İşte Öyle Bir Hayat

Yazar: Dincer / Nisan 19, 2009

Seçimlerimizle yaşarız bu hayatta. Aldığımız kararlar, yürümek istediğimiz yollar… Rahata ve zorluğa bu kararlarımız neden olur. Ben yaptığım seçimlerden mutsuz değilim. Oldukça bilinçli ve isteyerek aldım her kararımı.

Stresli, ne zaman ne olacağı belli olmayan, düzenli bir tatil hayatı süremeyecek ve kafası her zaman mutlaka meşgul olacak bir hayat seçtim. Aklıma hep yazlıkta yengemin benim için söylediği söz aklıma geliyor şu günlerde. ‘ Senin eşinin çekeceği var, laptopunu kırmak isteyecektir ‘ Şimdi artık bir de cep telefonu var gerçi, teknoloji geliştikçe benim evlenmem zorlaşacak : ) Neyse şaka bir yana, gerçekten garip bir hayat seçtim. Ama en önemlisi severek ve isteyerek yaşamasıdır insanın bence. Böyle yaşaması için ne olur diye düşünmeden istediğini seçmesidir. Bu nedenle sorun görmüyorum.

Ama… Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki, bunalıyorum. Blogumda o kısa süreli dönemler için içimi dökeceğim biricik yerim aslında. Her zaman makale yazacak olsam, işle ilgili şeyler yazacak olsam buranın blog olmayacağını düşünüyorum. Benden herşeyin bulunması gereken bir sayfa burası. O nedenle içimi döküp rahatlamalıyım.

Erken başladığım için kendi çapımda bir tecrübem olabilir. Tecrübenin zamanla kazanılan bir şey olmadığına inanıyorum. Belki hatalı bir düşünce bu. Ama hep kendi içinde bulunduğum ve uğraştığım işten örnek veriyorum. Finansal piyasalarda çalışan insanların, 10 yıl o sektörde çalışması ile kazanacağı tecrübe iş tecrübesi olabilir. Ancak o piyasada işlem yapmak ile başkasına adına yapılan işlemlere aracılık etmek çok farklı. Sorumluluk almadan sadece işlem yapmanın kazandıracağı tecrübe ile portföy sorumluluğu alarak işlem yapmanın getirdiği tecrübe çok farklı bence. 18 yaşımdan beri portföy yönetiyorum. Büyük zararlar etmenin ne demek olduğunu, paranın cebe girmeden kazanılmış olmadığını, büyük para kazanmanın ne demek olduğunu, karın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek… 6 yıldır süregelen bir şey.

Şimdi bir de yeni iş kurdum. İnsanların düşüncelerini anlayabiliyorum aslında. İş tecrübesi olmadan, bir yerde çalışmadan maceraya atılıyor… Kimine göre büyük hata. Geçtiğimiz yazdan beri çok insanla konuştum. Abim de dahil olmak üzere, çoğu insan bir işe girmemi ve işlerin nasıl yürüdüğünü görmemi istedi. Belki hata yaptım. Ama yine içimden gelen sesi dinledim. Bu yaşta gerçekten çok büyük bir risk aldım. Aileme de aldırdım. Üstümdeki sorumluluktan hiç korkmam. Çünkü finansal piyasalarda yatırım yaparken aldığım sorumluluk çok büyüktü. Dediğim gibi kar etmenin, zarar etmenin, geceleri stresli uyumanın, kafamda her zaman bir şey planlamanın ne demek olduğunu iyi biliyorum. Ve her işi ben bilemem. Mesela yönetim becerime, iletişim gücüme, insanları etkileme yetime çok güveniyorum. Finansal olarak bir şirketin nasıl idare edileceğini biraz biliyorum. Gerisi için muhasebicimizle çalışıyoruz. Ve ben bir işe girsem, tecrübe kazansam, kendi işimi kurduğumda her şeyi bilip yapamayacağım. Bu nedenle, alanlarında tecrübeli ve başarılı isimlerle beraber çalışmak için uğraşıyoruz. Yani işlerimizde ben yokum, kurulan-kurulacak ekiple beraber işi bilen insanlarla biz olacağız.

Borsalara oyun gözüyle bakanlar var. Borsa yatırımdır. Sermayenizle, şirketlere yatırım yapar ortak olursunuz. Şirketlerin durumlarına göre piyasada fiyatlandırma olur. Sizde yaptığınız bu yatırımlarla kar-zarar edersiniz. Ortak olduğunuz şirketin her türlü durumu sizin riskinizdir. Yıl sonunda durumunuzu hesaplarsınız. Ani fiyat düşüşleri ile panik yapmamayı öğrenirsiniz. Şirket kötü bir dönemden geçer, size de yansır. Kısacası aldığınız risk çok fazladır. Bir nevi yönetimdir. Hem de kendi varlığınızın yönetimi. Bunda kazanılacak tecrübeyi, başka yerde bulmanız çok zor. Bir şirkette hata yaptığınızda kovulursunuz. Ancak kendi varlığınızda yaptığınız yatırımda hata yaparsanız, kovulma gibi bir şansınız yoktur.

Neyse çok uzattım. Piyasalarda yatırım dışında bir de kendi işlerimiz var. Nasıl bir hayatım oldu siz düşünün artık : ) Gün içi piyasaları takip etmek, işlerimiz için projeler üretmek, çalışacak arkadaşları ayarlamak, onlarla işleri yapmaya çalışmak, organizasyonları-bağlantıları ayarlamaya çalışmak… Her şey istediğimiz gibi gitmiyor. Hayatta en zor şey insan çalıştırmak. Hele benim gibi durmadan üreten bir beyniniz, önce kafasında hayal ederek onun gerçek olması için zamana bakmadan çalışan bir yapınız varsa işiniz daha zor. Çünkü hayallerinizi gerçekleştirebilecek çalışmayı yapacak insan bulmak çok zor. Benim en büyük şansım, şu aşamada o insanları bulmuş olmam. Bizim en büyük şansımız o insanlar olacak bence.

Sonuç olarak siz ne dersiniz? Çoluk-çocuk halinle bu işlere kalkışılır mı yoksa arada böyle çok bunalsanda yola devam mı? İnsanları dinlemeyi çok severim. Hem de tam kulak vererek dinlerim. İş yaşamında kafamdakini değil, onların ki uygunsa o görüşleri uygulamayı severim. Ama kusura bakmayın, olay kendimle ilgili olunca, sizi dinlerim ama kendi bildiğimi uygulamaya devam ederim : )

Harika Bir Deneyimdi

Yazar: Dincer / Nisan 10, 2009

image001

Mart ayının ilk günlerinde posta kutuma düşen bu davet sonucunda oldukça şaşırdım. Rixos Hotel Premium sosyal medya aracılığı ile beni takip ettiğini söylüyor ve otellerinde ağırlamak istiyordu. Şaşkınlık yanında mutlulukta duyduğumu söylemeliyim. Sürekli takip ettiğim, bir şeyler öğrendiğim insanlarla beraber 4 gün geçirme fikri çok heyecan vericiydi. Sonuç olarak bu davete olumlu cevabımı bildirdim ve geçen hafta perşembe günü ile pazar günü arasını Rixos Hotel Premium Belek’te geçirdim.

Benim için en önemli yönlerinden bir tanesi katılan insanlarla tanışmak ve onlarla bir arada olmak oldu. İstanbul dışında bulunduğumdan dolayı ne yazık ki aktivitelerden uzak kalıyor ve o kişilerle bir araya gelemiyordum. Bu nedenle Rixos bana harika bir fırsat sundu. Kendimi oldukça şanslı hissettim. Ve orada bulunan, sıcakkanlılığı ile kendimi yabancı gibi hissetmememe neden olan herkese çok teşekkür ederim.

 

surprizzzzz

Birazda Rixos hakkında konuşalım. Önce şunu söylemeliyim ki Rixos’un özel davetlisi olarak gittiğim için bana farklı davranılacak sandım, tamamen yanıldım. Rixos’a üçüncü gidişim oldu ve ben bu özel davette bir fark göremedim. Aslına bakarsanız nasıl bir beklentim olacağını bilemedim ben. Yani daha önce gittiğim zaman verilen hizmetten sonra, ben buraya özel davetli olarak gitsem bu adamlar daha neler yapacaklar diye sormak durumunda kaldım. Cevabı bulamadım. Aklıma gelenler ise tamamen uçuk kaçık oldu :=)

Önceki gittiklerimde otelin restaurant & bar ‘lardan sorumlu müdürü olan kişi ile tanışmıştım otele ilk girdiğimizde. Telefon numarasını vermişti ve bir şey istediğimizde yardımcı olacağını söylemişti. A’la Carte restaurantlarda normalde rezervasyon önceki gün yapılması gerekir. Ancak bizim canımız o gün oraya gitmek istediğine öğlen karar verince, o kişiyi arayıp yer ayırılmasını rica etme şımarıklığını göstersek bile, akşam orada yerimiz hazırdı. Her gece odamızda yenilenen şarabın bize özel olduğunu sansakta, bunun meğer otelin uygulaması olduğunu bilmiyorduk. Animatörlerin telefonları da alınmıştı ve özellikle akşamları aktivitelerde otelin kadrolu elemanı haline gelebiliyorduk. Bu basit örnekler geçmişle ilgili akılda kalanlar. İnsanların sempatikliği, güler yüzlü olması ise bahse lüzum olmayan şeylerdi.

İşte ben bu tecrübe ile oraya gittim. İlk gecemizde Sevgili Eyüp Kaplan ile beraberdik yemekte. Çeşitli sorular soruldu ve Eyüp Bey samimi olarak yanıtladı. Ama ben Rixos’u çok şanslı hissettim o sırada. Çünkü Eyüp Bey söylediğine göre 6 yıl içinde bir kez tatil yapmış ve onda da geri çağırılmış. Ona rağmen hala çok heyecanlı ve işini büyük zevkle yapıyor. Bu her şirkete nasip olması istenen bir durum aslında diyerek bu araya açtığım parentezi kapatayım.

Gelelim ufak detaylara. Öncelikle Rixos Premium, 7 yıldızlı olarak tanıtılmasına rağmen öyle değilmiş. Yani Turizm Bakanlığında 7 yıldız diye bir kavram yokmuş. Basının lansmanda 7 yıldız söylemini kullanmasından kaynaklanan bir bilinirlikmiş. Eyüp Bey, Rixos’un amacının 10 sene sonra Türkiye’de otel deyince akla gelen ‘ Hilton ‘ markasının yerini ‘ Rixos ‘ un alması olarak özetledi. Rixos geçtiğimiz günlerde Sungate Port Royal Hotel’i 10 yıllığına kiralamış. Yani bünyelerine kısa sürede karar vererek bir hoteli daha katmışlar. Bununla beraber Dubai’de Rixos Ottoman Palace adıyla Dubai’nin en önemli proejelerinden birine sahipler.

Eyüp Bey’in dikkatimi çeken bir cümlesi, ‘ gittiğimiz her ülkeye Türk ve Osmanlı kültürünü götürmemizdir ‘ oldu. Bununla beraber gittikleri ülkelerde sahillere Türk Bayrağını mutlaka diktiklerini söyledi. Yani Rixos’un amacı marka olmakla beraber, dünyada özellikle Türkiye’de doğan marka olduğunu göstermekmiş. 

Evet… 4 günlük bu güzel organizasyonun benim için en önemli yanı başta dediğim gibi orada bulunan değerli insanlarla tanışmak ve bu harika deneyimi çok güzel bir otelde yaşamak oldu. Bu organizasyon için Rixos Hotel Premium’a teşekkür ederim.

Fark Var!

Yazar: Dincer / Nisan 7, 2009

Soğuk havalarda protokolü bekleyecek diye sıralanan çocukların ülkesi… Yüzlerine bakılmadan orada oldukları umursanmadan saatlerce bekletilen çocukların ülkesi… Fikirleri alınmadan, ellerini sıkmaya gerek görülmeyen gençlerin ülkesi… Altın iş gücü olarak görülen fakat toplumda değer görülmesine izin verilmeyen gençlerin ülkesi…

İşte bu ülkeye Amerika’nın yeni başkanı Obama geldi. Bana göre vücut dilini en iyi kullanan ve iletişim dili en yüksek başkan kendisi. İnsana güven veren ve kendisini dinleten bir ışığı var. İşte bu başkan bugün Türk gençleri ile buluştu. Soruları yanıtladı, el sıkıştı. Bu buluşmayı televizyondan canlı olarak izledim. Bu tutuma bayıldım. Obama’nın harika bir imaj çizdiğine, etkileşime önem verdiğine, en önemlisi insanlara değer verdiğine inandım.

24 saat dahi kalmadığı İstanbul’da programını gençlerle sohbete ayırabiliyor. Obama Türk gençleri ile buluşuyor. Kulağa harika geliyor. Ancak bazı Amerikan emperyalizmi ile insanları doldurmaya çalışan kişilerin söyledikleri de kulağıma geliyor bu arada. Öylesine bir düşmanlık yaratılmış ve insanlar kulaktan dolma bilgilerle ve çok fazla şey bilmeden buna bağlanmış ki, ne yaparlarsa yapsınlar kulp takılıyor. Öğrencilerin o toplantıda el-pençe divan durmalarına mı laf edilmiyor, toplantıda sorulan soruların kim tarafından sordurulup ne tarz sorular olduğu mu tartışılmıyor.

Tabi haklılar aslında. Bizim ülkemizde halka inmeyi, üç beş kuruşluk yardımları ulaştırmak olarak görüyorlar. Diyaloğa girmeyi ise bilmiyorlar. Şimdiye kadar hangi Türk lideri bir üniversiteye sadece öğrencilerle buluşup, onları dinlemeye gitti? Bu toplantı belki sadece imaj ve dikkat çekmek için yapıldı, sorular başkaları tarafından o gençlerin eline tutuşturuldu belki ne fark eder? Sonuç olarak böyle bir ortama girildi mi? O gençleri dinliyorum, söylediklerinize değer veriyorum diye bakan gözler görüldü mü? Bence olay budur. Müsamere çocuklarına benzitelen gençlerin duruşlarına getirelecek eleştiride, Türkiye’nin Amerika’ya karşı duruşu benzetmesi yapılabilir. Ama bence o duruş gençlerin şaşkınlığı ve saygısı olabilir ancak.

İzlediği politikalara, yaklaşımlara bir şey diyemem. Zaten çok yeni ve kimse net bilgiye sahip değildir. Ancak duruşu, ışığı, liderliği ile kendisine hayran olduğumu söylemeliyim. Bunu söylediğimde Amerikan hayranlığı olmakla yeniden suçlanacağımı bile bile… Ekonomistim, kapitalizme karşı gelmem. Bu nedenle Amerikan emperyalizminin kapitalist düşmanı sıfatı bile almışlığım vardır. Güler geçerim. Çünkü bunları söyleyen adamların tek bildiği ‘ Amerika, emperyalizm, kapitalizm ‘ kelimelerinin anlamlarıdır. Umarım o anlamları da biliyorlardır yani.

Halkı dolduruşa getirmek kolaydır. Çünkü halk bilinçsiz. Kendisi öğrenmeye ihtiyaç duymadığı için kulaktan dolma bilgilerle bilgiçlik taslamaya alışmış. Her şeyi onlar biliyordur eminim. Bu gençler böyle kullanılmaya devam edildikçe, eldeki altın iş gücüne ne demeliyiz bilmiyorum. Değer vermeyip, fikrine başvurmayıp, kenarda kullanıma hazır olarak tutmak ne mümkün?

 

Montofon inekleri yerli ineklerden 3 kat fazla süt verirmiş. Besiciler ellerinde montofon ineği varsa, altın besliyorlarmış hissine kapılıp her yerde bunu söylerlermiş. Ancak bu inekler güdülmesi ve beslenmesi en zor ineklermiş. Aynı zamanda hassaslarmış. Bu nedenle verim almak için ‘ altın besliyoruz ‘ demek yerine özenli bakım göstermek gerekirmiş. Bu bakımı gösteremeyen besiciler yıllarca bu ineklerden verim alamadan yaşarlarmış. Nasıl verim alınacağını bilmeyen her besici, montofon ineğine sahip olmanın şansını sadece dillerine kullandırırmış.

Blogküme Hareketi

Yazar: Dincer / Mart 30, 2009

Sitemde bir süredir ekranın sağ tarafında çeşitli bannerler görüyorsunuz. Bloglar arası destek şebekesi sloganıyla hayata geçirilen, uygulamaya dahil olan bloglar arasında reklamların döndüğü bir sistem… İşte bu sistemin adı Blogküme.

Uzun zamandır bu konu hakkında yazı yazayım diyordum ancak olmamıştı. Ta ki dün bir yazıyı okuyana kadar. Klasik Türk toplumu, baltalama ve çamur atma özelliğini durduramayacak gibi gözüküyor. Önce bu sistem ne işe yarayacak ondan bahsedeyim. Sahibi olduğunuz bloglara, bir kod ekliyorsunuz ve bu kod sayesinde, sayfamda gördüğünüz gibi diğer blogların bannerlarının yayınlanmasını sağlıyorsunuz. Kısaca reklamınız oluyor ve blog’unuzdan haberi olmayan kullanıcılara ulaşma şansı yakalıyorsunuz. Bir de Blogküme’nin internet sitesinde, yazılarınız yayınlanıyor. Böylece bloggerların daha fazla kişiye ulaşılması planlanıyor.

İşin mantığı bu. Siberkültür’den tanıdığım sevgili Eren Emre Kanal, Blogküme’ye beni davet ettiğinde düşünmeden kabul etmiştim. Birkaç blogger ile beraber uygulamanın başlangıç aşamasına dahil oldum. Yani henüz bir sitesi yokken, tanıtımı yapılmamışken, bizim bloglarımızda bu bannerlar dönmeye başlamıştı. Daha sonrasında ise Blogküme’nin tanıtımı yapılmaya başlandı ve sisteme dahil olan blogların sayısı artmaya başladı. Bu uygulamada Eren Emre ile beraber Baturalp Torun’un da bana yardımları oldu. Çünkü ben sadece bir bloggerım ve teknik işlerden anlamıyorum : )

Neyse… Dün haberdar olduğum ilginç bir yazı okudum. Evet linki paylaşmaktan çekinmedim çünkü o zihniyette insanların var olduğu ülkede yaşadığımızı görürsek, dünkü seçim sonuçlarının ne yazık ki pek anormal (!) olmadığını anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ve oradaki yorumları okuyunca, ben cevabı kendi köşemden vermek istedim. Çünkü biz, o yazıyı yazan arkadaşın nicki gibi ‘ silik ‘ insanlar değiliz. Söyleyeceklerimizi kendi köşelerimizden yazabilecek güce ve potansiyele sahibiz.

Öncelikle Eren Emre’ye teşekkür ederim. Böyle bir sistemi uygulamaya soktuğu için. Emek istenen bir iş ve bu emeği gösterdikleri için Baturalp’i de tebrik ederim. ( Ekipte olan herkesi ) O yazıyı yazan ve o yazıya yorumlarıyla katılan arkadaşlara bir şey söylemek istiyorum. Hiç merak etmesinler, Blogküme ailesi olarak paraları kırışıyoruz. Ancak bizim sahip olduğumuz para değer olarak o zihniyetin asla ulaşamayacağı cinsten. Bunu unutmasınlar. Ve biz o parayı alexa sırasına bakarak oluşturmaya çalışmıyoruz.

Bir şey yapmaya gücü olmayan ve sadece konuşmakla yetinen insanların olduğu bir ülkede yaşamanın zorluklarına, bizim gibi güçlü insanlar katlanmak zorunda. O nedenle pek umursamamak lazım. Bu yeni nesil internet teknolojisinin ( adına web 2.0 diyorlar ) uygulanmaya başlanması pek geçmişe dayanmıyor. Ancak bu uygulamaların eleştiricileri bile çoktan hizmet vermeye başlamış. İşte bunu seviyorum aslında. Mümkün olduğu kadar eleştirin beni de mümkünse. Siz eleştiri ile bir yere varamayacağınızı anlayana kadar, ben o eleştirilerle güçlenip sizin eleştiremeyeceğiniz noktalara geleceğim. Sizde öyle düşünüyor musunuz dostlar?

Büyük Hatam Ve Öğrendiklerim

Yazar: Dincer / Mart 20, 2009

Bu hafta benim açımdan ders niteliğinde geçti aslına bakarsam. Hoşlanmadığım, sinirli olduğum bir hafta geçirdim ancak bana öğrettikleri de oldu. Bu nedenle kendimi şanslı hissediyorum. Gözlemlediklerimden ve öğrendiklerimden ders çıkartarak kendimi ona göre davranır hale getirmeye çalışacağım.

Öncelikle çok çeşitli insanlar tanıyınca, herkesin benim gibi olmadığını öğreniyorum. İş hayatında, ne kadar çok insanla diyalog kurarsam sanırım yeni kalitesizlik profilleri ile karşılacağım. Karakterini oturtamamış insanların çalışma hayatında bulunmasının çok sakıncalı olduğunu öğrendim. İnsanların para için yapmayacakları şeyler olduğunu biliyorum ancak o kadar alışılmış ki, para mevzu bahis olmadığında bile karaktersizliklerini yüzsüzlükleri ile birleştirebiliyorlar.

Küçücük şeylerden medet umanlara sinir oluyorum. Üç kuruşun hesabını yapıyor derler ama öyle değil. Ben, para değerlidir miktarı ne kadar olursa olsun diyen bir adam olarak üç kuruşun hesabını yapıyorlar demem. Ancak üç kuruşun hesabını binbir dereden su getirecek şekilde önünüze koyarlarsa ve onun için hiç söylenemeyecek şeyleri söylerlerse ne dersiniz? Ben deli oluyorum. Ne insanlar varmış ya diyorum! Benim aklımın ucundan geçmeyecek şeyleri düşünen ve onlardan çıkar yaratmaya çalışan insanları da görmek sevindirici. Adımlarımı ona göre atmayı öğreniyorum.

Ancak en büyük hatam, her insanı kendim gibi görmem. Ve bu ülkede en büyük tehlike bu. İş hayatında buna daha çok dikkat etmem lazım. Yoksa yok olup giderim, bundan eminim. Özel hayatımda da böyle. İnsanları kendim gibi düşünüp, yaptıklarıma aynen karşılık almak istediğim için sorun oluyor. Anladım ki insanlara alıştıkları gibi davranmam gerekiyor. Sıradanlaşırsın diyen olursa da, önemli değil. Bir kere insana farklı yüzümü elbet gösteririm. Bu yüzü elinde tutmayı bilen kişiler için sorun yok. Beceremeyenler ise alıştıkları yolda yürümeye devam edecekler.

Sonuç olarak stresli ve gergin olan bu hafta pek hoş geçmedi. İşler şimdiye kadar hep güzel ve yolunda gidiyordu. Korkuyordum aslında, bu kadar iyi gitmesinde bir sorun var demiştim. Mükemmeliyetçisin derler bana ama ben mükemmele inanmam. Hayatta mükemmel bir şey yoktur. Bu nedenle her zaman kötü olanı iyiye götürmeye çalışıyorum. İnsanları öğrenip, ona göre davranarak devam etmem en doğrusu olacak.

Aydın Bey Üzerinden ‘İpek’ Yolu

Yazar: Dincer / Mart 18, 2009

Yazılarımı okuyan dostlarım iyi bilirler ki, bu sayfada Aydın Bey hakkında pek olumlu şeyler yazmamışımdır. Genelde eleştirel yazılarımda Aydın Bey’in ismi geçmiştir. Ancak bu eleştiriler, Doğan Medya Grubu’nun yaptığı yayıncılığa ilişkin, medyanın haber temalı öğesini yok edip, magazinsel boyuta taşınması üzerine yapılmıştır. Doğan Grubu’nu kalitesinden yerle bir etmeye çalışmışımdır. Burada yerle bir etmek demek ise eleştiriler ile kendi çapımda ve fikrimde vurmaktır. Ancak son günlerde yaşanan gelişmelerin, yapılanların mantığı tartışılmalıdır. Ve bence üstünde çok düşünülmelidir. Sayın başbakanın yandaş medyacılar yakıştırılması çok iyi düşünülmelidir.

Şimdi başa dönelim. AKP hükümetinin ilk geldiği dönemde Doğan Grubu, iktidarın yanındaydı. Hükümette Aydın Bey’e yakındı. AKP iktidarı döneminde Aydın Bey’in en büyük rakibi Sabah Grubu’na el konulmuştu. 22 temmuz seçimlerinde, Doğan Grubu açık bir şekilde AKP hükümetini destekliyordu. Ancak işler AKP hükümetinin ikinci kez – tek başına iktidar olarak gelmesiyle değişti. Aydın Bey tarihindeki en büyük hatayı yapmış oldu. Çünkü çarklar ters dönmeye başladı. AKP hükümeti ilk başta desteklediği gruplarla ters düşmeye başladı. Bunun nedeni ise kendi yandaşlarının büyümeye başlaması oldu. Bunu hesaplayamayan Aydın Bey için, tarihi düşüş dönemi başlamış oldu.

Petrol Ofisi vergi skandalı ile başlayan furya, Doğan Grubu şirketleri üzerinde büyük baskı oluşturdu. Yabancı yatırımcının en çok tercih ettiği hisselerden olan Doğan Grubu şirketleri 2006 yılından sonra büyük düşüş ve hacim kaybı yaşadılar. Aydın Bey’in ticari faaliyetlerine getirildiği söylenen bürokrasi engelinden, bu gelişmelerden korkan yatırımcılar etkilendi. Yani hisseleri borsada işlem gören, halka açık bir hisse, binlerce küçük yatırımcısı olan, hükümet baskısı nedeniyle dip değerlere sürüklendi. Son 3 yılda, yabancıların sürekli portföy ağırlıklarını düşürdüğü hisselerin başını Doğan Grubu şirketleri çekti.

Şirket hisseleri 2006 yılında 3.50 TL seviyesindeyken, 0.45 TL seviyesine geriledi. Piyasa değeri 1.1 milyar $’a kadar düşen şirket, uluslararası alanda da itibar kaybediyor. Ve başbakan yandaş medya diyerek, Doğan Grubu kanallarını sürekli diline doluyor. İşte bu sırada, Aydın Bey’in en büyük rakibi, Turgay Ciner’in elinden alınan Atv-Sabah grubu Ahmet Çalık’a veriliyordu. Bununla beraber Tuncay Özkan’ın kurduğu ve hükümetin ciddi muhalefeti olan KanalTürk televizyonu ise Akın İpek tarafından satın alınıyordu.

Şimdi buyrun bu beyefendiler kimdir biraz inceleyelim. Öncelikle şunu söylemek istiyorum. İnceleme yaparken mali durum vb. gibi alanlara bakamadım ne yazık ki. Çünkü Türkiye’de son yıllarda büyük sıçrama kaydeden ve milyar dolarlık iş hacimlerine ulaşan Çalık Grubu’nun halka açık şirketi bulunmuyor. ( Nedenini siz tartışabilirsiniz. ) Bu nedenle neler yapmış onlara göz atalım. Çalık Grubu, tekstil sektöründe yatırımlarına başlayan ve çekirdek iş sahasını tekstil üzerine kuran bir şirket. Kriz döneminde ihracatla büyümeye devam eden ve 2007 yılında tekstildeki büyümesini tavan yaptıran bir şirket. Bunun yanına enerjiyi koyan ve enerji sektöründe dev atılımlar yapan bir şirket. Ve 2006 yılında elektrik dağıtım ihalelerine katılmaya başlayan şirket, enerji konusunda atılımları sürdürmüş. Bununla beraber petrol ve doğal gaz alanında atılıma geçmiş. Trans Anadolu Petrol Boru Hattı Projesi ve yankı uyandıran Ceyhan’da kurulan rafineri ve petrokimya tesisi grubun milyar dolarlık faaliyetleri kapsamındadır. Petrolden sonra doğal gaz alanında faaliyet göstermek isteyen grup, Bursa ve Kayseri doğal gaz ihalelerini kazanıp, şehir içi doğal gaz dağıtım işine başlamıştır. EPDK bu ihaleleri ilk kez 2003 yılında düzenlemiş ve lisans vermiştir. Grup 2007 yılında ise KayseriGaz  hisselerinin  tamamını Çalık Enerji bünyesine geçirmiştir. Bununla beraber adrese teslim borusuz doğal gaz sevkiyatı sağlayan sistemi Naturelgaz olarak Çalık Enerji bünyesinde hizmete sokmuş.

İnşaat, finans ve telekomünikasyon alanlarında da faaliyet gösteren grup, son bombasını Atv-Sabah Grubunu alarak patlattı. Turkuvaz Medya olarak faaliyete başlayan grup medya sektörüne de dahil oldu. Ve Türkiye’nin Kanal D’den sonra akla gelen markası Atv’yi satın alarak, Doğan Grubuna rakip oldu.

 

Gelelim Akın İpek’e. Aslında çoğunuz tanırsınız. Yıllardır davetiye denince ilk akla gelen marka Koza Davetiyedir. İşte Koza Davetiye ve İpek Matbaacılık şirketlerinin sahibi kendileri. Ciddi ve kaliteli bir eğitim almış Akın İpek, babasının kurduğu matbaa ve davetiye işini son yıllarda akıl almayacak kadar büyüttü. Davetiye işine devam ederken, en ciddi yatırımını Bergama Ovacık altın madenini alarak yaptı. 2005 yılında bu yatırımı yapan Akın İpek Türkiye’nin ilk altın madenine sahip şirket oldukları ile övünürken, başına ciddi dertler açıldı. Bergama’da siyanürle altın arama çalışmaları nedeniyle sayısız davalar açıldı. Siyanür liçi yöntemi ile çalışan altın madeninin işletilmesine ilişkin idari işlemler mahkemelerce defalarca iptal edildi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edildiğine dair kararlar verildi. Ancak "Kamu yararına olmadığına" ilişkin mahkeme kararlarına karşın, söz konusu altın madeni ve kimya tesisi,faaliyetlerine devam etti. Koza’nın hisseleri devraldığı Normandy şirketinin, bu hisseleri mahkeme kararlarından bıktığı ve yasal yolu bulup ocağı işletemediği üzerine Akın İpek’e sattığı konuşuldu. Ancak bütün mahkeme kararlarına rağmen, AİHM’nin aykırı raporuna rağmen, Koza Grubu’nun nasıl faaliyetlerine devam ettiği düşündürücüdür. Maden ocağının işletilmesiyle bir yıllık hedefin 180 milyon $ olduğu düşünülürse, Normandy şirketinin 40 milyon $’a bu maden ocağını neden sattığı da düşündürücüdür. Ve Koza Davetiye hisseleri borsada işlem gören bir şirket. Koza’nın bu maden ocağını alması ile büyük primler yapan hisseler, sayısız mahkeme ile baskıda kalmış ancak bu baskıları çok rahat aşarak 2 TL seviyelerinden 20 TL seviyelerine kadar gelmiştir. Bugün İPMAT ve KOZAA hisselerinin, piyasa değeri 500 milyon $ civarındadır.

Son dönemde Akın İpek, medya sektörüne de girmiş. Bugün gazetesini satın almıştır. Atv ile de ilgilenen ancak ondan vazgeçen İpek, AKP hükümetine muhalefeti ile bilinen KanalTürk TV’yi satın almıştır. Şimdilerde fısıltı gazetelerinde ise MHP’ye yakınlığı ile bilinen ATA Tv hisselerini de alacağı konuşuluyor.

 

Ben ticari faaliyetlerde, ülkedeki bazı ticari grupların işlerini inceledim. Son günlerde Aydın Bey aleyhine herkesin birşey söylediğini düşünürsek, bu yazının gerekli olduğunu düşündüm. Çünkü Doğan Grubu çoğu kişi tarafından sevilmez. Şimdi AKP karşı atak başlattı diye, inat yüzünden Doğan Grubu’nun yanında olanlar var. Bu yanlışa gelmemek gerektiğini düşünüyorum.

Düşünün; çok büyük karanlık bir salondasınız. Ve spotlar sadece bir kişinin üstünde. Işık, yalnız o kişiyi aydınlattığı için herkes onu görüyor. Ve karanlıkta güçlü bir ışık sadece o hedefe yönlendiği için, hep kirli çamaşırları gözüküyor. Ve büyük bir baskı altında bırakılıyor. Ancak o salonun ne kadar büyük olduğunu unutmayın. Karanlıkta, hedef bir kişi seçilirken, ışığın üzerlerine vurdurulmadığı ve adlarının geçmediği kişiler, karanlık olmasına rağmen yürümeye devam ediyor. Hatta koşuyorlar.

Aydın Bey üzerinden oynamak, Türkiye’nin en büyük iş adamlarından birisi olan kişiyi sayısız darbelerle vurmaya çalışmak, kanuni açıklamaları yüzde yüz doğru değilse, çok ayıp bir davranıştır. Aydın Bey, kendisi üzerinden bu muazzam ‘ İpek ‘ Yolunun kurulmasına izin verecek mi, onu bekleyip göreceğiz.