İNOVASYON

31st Aralık
2008
Yazar : Dincer

Efendim malumunuz öylesine bir yıl geçirdik ki, bitse de kurtulsak der gibi… Ancak beterin beteri vardır söylemi dolayısıyla, yeni yıl için çok büyük beklentilere girmek yanlış olacak. Umudumuzu korumak durumundayız ancak 2009′un bu yıldan daha iyi geçeceğini düşünmek çok doğru değil. En azından içimizdeki acaba sorusu ile bu akşam 2009′u ümitle karşılayacağız.

2008 yılında yaşanan büyük finansal krizin en önemli etkeni, hepinizin bildiği gibi ‘ primler. ‘ Güçlü finansal kurumların tepe yöneticileri, şirketlerin istenilen satış hedeflerine ulaştıkları takdirde, kendilerine verecekleri dudak uçaklatıcı primler nedeniyle riskleri görmezden geldiler. Riskli varlıkları çok sayıda insana paketleyerek sunmalarının karşılığında, riskin azalacağına kendilerini inandırmaları, prim iştahının risk alma iştahının üstüne çıkması ve içlerindeki hayvani duyguları bastıramamış olmaları krizin bu aşamaya gelmesine neden oldu.

Yeni yıldan itibaren şirketler çok büyük prim düzenleme sistemine gidecekler. Bu nedenle yeni yılda, çalıştığınız şirketten prim beklemek yerine, kendi priminizi kendiniz verseniz nasıl olur?

Kriz dönemleri yeni fırsattır derler. Herkes bunu bilir ancak uygulama nasıl gelir? Eğer nokta atışlarla, doğru zamanlamayı tutturup, kendinize her zamankinden fazla yatırım yaparsanız yeni yılda kimsenin veremeyeceği prime konabilirsiniz. Ben her zaman söylerim, özünde en büyük yatırım insana yapılan yatırımdır. Geri dönüş oranı birçok projeden daha kısa olabilir. Elde edeceğiniz kar tamamen size aittir. Alacağınız prim kesintisiz sizindir. Ve kriz dönemi bu primi sağlayabileceğiniz kaçırılmaz bir fırsat olabilir. Yeter ki fikriniz olsun, hevesiniz değil. Fikri, vizyonu ve hayali… Bunları sıkı bir çalışma ve düzenli yol alma ile birleştirebilirseniz 2009 yılı için alacağınız prim gerçekçi ve dudak uçuklatıcı olabilir.

En azından ben öyle yapacağım.

Acısıyla tatlısıyla, stresiyle rahatlıyla, bazen gerginlikten bazen sevinçten ağlatmasıyla, bazı geceler uykusuz bırakıp bazı günlerde rahat uykuya daldırmasıyla koca bir seneyi daha geride bırakıyoruz. 2008 yılında birçok yazı ile sizlerle beraber olmaya çalıştım. 2009 yılında daha farklı ve daha geniş bir yelpaze ile devam edeceğim. Ve 2009 yılında sizlerin karşısına daha farklı ve çok umutlu olduğum projelerle çıkacağım. Bunu başarmak için bugün akşama kadar hala çalışıyor olacağım. Hedefimi hayalimle ve vizyonumla birleştirip, en iyiyi ortaya çıkarmak için gücüm ve zekam el verdiğince çalışacağım.

Peki ya siz? 2009 yılını beraber primlendirmeye ne dersiniz?

Hepinize bütün güzelliklerin yanınızda olduğu harika bir yıl diliyorum. İyi seneler efendim.

16th Kasım
2008
Yazar : Dincer

Herşey dahil lüks hotellere gittiğiniz zaman açık büfeden sınırsız yiyecek alanlardan mısınız ? Ben hiçbir zaman öyle olmadım ve olmayı da düşünmüyorum. Yiyebildiğim kadar yiyeyim düşüncesinden ziyade ne yemeliyim düşüncesi içerisinde olurum. Çünkü hangi yiyeceğin bana en uygun faydayı bilecek olan yine benim. Çünkü biliyorum ki herşeye birden sahip olamam. Mutlaka bir seçim yapmalıyım ve bu yaptığım seçim benim için en optimum seçim olsun.

İş hayatında da bunun böyle olduğunu düşünüyorum. Herkes bir iş ve proje kapma yarışına devam ediyor. Ne kadar çok proje alırsam o kadar başarılı olurum prensibini benimsiyor. Ancak bu yarış içerisinde, projenin önemini ve büyüklüğünü düşünmüyor. Küçük parçalarla büyüğü yaratabiliriz fikrine inanıyorum ama bu konuda geçerli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü size tam uygun olmayan proje veya iş fikri ile ilgilenirken, sizin için daha faydalı olabilecek bir projeyi kaçırma riski taşıyor olursunuz. Günümüz eğer farklılık ve en önemlisi verimlilik çağı ise, her projeye atlamak insanlara başarı kazandırmaz diye düşünüyorum. Verimlilik, karlılığı ve kredibiliteyi arttıracak bir durumdur. Çünkü verimli projeler maddi ve manevi çok fazla değer kazandırır. Yüzlerce proje içerisinden onlarcası iyiyken, bir tanesi sizin için mükemmel olabilir. Ve o mükemmel proje, diğerleri ile uğraşırken kaçırdığınız proje olur genellikle.

Bir şirketin, birçok ihaleye katıldığını düşünelim. Düşünceleri genelde ne olur ? Girdiğim 10 ihaleden 1′ini kazansam benim için kar.(!) Evet, Türkiye’de büyük sermayeli bazı şirketlerin düşüncesi bu. Hatta milyar dolarlık ciroya ulaşan bir şirketin yönetim kurulu başkanı, bu düşünceyi aynen teyit eder konuşma yapmıştı. Biz ihaleler ile yaşıyoruz ve bizim yatırım yapmamız için ihale kazanmamız gerekiyor. Bu yüzden, açılan, bizim iş kolumuza uygun, her ihaleye gireriz. Alabildiklerimiz ise kazancımız olur.

Sizce bu görüş mantıklı mı ? Açılan her ihaleye gireceğim, yani bir olta sallayacağım. Yalnız bazı ihalelerde daha istekli olacağım ve oltanın misinasına koyacağım yem daha fazla olacak. Peki adama sormazlar mı, sen hangi balığı yemeyi istediğini bilecek kadar zeki değil misin diye ?

16 Kasım 2008

26th Eylül
2008
Yazar : Dincer

Klasik cümle ile başlamayacağım yazıya korkmayın. Değişim üzerine binlerce şey söylenir ve konuşmalar yapılır. İnsan bak ne kadar önemli şey diye dinler. Ama sadece dinlemekle kalır. Çünkü değişimi hayatına sokacak radikal gücü sergileyemez. Çünkü onun bir ufku yoktur ki genişletebilsin. Üstüne üstlük yapılmış bir değişim karşısında, tepkisini dile getirmekten çekinmez. Hemen bana eskisini verin demeye başlar. İşte buda çaresizliğinin ve ufuk darlığının göstergisidir.

Burada tekil şahıs kullanmaya özen gösterdim. Genelleme yapmak ve herkes böyle yapıyor demek istemem. Bunun nedeni de konuyu bağlayacağım yer ile ilgili. Son günlerde çoğu yerde aynı şeyi okuyorum. ‘ Eski Facebook’ u istiyorum ‘… Facebook’ ta bu konuyla ilgili grup bile açılmış, üye sayısıda küçümsenmeyecek kadar fazla. Durum mesajlarına yazılan, eski Facebook isteği ve bunu beğenmedik , değiştirin serzenişleri dikkatimi çekti ve bunu örnek olarak gösterip bu yazıyı yazmak istedim. Neden değişimler karşısında bu tutum sergileniyor , neden değişimler karşısında her zaman bir yakınma arayışına giriliyor , bunu sormak istedim.

Dünyada küreselleşme ile beraber değişim hareketleri kaçınılmaz oldu. Aklını ve düşüncelerini değişikliklere ayarlayan kişilerin kazanacağı bir çağda yaşıyoruz. Değişimin kökenini ben değişik olarak algılıyorum. Benim her zaman aklımda olan ve hazırladığım stratejilerde baz aldığım nokta farklılıktır. Değişimde fark yaratmak için yapılır. Değişikliklere karşı çıkanlar ise ayrışma işlemine girmeyi reddeden ve ortada aynı renkte dolaşıp farkedilemeyenler olacaktır. Fark edilememek ise ciddi bir sorun olacaktır. O kesim ne kadar grup kurarsa kursun, ne kadar eleştiri yaparsa yapsın faydasızdır. Çünkü kendi aralarında kalır yaptıkları şeyler, dış dünyaya açılamazlar. Onlar için dış dünya diye bir kavramda yoktur aslında. Nedeni , ufuklarını genişletmekten korkmalarıdır.

Ben Facebook’ un yeni ara yüzünü beğendim doğrusu. Kullanımı daha kolay olmuş ve profilleri incelemek daha iç açıcı. Hele benim gibi sadelik ve işlevsellikten hoşlanan insanlar için ideal olmuş. Ama herşeyden önemlisi , milyonlarca kullanıcısı olan ve dünyanın en popüler sosyal paylaşım sitesinin böyle bir değişikliğe gitmesidir. Buna kaç kişi cesaret edebilirdi acaba ? Çok sayıda kullanıcı, gün içinde milyonlar tarafından yapılan trafik ve alışılmış bir arayüz. Beğenilmesine rağmen, bu koşullar altında yapılan değişiklik… Ben buna şapka çıkartırım. Büyük olmak nasıl birşey ve nasıl büyük olunur sorusunun bir cevabı budur. Radikal ve korkusuzca yapılan değişiklikler… 3-5 hafta yakınırlar ama sonra susarlar, alışırlar. Değişime alışık olmayan bünyeye fazla gelir mi gelir. Ancak büyük markalar büyük adım atarlar. Peki nasıl büyük olunur hiç düşündünüz mü ? Global bir şirket olabiliyorsanız işte böyle özellikleriniz olmalı. En ufak değişimden korkmak ise bırakın global olmayı , yerel imkanlar bile sağlamaz.

Son olarak bu konuda saygı duyduğum firmadan bahsederek bağlayayım. Türkiye’ nin ilk yerli lastik üreticisi Lassa, bir süre önce 30 yıllık logosunu değiştirdi. Logosunu yenilemesinin esprisi , değişimlerini gösteren sembol olarak kullanmasıydı. Güvenilir marka olmanın tek başına yeterli olmayacağını gören şirketin amacı ise global markalarla rekabette öne çıkmak için modern, teknolojik ve yenilikçi değişim içinde olduklarını göstermekti. Bu amaçla ‘ Değişim yolda ‘ sloganını kullandılar.

Bende bu yazının sonunda klasik sözümü kullanıyorum. ‘ Değişim içinizde çünkü değişimin kaynağı sizde.

26 Eylül 2008

5th Eylül
2008
Yazar : Dincer

Yazılarımda , marka konusunda insan psikolojisinden bahsediyorum. İnsanın ruhunu okşayan ve ona güçlüyüm imajını yaratan markaların başarılı olduğuna inanıyorum. Bu imajı yaratmasının nedenini de saygınlık unsurunu zihninde canlandırdığına bağlıyorum. Markalaşmış ürünler , insanların toplumda saygınlık kazandığı düşüncesini yaratıyorlar. Bir jeep kullanıcısı ile binek araba kullanıcısı arasında zihin farkı olduğunu düşünmez misiniz ? Bir mekana gittiklerinde jeeplerinden indiklerinde , kendilerine duymak istedikleri güveni oldukça belli ederler ! Bu güveni yaratan binlerce dolar ödeyerek aldıkları araba mıdır yoksa gerçekten saygın bir kişi olduklarına dair inançları mıdır ?

Konuya arabalardan girmişken devam edeyim… Gücünüzün yettiği ölçüde bir araba aldığınızı varsayalım. Eğer yetinmesini bilen ve bunu aldığınıza bile sevinecek duygusallıkta bir insan değilseniz - daima diğer büyük markaların hayalini kurar ve arabanıza gereken önemi vermezsiniz. Araba kirli olsa bile içinizden yıkamak gelmez ya da bakım zamanı geçse dahi , ne olacak canım haftaya yaptırırız dersiniz. Peki ya daha pahalı ve büyük marka bir otomobiliniz olsa ? Yıkamasını ya da bakımını aksatır mısınız ? Kesinlikle hayır. Çünkü genel bir kanı vardır ki arabanın eşdeğeri saygınlıktır. İnsan arabası kadar insanların gözünde büyüktür !

İşte markalar yıllardır süregelen bu basit ve boş mantıktan hareketle adımlarını atarlar. İnsanların gözünde saygınlık hissi yaratacak unsurları toplayıp markalaştırırlar. Rolex marka saat takanın , Prada çanta taşıyanın , Timberland bot giyenin , Gucci kiyafetlerle boy gösterenin her zaman çok saygın olduğunu düşündürtürler ! Aldığınız ürünü zihninize giydirmekten başka birşey değildir bu. Gucci ‘ nizi çıkardıktan sonra güveninizi kaybetmezsiniz çünkü Rolex ‘ inizi taktığınızda saygınlığınızın yerine geleceğini bilirsiniz. Ya da onları dahi takmadan dışarı çıksanız , Range Rover ‘ ınıza bindiğinizde siz ilah olacaksınız !

Demek istediğim insanların ne kadar zavallı oldukları değil. Büyük firmaların nasıl markalaşma stratejileri izledikleri. Bu markaların faydaları , değerlerinin yanında devede kulak kalır ! Hatta bu markaların marjinal faydalarından bahsetmek mümkün değildir. Aynı markanın , aynı - benzer ürününden ne kadar alırsanız alın , ondan aldığınız fayda azalmaz. Hatta arttıkça artar. Yani bu markaların fayda - değer teorisinden söz edilemez ! Çünkü markalaşmayı saygınlıkla orantılı olarak kullanan firmaların bunlara ihtiyaçları yoktur. İnsanların psikolojileri bu kadar kolay yönlendirilebildiği sürece bunun önüne geçme imkanı da yoktur. O zaman siz neden psikolojinin önüne geçmeye çalışasınız ki. Olanı değerlendirip , marka ile saygınlık arasında ki ilişkiden yararlanıp markalaşmaya gitseniz başarılı olmaz mısınız ?

Size kolay gelsin , çünkü bu hiç kolay birşey değil…

5 Eylül 2008

12th Ağustos
2008
Yazar : Dincer

Ben kendimi bildim bileli şu ürün diğerine göre daha kaliteli diye seçim yaptığımı hatırlamam. En azından aynı tarz ürünleri üreten iki firma arasında tercih yapıyor olacaksam… Gözüme çok hoş gelen ve beni ilk bakışta cezbedecek bir ürün yoksa , seçimlerimde genelde fiyata göre karar veririm. Sonuçta tüketicinin cebi delik değil. Delik olsa da inanın kaliteli diye pahalı ürünleri almazlar. Sürü psikolojisi ile hareket edildiği için , genel beğeni ve hava atma ihtiyacı nedeniyle pahalı ürünleri alırlar.

Michael Porter ‘ Operasyonel Etkinlik ‘ adlı kavramı ortaya atmıştır.  Yani operasyonel etkinlik ile strateji farklı şeylerdir der. Kalite , operasyonel duruma girer. Strateji ise farklılaşma ile alakalıdır. Kalite algıda biçimlenen birşeydir. Yani müşteri , ürünü pahalı olduğu için kaliteli sanır çoğu zaman. Eskiden aldığı ve kalitesine güvendiği ürünün fiyatı düştüğünde , hemen o ürünün kalitesinden şüphe eder. Yani kalite fiyat aracılığı ile beyni etkileyen sıradan bir şeydir. Esas olan , fark yaratan stratejiler ile insanlara ürünlerin kaliteli olduğu algısını vermektir. Bunu yapmak ise sıradan olmayan beyinlerin yaratıcılığınde gizlidir.

Çok iyi ve çok kaliteli olmak tercih edilir olmayı sağlamak zorunda değildir. Virgin Havayolları , sektöre ilk adım attığı yıllarda , büyük havayolu şirketlerinin yanından sıyrılıp gözde olmayı kalitesiyle mi başardı ? Starbucks , espressonun kalitesini kullanarak mı her kesimden insanın cafeleri doldurmasını sağladı ? Victoria’s Secret bilinen iç çamaşırlarını diğerlerinden çok daha kaliteli yaparak mı lider marka oldu ?

Normalden farklı ve insanları cezbeden ürün - hizmet sunmak en önemli strateji olmalıdır. Bunun için insanların ihtiyaçlarını ve beklentilerini analiz etmeye çalışmak önemlidir. Yani kaliteli ürün yaratmaya çalışmakla vakit harcanacağına , insanları nasıl etkileyebilirim diye kafa yormak gereklidir. Yaratılan ürün - hizmet , ne kadar sıradışı ise insanlar ona rağbet ederler. Böylece müşteri daha fazla ücret ödemeye razı olur. Daha fazla ücret ödeyen müşterinin ruhsal hali , ürününüzü siz hiç düşünmesenizde kaliteli kılar. Çünkü diğerlerine göre daha çok para ödemeye gönüllü olmuşlardır. Psikoloji burada devreye girer ve uyguladığınız strateji başarılı olur. Herhangi bir etkinliğe gerek olmadan basit formulle amaca ulaşmak en hoşa giden yöntemdir. Yeter ki bağlantı anlaşılsın.

12 Ağustos 2008

12th Ağustos
2008
Yazar : Dincer

Bundan önceki yazımda Vestel ‘ in farklı olup olmadığını sormuştum. Oradaki amacım , Vestel ürünlerinin tercih edilip edilmediğini incelemekti. Marka değerinin ulusal anlamda hangi boyuta ulaştığını kabaca düşünmekti. Bu yazımın amacı ise farklı. Herşeyin marka olmak olmadığını vurgulamak. Bu farkı anlatmak için en uygun firmanın Vestel olduğunu düşünüyorum…

Ticarette tek bir amaç vardır. Bir iş kurarken , bir organizasyonu yapılındırırken , yeni bir yatırım kararı verirken tek bir düşünce ışığında adım atarız. ‘ PARA KAZANMAK. ‘ Hiçbir Allah ‘ın kulu çıkıpta övgü alayım , saygın bir marka olayım ve örnek gösterileyim diye iş yapmaz. ( Tek başına bunları düşünüp.) Her Allah ‘ ın kulunun amacı para kazanmaktır. İşin mantığıda budur zaten. Gelir elde ettiğiniz sürece başarılısınızdır. Farklı olacağım diyerek marka yaratmaya çalışan sıradanların sonu başarısız olmaktır. Yani para kazanamamaktır. Vestel bu anlamda çok başarılı bir patrona sahip. Bazılarına göre cost management olayını fazla abartmış bir patron olsada , paranın değerini gerçekten iyi bilen bir kişi… Yurt içinde insanlar Vestel ‘ e  rağbet göstermiyor olabilirler belki ama marka itibarını hiçe saymak haksızlık olur. Çünkü Vestel ‘ in yurtdışı cirosunun % 90 civarı OEM ( Original Equipment Manufacturer ) … Yani cirosunun % 90 ‘ ını kendi markası ile yapılan üretimlerden sağlıyor. Türk insanı evinde Vestel marka ürün tercih etmiyor ve bu ürüne sahip olduğu için gururlanmıyor belki ama Vestel ciddi anlamda para kazanıyor. Ulusal anlamda çok büyük marka olma olayını kafasına takmıyor.

Marka olmak kafaya takılması gereken bir şey değildir. Kafaya takılması gereken para kazanmaktır. Marka olmadanda para kazanılıyorsa başarı vardır. En azından marka olupta , para kazanamamaktan daha iyidir. Gloria Jeans bir markadır. Ancak göreceli geliri çok daha düşüktür. Rakibi Starbucks ‘ ın ilk hedefi marka olmak yerine para kazanmak olmuştur. Çünkü ünlü insanları sokakta yürürken kağıt bardakla görüntületmek çılgın bir fikirdir !

Son olarak insanların taktığı marka bilinirliğinin önemine değinmek istiyorum. Çok bilinir bir marka olmanın büyük getirisi olacak mı sizlere ? X , Y , Z adlı üç tane firma olsun. Üçüde benzer hatta tıpatıp aynı ürünleri üretsin. Siz tercih aşamasında Y firması marka bilinirliği en yüksek firma diye girip oradan mı alıyorsunuz ? Eğer öyle yapıyorsanız o sizin sorununuz yani aptallığınız olur. Benzer ürünlerin üretildiği ve arasında fark olmayan koşullarda , her zaman en ucuzu aranır , alınır. Fiyatı düşük olan avantaj sağlar. Tüketici mantığı ve olması gereken budur. Bu durumda nerede markanın önemi ?

İşini , marka bilinirliğine takmadan ve ticaretin gerektirdiği şekilde yapan Vestel burada iyi bir örnektir. Kim haklı kim farklı bilmem ama patron başarısı ortada. Tek bir noktaya takılıp kalmak başarısızlığı getirir. Marka - inovasyon - para kazanma gibi kavramların doğru harmanlanması şarttır. Bunu yapan adam para kazanır.

12 Ağustos 2008

10th Ağustos
2008
Yazar : Dincer

Bir firma için en son başvurulması gereken şey nedir sizce ? Bana göre satış gelirlerini maksimize etmek … Mağazamda ürünlerimi satmak için fiyat kırmaya başlayarak pay almaya çalışmaya başlamışsam , bitmişim demektir !  Daha fazla ürün satmak için tek çarem fiyatları düşürmekse yarın bu işi bırakmam lazım. Çünkü ben tercih edilen değil , tercih ettirilen bir marka olmuşum.

İnsanların gözünde itibarı olan , talebi inelastik bir marka yaratamamışsam başarısızım demektir. Önemli olan insanların fiyat değişmeleri karşısında fikirleri değişmeden tercih edeceği marka olmaktır. Gelirlerinizi arttırmak için , fiyatları düşürdüğünüz zaman bir süreliğine talep artışı yaratabilirsiniz. Bunun ikincisi ancak indirim dönemlerinde , insanların sizi hatırlaması ile gelir. Amaç 12 ay hatırlanan ve indirim dönemlerinde biraz daha ucuza bu ürünü alayım diye düşünen müşterilere sahip olmaktır.

Çok şık dekore edilmiş showroomlara sahip olmak , çok kaliteli olmak ya da ne bileyim çok lüks bir mekanda yere sahip olmak gereksizdir. Daha doğrusu farklı olmanın şartı bunlar değildir. Siz hala ürün satmak için fiyat kırıyorsanız bunlar olsa ne değişir ? Sizin en kaliteliyi ürettiğiniz kimseyi ilgilendirmez. Daha az kalitelisi müşteriyi cezbeden ürünü yaptıktan sonra siz isterseniz altın işlemeli alışveriş merkezinde yer edinin ! Siz gelirlerinizi arttırmaya yönelik en basit çözümü uygularken , müşteriyi kendisine koşulsuz çeken firmalar elde ettikleri gelirlerle diğer projelerini uygulamaya sokarlar.

Kim ne derse desin , bu işin ilk unsuru para kazanmaktır. Para kazandıran , gelirlerini daha fazla ürün satayım diye fiyatı düşürmeden arttıran markalar başarılıdır. Ben şu malzemeyi kullanıyorum , onlar şunu kullanıyor diyerek çene patlatmakla günlerinizi geçirirken , diğer firmalar müşteri kitlesini arttırmaya devam ederler. Müşteri en iyiyi seçmek zorunda değildir. Onlar için en iyi , ruhlarını okşayan ve övünç kaynağı olabilecek markalardır.

10 Ağustos 2008

10th Ağustos
2008
Yazar : Dincer

‘ Gençler haklı , Vestel farklı ‘ sloganı ile reklamlarına devam eden Vestel firmasının ne kadar farklı olduğunu düşünmek için biraz zaman ayırdım. Vestel ve Vestel Beyaz Eşya şirketleri borsada işlem gördüğü için , bilançosunu ve gelir tablosunu takip ediyorum genelde. Ayrıca yaptıkları anlaşmalar ve planlar ile ilgili bilgiler olduğu sürece veri takip ekranima düşüyor. Buradan görüyorum ki satışları ve kar rakamları ( son zamanlarda düşsede ) başarılı düzeylerde seyrediyor. Güçlü ar - ge merkezi bulunan ve ciddi yatırımlar yapan Vestel firması örnek gösterilebilecek düzeyde tesislere sahip. Ama gelin görün ki önemli olan ne tesis ne de kalite. Önemli olan insanları hayran bırakan ve evinde görmekten gurur duyacağı marka olmak…

Vestel bunu gerçekleştiremedi. Yıllardır büyük yatırımlar yapan ve Türkiye ‘ de ihracatta önemli paya ulaşan firma , marka konusunda başırıyı sağlayamadı. Reklamlara ağırlık versede , farklılığını diline düşürsede tüketicilerden istediği payı alamadı. Hangi Türk tüketicisi evinde ‘ Vestel ‘ marka ürün bulundurduğunu söylüyor ? Hangi Türk insanı alışverişe çıkarken ilk önce ‘ Vestel ‘ firmasına giriyor ? Şuraya da bakalım aklımızda kalmasın diyerek girilen bir showroom , marka olmayı başaramamış firmaya ait olur. Aslında işin ilginç kısmı da orada. Vestel ; marka olarak insanların aklında olabilir belki ama evinde kullanmak istediği veya sahip olduğunda gururla söylediği bir marka olarak gönüllerde değil !.

Önemli olan marka olmak mı farklı olmak mı sorusunu soruyorum ben. Cevap farklı bir marka olmak olabilir. Ancak bana göre önemli olan önce insanları hayran bırakacak ve daima herkesin utanmadan(!) söyleyebileceği ürünleri-hizmetleri yaratan firma olmak. İnsanlar sizi rahatlıkla marka yapabilirler böylece. Marka olmak ürününüze etiketini basmaktan öte birşeydir. Siz ürün ya da hizmeti yaratırsınız , müşteri markanızı yaratır. Markanızın yaratılmasını istiyorsanız , farklı ve etkileyici olmalısınız. İnsanların göğüslerini kabartarak söylediği herşey farklılığın ve başarının simgesidir. Tıpkı sizin ürününüz gibi…

Vestel bu noktada sınıfta kalmış gibi gözüküyor. Bu noktadan sonra korkarım ki ne yaparsa yapsın , üst sınıfa geçmeyi başaramayacak gibi. Çünkü insanlar sınıfı yarattı ve üst sınıflara doğru çıktı. Vestel ‘ in artık sınıfa yeni başlayacak insanları araması gerekebilir. Belki de bu yüzden ‘ Gençler Haklı ‘ sloganını benimsiyor. Çünkü üst sınıf başka markalarda büyümesini sürdürüyor.!

10 Ağustos 2008

9th Temmuz
2008
Yazar : Dincer

İnnovasyonun ne demek olduğunu bizimkiler öğrendiğinden beri bize çıkan malzeme bir hayli çoğaldı. Herkes bir anlamda fark yaratmaya çalışıyor ve yaptığı en ufak şeyle farklı olduğunu zannediyor. Ancak en başta anlamaları gereken husus farklı. Şirketi yada ürün/hizmeti çarpıcı hale getirmek istiyorlarsa kendine has araçları olmak zorunda. Başkalarının ortaya çıkardığı araca sahip olunarak yaratılmaya çalışılan bir değer , üzerinde oynamalar yapılarak farklı bir değer haline getirilemez. Çarpıcı yapmak bir şeyi boyamak değildir. Açık ifade etmek gerekirse , kitaplarda yazılan ‘ Mor İnek ‘ o kadar basit değildir. İneği her yerden alabilirsiniz ki herkesin kullandığı ortak araçtır. Sizin o ineği alıpta farklı bir renge boyamanız bana ilk etapta çarpıcı gelebilir fakat bir süre sonra onunda aynı olduğunu anlayıp sıkılırım. Sonuçta bana sağlayacağı fayda diğerleri ile aynı olacaktır. Marjinal faydam düştüğü anda o ineği ne kadar kışkırtıcı renge boyarsan boya ilgimi çekmeyecektir.

Bunun en güzel örneğini cafe - restaurantlar veriyor. Birbiri ardına açılan bu işletmelerin hepsinin ortak özelliği hizmet sektöründe olmasıdır. Oradan ben hizmet alacağım ( Canım isterse tabi ). Benim canımın oraya gitmek istemesini sağlama yolları ise oldukça sıradan ve basit. Mekanı diğerlerinden biraz daha farklı yapalım , daha cazibeli görünsün derdi hakim. Yok mimarları İtalya ‘ dan gelmiş , kullanılan malzemeleri Fransa ‘ dan gelmiş.

Benim için kahven fizandan da gelse önemsizdir. Benim için ne mimarın ne de malzemenin geliş yeri önemlidir. Farkın mekana kattığın değerli ve değişik eşyalar olur mu hiç ? Fark benim orada oturmamı sağlayacak ve bir yere giderken başka yerin aklıma gelmemesini sağlayacak bir durum olmalı. Yoksa her yerde koltuk ve dizayn var ama benim doyumsuz ruhumu okşamıyor.

Sunduğun hizmetin değeri benim için önemli olur. Bir balıkçıya giderim , ahşap uyduruk sandalyede 10 saat otururum. Ama bana aklıma gelmeyecek sunumlar yapar ve damağıma tavan yaptırır. Bir restauranta giderim bana yediğim yemeğin yanında , damak tadıma uygun gelecek ( seçtiğim yemeğe göre ) bir lezzet daha sunar test etmem için. Bir cafeye giderim , diyelim ki yalnızım , kahvemi içerken sıkılmayayım diye bir MP3 çalar yada PSP verir.

Bu örnekleri çoğaltabilirim ancak esas noktaya vurgu yaptığımı düşünüyorum. Fark yaratmayı öğrenen kişilerin en zor işi , asıl farkın ne olduğunu ve nasıl yaratılacağını öğrenmek olmalıdır.

Hedef kitle seçilmeden bir iş yapmak im-kan-sız-dır ! Herkese hitap edeyim mantığı akılsızcadır. Önce hitap edeceğin kitleyi seçmelisin ve kilidi açma işini müşteriye vermemelisin.! Unutulmaması gereken en önemli nokta ; müşterinin kilit , satıcının anahtar olduğudur. Dolayısıyla hangi kilidi hangi anahtarla açacağını öğrenmek / seçmek , fark yaratmanın püf noktasıdır.

9 Temmuz 2008