşarak 2 TL seviyelerinden 20 TL seviyelerine kadar gelmiştir. Bugün İPMAT ve KOZAA hisselerinin, piyasa değeri 500 milyon $ civarındadır.

Son dönemde Akın İpek, medya sektörüne de girmiş. Bugün gazetesini satın almıştır. Atv ile de ilgilenen ancak ondan vazgeçen İpek, AKP hükümetine muhalefeti ile bilinen KanalTürk TV’yi satın almıştır. Şimdilerde fısıltı gazetelerinde ise MHP’ye yakınlığı ile bilinen ATA Tv hisselerini de alacağı konuşuluyor.

 

Ben ticari faaliyetlerde, ülkedeki bazı ticari grupların işlerini inceledim. Son günlerde Aydın Bey aleyhine herkesin birşey söylediğini düşünürsek, bu yazının gerekli olduğunu düşündüm. Çünkü Doğan Grubu çoğu kişi tarafından sevilmez. Şimdi AKP karşı atak başlattı diye, inat yüzünden Doğan Grubu’nun yanında olanlar var. Bu yanlışa gelmemek gerektiğini düşünüyorum.

Düşünün; çok büyük karanlık bir salondasınız. Ve spotlar sadece bir kişinin üstünde. Işık, yalnız o kişiyi aydınlattığı için herkes onu görüyor. Ve karanlıkta güçlü bir ışık sadece o hedefe yönlendiği için, hep kirli çamaşırları gözüküyor. Ve büyük bir baskı altında bırakılıyor. Ancak o salonun ne kadar büyük olduğunu unutmayın. Karanlıkta, hedef bir kişi seçilirken, ışığın üzerlerine vurdurulmadığı ve adlarının geçmediği kişiler, karanlık olmasına rağmen yürümeye devam ediyor. Hatta koşuyorlar.

Aydın Bey üzerinden oynamak, Türkiye’nin en büyük iş adamlarından birisi olan kişiyi sayısız darbelerle vurmaya çalışmak, kanuni açıklamaları yüzde yüz doğru değilse, çok ayıp bir davranıştır. Aydın Bey, kendisi üzerinden bu muazzam ‘ İpek ‘ Yolunun kurulmasına izin verecek mi, onu bekleyip göreceğiz.

1st Mart
2009
Yazar : Dincer

Hayatımda bazı prensiplerim var. Herkesin elbette ki vardır ancak benim prensiplerim kural benzerliği taşımıyor. Hırsım, isteğim, azmim ve en önemlisi ‘ tutkum ‘ … Beni heyecanlandıran birşey olmazsa, tutkum o derece az olur. Tutkum az olunca çıkardığım işin kalitesi de az olur. Bu nedenle hayatım boyunca tutkuyla bağlandığım işler yapmak istiyorum. Ve bu ay başlayacağımız yeni işimizde, en büyük güvencem yine tutkum.

İş yapma azmimi o kadar etkiliyor ki, beynimin çalışma ritmi de doğru orantılı olarak etkileniyor. Kendimi verebiliyorsam akla gelmeyecek şeyleri düşünebilirim. Ancak işimi düşünürken, para aklımdan geçmez. Yani para kazanma fikri hep geri planda kalıyor. Finans ile ilgili bir adamdan çıkmayacak bir cümle belki ancak gerçek bu. Para tutkusu olmayan bir adamım. Bu nedenle iş yaparken aklım bölünmüyor. Çünkü ne zaman para akla gelirse, azim azalır ve hemen hayal kurulmaya başlanır. Bu da para kazanma şansını azaltır. Çalışmak başarıyı, başarı parayı getirir. Bu nedenle başarma tutkusu herşeye bedeldir.

Özel yaşamımda ise BMW tutkum vardır. Ancak çalışayım hemen BMW alayım gibi bir düşüncem asla yoktur. Arabaları gördüğüm zaman dahi mutlu olan bir manyağım :-) Beşiktaşlıyım… Neden vurguladım? Çünkü asillikten hoşlanıyorum. Asilliğin sembolü olarak BMW’yi görüyorum. Ve o arabaların içinde olmak, sürüş keyfini yaşamak benim için bir tutku.

Şimdi çalışayım, ileride paraya para demeyecek duruma geleceğim inancındaki insanları anlamıyorum ve o insanlarla çalışmayı da istemiyorum. Bu günlerde yeni iş kurduğumuz için, çalışacağımız insanlar oluyor haliyle. Bu nedenle paragrafın başındaki gibi bir cümle kurdum. Çalışacağımız insanları seçerken yaptıkları ile beraber, bu tarz özelliklerine dikkat ediyorum. Daha kimsin ki bu kadar seçici davranma lüksüne sahipsin diyenler olabilir. Ancak temel atılırken, sadece kaliteli çimentoya önem vermeniz ne derece doğrudur?

Hayatı yaşamayı seviyorum. Fazla zorlamadan ve içimden gelenleri yaparak yaşamayı… Ancak unutmadığım bir nokta var ki, içimden gelenleri yapabilmem için kendimi sürekli geliştirmem ve yenilemem gerekiyor. Bu sayede tutkumu içimde bastırmıyor ve açığa çıkararak yaptığım işlere katkı sağlamasını başarıyorum.

26th Şubat
2009
Yazar : Dincer

Ekonomistler çok sık siyaset konuşmaya başladılar ancak ben bundan pek feyz alan bir adam değilim. Yerel seçimler ile ilgili ilk ve son yazımı yazacağım. Onu yazarken ise yönetim prensibini ön planda tutacağım.

Partilerin, mevcut iktidarı yenmek için uğraş verdiği ve çıkardığı adayları yalnız bu amaçla seçtiği aşikar. Ben böyle bir düşünceye tamamen karşıyım. Hatta utanmasalar, bazı partiler birleşip tek aday gösterip seçimi kazanma savaşına gideceklerdi. Bu şekilde AKP’nin gücünü kabul ediyoruz diyeceklerdi ve sonunda seçimi ona rağmen kaybedecek olurlarsa güçlerini iyice düşüreceklerdi. Ve bu anlayışlarla, partiler büyükşehir adaylarını açıkladılar.

İstanbul ve Ankara bazlı değerlendirmek istiyorum. Öncelikle İstanbul’dan başlayalım ki bana çok komik geliyor. Kadir Topbaş’ın karşısında rakip olarak çıkartılan, Kemal Kılıçdaroğlu hangi İstanbullu’nun hayalindeki başkan olabilir onu düşünüyorum! Burada Kadir Topbaş’ı savunduğum ve takdir ettiğim için söylemiyorum, bunu hemen belirteyim. Sayın Kılıçdaroğlu, gayet başarılı bir müfettiş ve denetici olabilir. Yolsuzlukları açığa çıkarmak, yapılan usulsüz uygulamaları belgeleri ile göstermek konusunda oldukça başarılı bir vekil. Ancak gelip görelim ki nasıl bir yönetici? Asıl soru nasıl bir lider? Ben bu soruları kendime sorduğumda, Kadir Topbaş ile o konularda yarışamayacak bir kişi demekten kendimi alıkoyamıyorum. Açıkcası ben hizmet beklerim. Yani, insanların yaptıkları yolsuzlukları sürekli konuşarak seçim kazanmak nasıl bir mantıktır anlayamadım. Şimdi bir de mantıklı düşünmek gerekiyor, yöneteceğiniz şehir İstanbul. Dünyanın birçok ülkesinden fazla nüfusu olan ve büyük bir şehir. Bu şehri yönetmek için liderlik vasfına sahip olmak gerekiyor. Ve ne yazık ki Kemal Kılıçdaroğlu benim görüşüme göre, bu vasıflara pek sahip değil. Ucuz ev tutmak için taşındığı semt, haberlerde hep o tarz şeylerle görülmesi, tabirim için özür dilerim ama fakir edebiyatı yapması benim Kılıçdaroğlu hakkındaki görüşlerimi doğruluyor sanırım.

Kadir Topbaş’ın ilginç bir cümlesi dikkatimi çekmişti. ” Onlar bir iş yaparken, yok imar yasasına yok şu yasaya uygun mu diye uğraşıp işi kaçırırlar.” Bazen öyle bir an gelir ki çok kısa süre içinde karar vermek durumunda kalırsınız. Ve risk almaktan korkup, ya bu bazı şartlara uygun değilse diye titrerseniz, yapacağınız işler azalır. Ben buna katılıyorum. Lider ve yöneticiler bazen böyle kararlar vermek zorundalardır. Ya bu böyleyse, ya şu şöyleyse diye içi içini yiyen kişiler karar veremezler. Ve genelde müfettiş kimliğinden gelen insanlarda bu duygu yerleşmiştir. Ve son söz olarak, bu kimlikteki kişilerin büyük metropoller dahil olmak üzere büyük işletmeleri yönetebileceklerine inanmıyorum.

Bir de AKP cephesi için değerlendireyim. İstanbul başkanlığı çok önemli ve stratejik bir görev. Partiler açısından da böyle çünkü partiye lider olmak için İstanbul’da görev yapmış kişiler bir tehdit. Sayın Topbaş’da lider özelliği olsa bile daha büyük bir siyasi arzu yok gibi. Sayın başbakan bunu görmüş olacak ki ikinci dönemde de Kadir Topbaş’ı aday gösterdi. Hatırlarsanız, Ali Müfit Gürtuna’da daha fazla siyasi heves olduğunu gören başbakan, kendisini aday göstermeyip Kadir Topbaş’ı aday olarak sunmuştu. Kısacası yerel seçimlerde her türlü yönetim anlayışı işliyor.

Gelelim Ankara’ya. Burada gayet kısa konuşacağım. Melih Gökçek’in tekrar aday gösterilmesinin altında yatan neden çok tartışılabilir. Ancak Gökçek’e karşı CHP’nin aday gösterimini doğru bulmuyorum. Murat Karayalçın’a herkesin oy vermeyeceğini düşünüyorum. Ve hatta bu şehirde, MHP adayı eski Beypazarı Belediye Başkanı Mansur Yavaş Bey’in daha fazla oy alabileceğini düşünüyorum.

Büyükşehirlerde stratejik hamleler rakip partiler tarafından başarılı atılmamış bana göre. İşte burada da büyük yönetim yanlışı var. CHP lideri her zaman olduğu gibi, yerel seçimlerde de yönetimsizlik gösterip mevcut iktidarın ekmeğine yağ sürdü. Çarşaf diye diye, asıl çarşafı kendi partisine sempati duyan insanlara giydirdi. Şimdi kendisi bu görevden ayrılmadan, o çarşafı çıkarmaya çoğu CHP’linin niyeti yok. Bu şekilde giderse mevcut iktidar güçlenmeye devam edecektir.

25th Ocak
2009
Yazar : Dincer

Kendime bir yol çizdiğimde oldukça küçüktüm. Ama ne yapmak istediğimi bildiğim için hep o yolun gerektirdiği izde yürüdüm. Belli yaşlarda yapmam gerekenleri, daha sonra yapamayacağım için, o yaşın gerekliliklerinden ödün vermeden yaşadım. Ancak bunları yaparken araya bazı şeyleri sıkıştırmayı ihmal etmedim. İnsanlara çok komik gelecek ama hikayem başarı kazandıktan sonra senaryoya dönüşen hikayelerden değil. Çok sayıda şahidi olan durumlar var. Mesela finansal piyasalara başlangıç zamanımın anadolu lisesi sınavı dönemi olması gibi. ( bizim zamanımızda ilkokul 5′den sonra giriyorduk o sınava.) Sınava çalışmak için rapor almış evde otururken, ev telefonu çalar ve arayan kişilere borsa, hisse senetleri, döviz vb ile ilgili bilgi verirdim. Önsezim o kadar güçlü ki, o dönemde bir hisse senedi seçmiş ve onu takip ediyorum diyerek paylaşmıştım. O hisse 2 haftada %40′a yakın getiri sağlayınca şansım ünlenmeme neden olmuştu.(!)

Benim iş dünyasına gireceğim ve ekonomi ile ilgileneceğim beni tanıyan herkesin bildiği birşeydi aslında. Sadece yılların akıp geçmesine ve basamakları çıkmaya ihtiyacım vardı. Tabi basamakları çıkarken sadece adım atmanın yeterli olmayacağını biliyordum. Kapasitemi zorlayarak ve beynime aşırı yük bindirerek daha fazla şey öğrenmeye ve yapmaya çalıştım. Hayal dünyam o kadar geniş ki, önce kafamda canlandırıp sonra gerçek olması için elimden ne geliyorsa yapmaya başladım.

Bir insan için sorumluluk almanın ve kendine güvenmenin küçük yaşlarda ortaya çıkacağına inanıyorum. Bunu bana sağlayan aileme o kadar şey borçluyum ki, ilerleyen yıllarda ne kadar para kazanısam kazanayım bu borcu ödeyemem onlara. Aile portföyü üzerinden işlemler yaparken, 14-15′li yaşlarda talimatları ben veriyordum. Yapılacak işlem konusunda karar tam bende olmasa da, o işlem talimatını telefonla ben yapıyordum. Bankada işlemlerimizi yapan bayanla iletişime geçip, beni sesimden tanıyarak Dinçer Bey diyerek konuşmaya başlaması 14 yaşındaki bir kişi için ne demektir bunu tahmin edebilirsiniz. (O zamanlar Tütünbank-Yaşarbank vb ile çalışıyorduk. Benim yaşımdakilerin çoğu bankaları öğrenmeye başladıklarında, o bankalar kapanmıştı.) Bu tarz şeylere alışmıştım ve kendimi o yaşta dikkate alınır bir kişi olarak görüyor ve güvenim artıyordu. Ağabeyim sevgili Türker Keskinpala, üniversiteyi bitirmiş Amerika’ya yüksek lisans için gitmişti. Onun yanına gitmek istiyordum. Lise 1. sınıfa yeni başlamışken bu isteğimi gerçekleştirmek istedim. Kendime olan güvenime tavan yaptıracak günler başlıyordu. Önce vize olayı ile başladı. Ankara’ya gidip, konsoloslukta bekleyip ( o zaman randevu sistemi yoktu tabi ) derdimi oradakilere anlatıp günübirlik seyahat sonrası 5 yıllık ABD vizemi alıp evime dönüyordum. Sonrasında bilet işlemlerimde hangi hava yolu daha hesaplı olur diye araştırmalar, Delta ve Lufthansa’nın hangi şehirlere uğrayacağını öğrenmeler sonunda THY’nın en iyisi olacağına karar verme aşaması derken, gidiş zamanı gelmişti. Isparta’dan gece otobüse binip İstanbul’a inmek, bir gece orada yatıp ertesi sabah İstanbul-Chicago seferini yapmak… 15 yaşında bir genç olarak tek başıma…

Hadi direkt Chicago’ya inecek olsam problem değil. Orada terminal değiştirip yurtiçi bölümüne gitmek, yani aktarma yapmak durumu vardı. Ne cesaretim varsa gitmişim. Ama bunu yaparken en önemlisi ailemin bütün masraflarımı karşılayıp, sadece dikkatli ol demesi bana öyle güç vermişti ki, kendime güvenimin tavan yaptığı günleri yaşadım. Olgunluğa kendi tutumum ve yetişme tarzım çabuk ulaşmamı sağladı. Bu sayede sorumluluk bilincim erken gelişti. Sorumluluk almaktan asla kaçmadım hala kaçmam. Bir karar vermenin altında ezileceğim korkusuyla hareket etmekten çekinmem. İşte bunların altında yatan hazırlık aşamaları bunlar.

Peki bunları neden anlattım? O kadar genç yaştayım ki ( önümüzdeki haftalarda 24 yaşıma gireceğim ) şimdiye kadar aldığım risklerin önemini kriz döneminde daha iyi anlıyorum. Aile portföyünü sadece işlem talimatı vermeden çıkarıp, tam kararı verme dönemim 18 yaşımdan sonra oldu. 5 yıldır portfoyü yönetiyorum. Babamın söylediği, ‘ parayı kaybetmenin ne demek olduğunu kendi canın yanmadan anlamazsın ve ancak kendi paranı kaybettiğinde bu tecrübeyi kazanırsın ‘ sözünü hatırlarım hep. Yaptığım işlemleren bazen para kazanırız bazen kaybederiz. Ancak önemli olan kendine sürekli birşey katarak, tecrübe kazanmak. Ailemin kendi hayatlarından arttırarak biriktirdiği ve bizim gelecekteki güvencemiz olan paraları yönetmek… O yaşlarda alınabilecek en büyük risk ve sorumluluk. Bunun altından kalktığım için mutluyum. Ancak en büyük mutluluğum bana bu güveni, sorumluluk anlayışını ve risk alma özgürlüğünü veren bir aileye sahip olmam.

Blogum sayesinde beni tanıyan ve takip eden kesim arttı. Burada paylaştıklarımdan nelerle ilgilendiğimi ve farkımın ne olduğunu görüyorsunuz. 23 yaşını bitirmek üzere olan bir insan, bunları sağdan soldan okuyup yazıyor diyenler varsa, hayatta bazı şeylere nasıl geliniyor onu görmesini istedim. Şimdi ise kriz döneminde çok daha büyük bir risk alıyorum. Tamamen sorumluluğu üzerime alarak, ailemin desteği ve bu işlerde hep beraber olduğum amcamın ortaklığıyla yeni bir şirket kurmaya önayak oluyorum. Bir süredir yoğun olarak çalışıyorum ve proje planlamasını tamamlamanın verdiği moralle bu yazıyı yazıyorum. Arkamda ne iş yapacağımızı benden öğrenen, bana güvenip sermaye koyan, tabir-i caizse parasını bana olan güvene yatıran insanları taşıyorum.

Allah izin verirse, bu işten alnımın akıyla çıkıp başarılı bir işletme olacağımız inancını taşıyorum. Kriz döneminde kendime yatırım yapacağım dedim en başından beri. Ancak ben kendime yatırımı yıllardır yapmaya çalıştım. Şimdi ise farklı alanlara yatırım yapma zamanı geldi. Sorumluluğum ve aldığım risk şimdi çok daha fazla. Gözüm kara olarak almadım tabi bu riski. Her türlü araştırmayı yapıp, en iyi şartları sağlamaya çalışarak, inançla verdiğim bir karar…

Risk almak ne demek bunu çok iyi biliyorum. Riski yönetmeyi öğrendiğim gibi. Umarım tanrı bana yardımını yine esirgemez. Artık ben değil, biz varız çünkü. Benim aldığım risk ve sorumlulukla, bana inanan insanların oluşturduğu bize yardım edecek misin tanrım?

21st Ocak
2009
Yazar : Dincer

Amerika için dün yeni bir tarih yazıldı. Amerikan tarihinde ilk kez siyahi bir lider, başkanlık koltuğuna oturdu. Beyaz Saray’daki tarihi yemin töreni görülmeye değerdi. Uzatmadan yeni başkan hayırlı uğurlu olsun diyeyim.

Dün yaşanan tek tarihi olay bu değildi. Dow Jones endeksi, bir başkanlık el değişimi gününde tarihinin en büyük düşüşünü yaşadı. Dow tarihte daha önce, başkanın koltuğa oturduğu gün bu kadar düşüş göstermemiş. Gerçi her başkanlık değişiminde ( 1932 yılında Roosevelt’in ikinci dönemi hariç ) Dow endeksi aşağı yönlü hareket izlemiş.. Ancak bu kadar büyük bir düşüşü görmemiş.

Obama’nın koltuğa oturmasıyla balayı havası yaşanacağına inanıyorum. Bu görüşüm hala sürüyor. Fakat bazı hayalperest para avcıları bu beklentiyi geçen haftalarda fazlasıyla satın alarak, piyasaların hızla şişmesini sağladılar. Obama’nın elinde sihirli değnek varmış gibi göstermeye çalıştılar. Buna karşın Obama geçen günlerde yaptığı açıklamada, ekonomide kimse mucize beklemesin, iki yıldan önce düzlüğe çıkmamız imkansız dedi. Yani gerçekleri söyledi ve piyasa bundan hoşlanmadı. Ama işin gerçeği bu. İşsizlik rakamları korkutucu boyuta gidiyor, bankaların karları tarihi düşüşler sergiliyor, reel sektörde durgunluk hızlanıyor… Bunların önüne geçmek için çalışılması gereken yerde, piyasaya pembe tablo çizmenin anlamı yok elbette.

Şimdi yeni başkana sorulan soru, ekonomiyi nasıl düzelteceği yönünde. Obama’nın kendine güvenen, ne yapacağını bilen ve olayın özünü kavramış bir hali var. İşte bu güvenin gerektiği yerde önemli bir koz. İnsanlar eski başkan Bush’un birşey yapamayacağından emin, güvensizliği arttırmışlardı. Eğer yeni başkan piyasada güveni sağlarsa 2009 yılı beklenenden daha iyi geçer. Alınacak önlemler kısa vadeli piyasaları ayakta tutucu olmalı ancak özü ise uzun vadeli sağlıklı bir yapıya kavuşturucu olmasıdır. Bu nedenle yeni heyetin işi oldukça zor. Obama yeni bir kan olmasına rağmen, seçtiği ekonomik kurul tecrübeli ve eski isimler. Bu ortamda tecrübeden faydalanmakta elbette önemli.

Bankacılık sektörüne ilişkin kaygıların, bilançoların açıklanmasının ardından yeniden arttığını düşünürsek, yeni başkanın farkına varması gereken olay piyasanın likiditeden çok güvene ihtiyacı olduğu yönünde. Piyasaya bu güveni verebilirse, işi kolaylaşır. Yapacaklarını zamanla yaparken, piyasadanın şiddetli sarsıntılar yaşamasını engeller. Kendi adıma Obama’da kendine güvenin ve zekanın olduğuna inanıyorum. Umarım yanılmam.

Son olarak anlamadığım birşey var. Obama neden bu kadar kahraman gibi karşılandı ve o coşku neden o kadar yüksekti anlayamadım. Amerikan halkı kriz olduğu için mi yeni bir lidere sarılma ihtiyacı hissetti yoksa Bush’tan nefret edip değişime muhtaç kaldıklar için mi? Ya da sadece siyahi bir liderin ilk kez koltuğa oturması mı bu değişimin özü? Ben pek karar veremedim.

11th Ocak
2009
Yazar : Dincer

En güzel deniz :
henüz gidilmemiş olanıdır…
En güzel çocuk :
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz :
henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
henüz söylememiş olduğum sözdür…

Nazım Hikmet… Birçok şiirinin dizeleri aklımda olan tek şair. Hep derim, 70′li yıllarda yaşasam hayatım karakollarda geçebilirdi. Bağlı bulunduğum mezhep, cemaat vb. şeyler olduğu, aşırı bir siyasi görüşüm bulunduğu için değil. Sevdiğim, tutkumu açığa çıkaran ve okurken keyif aldığım yayınlar o dönemde suç unsuru sayıldığı için. Düşüncelerimi açıkca, çekinmeden söyleyebildiğim için pek sağlıklı bir hayat süremezdim diye düşünüyorum.

İşte bu tutkulardan birisi de Nazım Hikmet. 10 Ocak itibariyle Nazım Hikmet Ran resmen Türk vatandaşı sayıldı! Türk toplumunda anlaşılamayan, yargılanan, hapis yatan insan. Özgürlük istemi farklı algılandı, farklı sıfatlar takıldı. Mezarı Rusya’ya gömüldü. Komunizmin kalesine(!) mi layık görüldü?

Şimdi, seçimler öncesi Nazım Hikmet’in Türk vatandaşlığı resmi gazetede yayımlandı. Bu siyasi malzeme mi, iktidarın İzmir’i alma çalışmaları mı bilinmez. Ancak Nazım Hikmet’i siyasi malzeme yapmak ayıpların en büyüğüdür. Hep siyasi olayların gölgesinde kalmış belki adı. Nazım okuyucuları nezarethanelerde geçirmiş ömürlerini. Ancak özgürlüğü ve Nazım Hikmet’i anlayanlar, bu oyuna gelmeyeceklerdir eminim.

Nazım Hikmet sevenler, mezarı nerede olursa olsun, vatandaşlığı ne olarak gösterilse gösterilsin, hep kendinden saymıştır.

"Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani."

Şimdi resmen Türk vatandaşı sayılıyor, mezarı da belki gelecek Türkiye’ye. Peki Nazım Hikmet sevenler için ne değişecek?

O Anadolu insanın çınarı zaten. Onun tepesindeki çınar, onun sevenleri. Yani istediği çınarın gölgesinde yatıyor Nazım Hikmet. Taş kalpli insanlara onun mezarını yapmasına izin vermeyen özgürlükçü çınarların…

8th Ocak
2009
Yazar : Dincer

Bu sayfada kimseye eleştiri getirmekten çekinmedim. Çünkü hep düşündüğümü araştırmalar ve incelemeler sonucunda açıkca paylaştım. Hakaret sınırlarına varmadan adam gibi söyledim sözlerimi. Çekindiğim birşey olmadan…

Medya sektörüne girebileceğimi söylüyor çoğu kişi, Türkiye’de medya devi olan kişi ise Aydın Doğan. Ben, kendisi hakkında sayısız yazı yazdım bu sayfada. Gün gelir onun şirketinde çalışmak durumunda kalırsam ne olacak diye düşünmeden. Yalakalık yaparak iş kovalayacak bir adam değilim.( Gerçi BDDK başkanı ile ilgili bir yazıma, uzaktan yakından hiçbir ilgim olmayacağı halde, bazı kişiler, YAĞCILIK olarak yorum yaptıysa da.) Bildiğimi ve düşündüğümü adam gibi söylerim, sonunda buna işim düşerse kaygısı yaşamadan. Aynı şekilde adını söylemek istemediğim kişi hakkında da yazılar yazdım. Orada da hakaret yoktu. Gerçi orada hakaret olmasına gerek yok. Sitem kapatılabilir. Ondan da çekinmedim.

Bunların sonucunda aklımda canlanan yalnız birşey var. O da kayıtsız şartsız bağlı olduğum ve inandığım adamın sözleri ;

Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Gençliğe hitabeden bu paragraf zihnimde canlanıyor. Siz korkarak oturun, bana dokunmasınlar ve ne olursa olsun… Ama sizin üzerinize oturduğunuz Cumhuriyet, sizin zihninize çok fazla! Cesaret nedir bilir misiniz? Cesaret, tehlike anında akıl ve zekanın kullanılmasıdır (Eflatun). Genç cesareti veya deli cesaretine ihtiyacımız yok. Aklı başında ve zeki adamların bilge cesaretine ihtiyacımız var. Bildiğini, düşündüğünü, aklının erdiğini mantıkla söyleyecek adamlara ihtiyaç var. Susarak, binbir zorlukla ve savaşla kurulmuş laik Türkiye Cumhuriyeti üzerine serilmiş aylaklara ihtiyacımız yok.

Benim asıl ilgi alanım ekonomi. Yazıyı oraya bağlayacağım. Artık yeter deyişim bu yüzdendir. Ülkeyi batırmak mı istiyorsunuz diye bağıracağım artık. İnsanlar geleceği pek göremiyor. Olanlar karşısında önceden akıl erdiremiyor. Olup bittikten sonra ahkam kesiyor. Beni okuyanlar bilir, önceden bazı şeylere karşı bildirimlerim nasıl. İşte şimdi bir yenisini daha tekrarlıyorum.

Ekonomi inanılmaz zor bir dönemden geçerken, bugün sanayi üretimi rakamı 2001′den bu yana en düşük seviyesine gerilemişken, global krizin faturası bize çok yansıyacakken, kriz tüm dünyada boy gösterirken çekin elinizi artık başka işlerden. Siyasi gerilimi bir kez daha ön plana getirecek adımları ortaya atmayın. Bunu kaldıramayız! Piyasalar iki gündür bu etkiyi pek hissetmedi. Ancak Genelkurmay acil toplantıları, yargı organları yetkililerin toplantıları ile bu işler daha büyüyüp iş genişlerse, yeni bir siyasi gerilim allak bullak eder. Ve tekrarlıyorum, Türkiye bunu artık kaldıramaz. Elimizde kriz döneminde gelişmekte olan bir ülke olarak büyüme ve fırsata çevirme şansı varken, bunu batırmayın. Siz gelip geçicisiniz, geçerken bazı ideolojileri ülkeye getireyim derken, ülkeyi batırmayın! En azından bu ülkede yıllardır sıkıntı çeken ve geleceğe belirsiz başlayan gençleri düşünün. Siyasi gerilim eğer dünkü olay şiddetini önümüzdeki günlerde arttırsa, piyasalara etki edecektir. Bunu aklımıza şuan getirmek istemedik. Ancak bu risk benim gözümde canlanmaya başladı. Umarım sizin gözünüzde de canlanmıştır. Buna engel olmak ve ekonominin geleceği çok karanlık gözüküyorken, ortaya türban sorunu ile başlayan gerilim gibi, yeni bir siyasi gerilim sokmayın.

Bu demek değildir ki suçlu varsa cezasını çekmesin. Suçlular elbet cezalandırılmalı. İnanıyorum ki bu ülkede birçok faili meçhul cinayette, Susurluk olayı gibi olaylarda farklı durumlar var. Bunları açığa çıkarırsanız teşekkür edilir. Ancak inandığınız bazı kişilerin ideolojik düşüncelerini kabul ettirmek için yargı adamlarını ve bazı askerlerin adlarını ön plana atıp, işi faili meçhul cinayetler ve çetelerden çıkarıp, laikliğe olan inançları karşısında koruma psikolojisi ile hareket eden adamları hukuk var diyerek gözaltına almaya başlarsanız, burada düşünmek gerekir. Olay çeteler, cinayetler ve bazı olaylar mı, yoksa bu ülkenin rejimini korumaya yönelik hareket eden insanları devre dışı bırakıp, kendi ideolojinizi oturtmaya çalışma hareketi mi? Bunu iyi düşünmek gerekli.

Umarım herkes ne yaptığını biliyordur. Ben sadece düşüncemi söyleyebilirim. Çok bilgi sahibi olmadığım konularda ahkam kesemem. Ama iş ekonomiye gelirse orada duralım. Batırmayın ülkeyi. Şimdi sadaka nedir bilmiyoruz ama ileride siz onu verecek kaynağı bulamayınca, siz de ne olduğunu hatırlayamazsınız. İnsanların cebine para girmemeye başlayınca siz kalmazsınız. Ekonomi basit gibi görülse de, birçok olumsuz durumun cereyanıdır.

Kendi adıma, kendi düşüncelerimle yazdım. Ve sonunda çok rica ediyorum. Lütfen gelecek nesilleri düşünün!

5th Ocak
2009
Yazar : Dincer

Çok konuşulan film Issız Adam’ı izledim sonunda. Filmin son sahnelerinde bu yazıyı yazmaya karar verdim. Üç paragrafa ayırarak kişisel görüşlerimi aktaracağım.

İlk olarak erkekler… Bir erkek romantizmin ne olduğunu bilmiyorsa, bunu karşısına çıkacak ve aşık olduğunu sandığı kadınla öğrenecekse, bu ayaklarının üstünde durmayan bir erkeğin imajı olur. Hayatını değiştirecek kadını bulmadan önce, sorumluluk almaktan kaçarak kadınları tavlama yolunu seçip istediklerini elde ettikten sonra onlardan ayrılma yoluna gitmeleri ne kadar kabul edilebilir? Daha net konuşayım. Hayatınızın belli bölümünde zamanınızı ve ihtiyaçlarınızı geçirmek için hoşunuza giden kadınları kullanacaksınız… Filmde de geçtiği gibi klasik tavlama yöntemleri ve daha sonrasında kırmayacak şekilde veda konuşmaları yapacaksınız. Bu döngüyü sürdürüp gideceksiniz. İçinizde sorumluluk alamayacak, isteklerini hayvani duygulara dönüştürmüş bir canavar yaratacaksınız, sonrasında o canavarın romantik bir prense dönüşmesini bekleyeceksiniz. Kurbağa prens hikayesini uygulayacaksınız. Bu ne kadar uzun ve sağlıklı olabilir acaba? Hayatınızın kadını gelecek ve aşık olacaksınız. O kadınla beraber hayatı, aşkı keşfedeceksiniz. Bir anda romantik bir prense dönüşeceksiniz. Yıllardır değer vermediğiniz ve kullanıp atılacak bir gözle baktığınız kadınlardan olan bir kişiye insan gibi davranacaksınız. Romantizm kelimesini ağzınıza alıp, romantikliğin getirdiği şeyleri yapacaksınız. Ne kadar karmaşık geldi değil mi? Romantizm denen şey insanın içinde ve ruhunda olan birşeydir. Hayvani duygulardan arındırılmış gerçek zevk, kadınların ruhunu okşayarak verilir. Ruhu okşamak için çok az bile olsa oluşacak romantizm işe yarayabilir. Ama esas olan kadınların değerli olduğunu anlamak değil midir? Ortak özne kadın… Aşık olduğunuz kişi de bir kadın, yatıp sabahında unutmak istediğiniz de… O zaman nasıl olurda aşktan söz edebilirsiniz? Ben bunu kabul edemiyorum. Kadına değer vermeyen insan aşık olduğu kadınla ilişkiyi beceremez. Senden önceki ben buydum diyen erkeğin, senden sonrasını düşünebilmesi imkansızdır. Çünkü onun kendine güveni yoktur. Aşkı, romantizmi, sevmeyi hayatının kadınında bulduysa o kadınla geleceği kuşkuludur. Alışmamıştır bir kere. Değer vermeye, davranışlara, hayatını paylaşmaya… Kendini keşfedememiş bir erkeğe, bir kadın yardımcı oluyorsa o erkeğin geleceği zordur. Bir yerde kaçma noktasına gelir. Dayanamaz, yapamaz, fazla gelir. Sonunda korkar ve gider. Aşkı bulmuş olabilir, kadınlara o günden sonra değer vermiş olabilir, başkasını hayatına sokamayacak duruma gelmiş olabilir. Ama yine de yapamaz. Psikolojisi, benliği buna izin vermez. Zamana ihtiyaç duyar ve bu zaman içerisinde bu duruma alışmak için kendi başına kalmak ister. Filmde olduğu gibi, bu tip adamlar çok vardır. Lakin bence bunlar ıssız değil, zavallı adamlardır.

Sonrasında kadınlar… Hayatlarında hep doğru erkek bulma telaşı vardır. Önceleri bir erkeğe güvenmişler ve hata yaptıklarını anlamışlardır. Sonrasında ise atılacak adımlar dikkatli atılmaya çalışılmıştır. Erkeklerin söyledikleri yalanları ezbere bilirler. Ama bunları nasıl bildiklerini, karşısındaki erkek kabaca(!) ima edince yüzlerine kahve fırlatırlar. Aslında kadınlar ne istediklerini bilmiyorlar. Onların istediği romantik, duygusal bir erkek ve güzel bir ilişki. Diğer kriterlerden bahsetmiyorum çünkü yaşadıkları ilişkiler sonrasında kriterlerin sayılarını azaltarak, bari şöyle olsun diyorlar. Romantik olsun derler, ne yapmasını istersin diye sorduklarında cevap veremezler. Çünkü kadınlar da romantizmin ne olduğunu bilmezler. Bakkalda satılıp, yanına alabileceğiniz birşey değildir romantizm. Erkekler de eve gelirken bunu satın alıp getiremezler. Romantizm de karşılıklı hislerle oluşan ve genelde ruhun okşanması aşamasında erkeğin kadından etkilenip, tutkusunu kadınla paylaşması olmalıdır. Cümlesi bile zor geldi açıkcası. Bunu göremeyen kadınlar, bu kelimelerin anlamını unutup, sadece sıfatlara takılıp istemekle ömürlerini geçiriyorlar. Sonrasında genelde ilk paragrafta bahsedilen erkeklere aşık olarak, kendi ağlamaklı geçecek ömürlerini oluşturuyorlar. Bunlara ıssız kadın denebilir belki. Oluşturamadıkları istekleri ıssız yaşıyorlar.

Son olarak aşk… Yorumsuz ve çok özel. Hayattaki ilk lezzet önemlidir. İkinci lezzet hep ilk lezzeti takip ederek, ona göre şekillenir. İlk lezzet aşksa, hayatı onun üstüne kurarsanız tasarım harikası bir eser yaratırsınız.

Kadınlar ve erkekler paragrafını genelleme yapmadan, o tarz kişilerin varlığını düşünerek yazdım. Sadece kendi düşüncelerimi aktardım. Film ile ilgili birkaç satır yazmak gerekirse, filmin Anadolu şehirleri için pek uygun olmadığını düşünüyorum. Çünkü anlamaları zor olacaktır. İstanbul’da kendi ayakları üstünde duran güçlü kadınların görmüş olabileceği gerçekleri anlatan film, Anadolu’da 20 yaşında evlilk arayışına giren ve gördüğü erkek-kadın sayısı sayılı olan insanlara garip gelecektir. Ama aşk filmi olarak algılanırsa, önyargılı izlenmediği takdirde sonundaki muhteşem sahneleriyle gözyaşı dökülüp izlenecek bir film olabilir.

Özel kareleri, klasik Çağan dokunduruşları, dikkatli izleyenlerin göreceği ince noktaları ve gerçekten iyi performans gösteren oyuncuları ile kaliteli bir film. Kendi düşünme gücünüz yoksa ve atıp tutan bir tipseniz, vay Çağan’ın haline…

Son olarak son söz… Hayat Çağan Irmak filmi olsa, her karakterde oynamaya razı olurum. Seviyorum adamım seni :)

Previous
Next