İNOVASYON

19th Ekim
2009
Yazar : Dincer

Yüzüme karşı çok gülünüp, iç karartmakla suçlandığım anlar olmuştur. Sosyal sorumluluk projeleri dışında bir girişim yapılıyorsa bunun ana amacı ‘ kar etmektir.’ Sanırım kimse ömrümden ömür gitsin, para kaybedeyim diye yatırım yapmak istemez. Bir süre kar etmeden sadece yatırımı döndürme dediğimiz olayın karşılanması bile yeterli olabilir. Ancak bunlar için bazı istisnalar haricinde günün koşullarında ve görülenler üzerine yatırım yapmak çok tehlikelidir.

İş dünyası ve girişim üzerine ahkam kesecek değilim. Benim işim piyasalarla. Buradan öğrendiğim ve geliştirdiğim özellik ‘ geleceğe yatırım.’ .Bu sayfada, borsa ile ilgili sürekli aynı cümleyi kuruyorum. Borsa yatırımdır, oynanmaz diyorum.

Borsada yatırım yaparken, aldığım hisselerin sektörüne, uzun vadede neler olabileceğine bakıyorum. Bilançolarında nasıl farklar yaratabilir diye inceliyorum. Ekonomik konjonktürde popüler olabilecek sektör hisselerine yatırım yapmayı tercih ediyorum. Temel analiz yapmamın nedeni de; gelecek ile ilgili tahminlerde bulunup yatırım stratejilerini ona göre ayarlamak…

Örnekler için : ‘ Gübe Hisselerine Dikkat ‘ ve ‘ Faktoring Şirketlerine Dikkat.

Piyasalardan edindiğim bu alışkanlık sayesinde geleceğe odaklanmak konusunda sıkıntı yaşamıyorum. Anlık yaşamak, aslında hayatın her yönü için sıkıntı getirir. Belki ben sahte keyiflerden hoşlanmadığım için böyle bir strateji izliyorum ancak iş dünyasında geleceğe yatırım yapmak çok önemli.

Günümüzde popüler olan ve hızla yayılıp müşteri çeken işlerin, devamlılığı ne kadar olur ona bakmak gerekir. En önemli koşullardan biri sürdürülebilirliktir. Eğer ağzımdan, bu işin geleceği yok ve bir yerde tıkanıp zor duruma sokacak diye bir cümle çıkıyorsa, bir dayanağım vardır. Fizibilite dediğimiz durum her koşulda sağlıklı şekilde yapılmalıdır. Şimdi benim söylediklerime gülenler, işler tersine dönmeye başladığında, benim dediklerime gelince son gülen taraf oluyorum.

Benim işim geleceği planlamak ve geleceğe yatırım yapmak. Bazı insanlar an’ı yaşar ve güne yatırım yaparlar. Ben ise ileriyi düşünüp geleceğe yatırım yaparım. Geleceği planlamak için ise temel analiz koşullarını bilmek ve konjonktürü çeşitli yollardan takip etmek gereklidir.

25th Mayıs
2009
Yazar : Dincer

Kulakları çınlasın, kuzenimi sinir ettiğim ‘ Cadde ‘ ( Bağdat Caddesi ) gezilerimiz olurdu. İnsan burada kız arkadaşını karıştırır, rezil olur derim ben. Ama ne dersem diyeyim, gitmemezlik etmem. Bulunmaktan en fazla keyif aldığım yerlerden biridir. Her şey aynı gibi gözüksede, gözlerimiz ister istemez farklılık arar. Aynı olan şeyleri konuşmaya devam etsem de, oraya giderim.

Burası aynı saç tipine sahip sarışın dolu… Aynı çantayı kullanıyorlar… Elllerinde aynı model cep telefonu… Hepsinin ayağında aynı tip ayakkabı…

Baksanıza… Dört odak noktası belirlendi bile. O halde siz oraya gittiğinizde farklı bir kişi görmek istiyorsanız, kriterlerinizi belirlediniz. Sarı uzun saç değilde, siyah kısa saç olabilir. Çantası bir aylık tatil eşyasına sahip şekilde olmayacak ufak bir çanta olabilir. Cep telefonu için hala tuş takımı kullanıyor olabilir. Ayağında bez olmayan, deri bir ayakkabı olabilir. İşte siz o zaman o insana farklı diyebilirsiniz.

Eğer aynı tarz dediğiniz kişilerin, hangi yönleri ile aynı olduğunu saptayabildiyseniz, farkı bulabilirsiniz. İşte durum işlerde de aynen böyle. Birbirinin kopyası çok fazla şey olabilir. Ama o aynılık içinde, farkın ne olacağını saptamak çok önemlidir. Benzer şeyleri dikkat çekmeyecek şekilde, kendinize göre küçük farklılıklarla değiştirerek yeni diye sunarsanız, o da aynılık içinde kaybolup gidecektir.

Sarı uzun düz saç dolu olan bir yere, sarı uzun kıvırcık saç ile giderseniz bu fark olmaz. Ancak sarı uzun saç olan yere, siyah kısa saç ile giderseniz fark göze batar. Yani yapacağınız işlerde, yaratmayı düşündüğünüz fark ‘ renk bazında ‘ olmalı. Bu nedenle bazı özellikler çok iyi belirlenerek, onlar üstünden stratejik hamleler ile yol alınmalı.

Uzun süredir, proje geliştirirken bu noktanın üstüne çok basıyorum. Araştırmaları bu şekilde yaparken, hangi nokta ile fark yaratabiliriz bunu düşünüyorum. Bunun için bu yazının başında Bağdat Caddesi örneğini verdim. Çünkü en çok bulunduğum yer orası. Eğer yabancı olduğum bir yerden bahsetsem, bu farklı noktaları saptamam zorlaşacaktı. Aynı şey iş konusunda da geçerli. Yabancı olduğumuz ve az bilgi sahibi olduğumuz noktalarda farklı yönleri saptamamız çok zordur. Bu nedenle en önemli özelliklerden bir tanesi, ortamı ve oyuncuları bildiğiniz noktalarda atış yapmanız. İşte o zaman hedef tahtasındaki ‘ 12 ‘ size biraz daha göz kırpar.

30th Mart
2009
Yazar : Dincer

Sitemde bir süredir ekranın sağ tarafında çeşitli bannerler görüyorsunuz. Bloglar arası destek şebekesi sloganıyla hayata geçirilen, uygulamaya dahil olan bloglar arasında reklamların döndüğü bir sistem… İşte bu sistemin adı Blogküme.

Uzun zamandır bu konu hakkında yazı yazayım diyordum ancak olmamıştı. Ta ki dün bir yazıyı okuyana kadar. Klasik Türk toplumu, baltalama ve çamur atma özelliğini durduramayacak gibi gözüküyor. Önce bu sistem ne işe yarayacak ondan bahsedeyim. Sahibi olduğunuz bloglara, bir kod ekliyorsunuz ve bu kod sayesinde, sayfamda gördüğünüz gibi diğer blogların bannerlarının yayınlanmasını sağlıyorsunuz. Kısaca reklamınız oluyor ve blog’unuzdan haberi olmayan kullanıcılara ulaşma şansı yakalıyorsunuz. Bir de Blogküme’nin internet sitesinde, yazılarınız yayınlanıyor. Böylece bloggerların daha fazla kişiye ulaşılması planlanıyor.

İşin mantığı bu. Siberkültür’den tanıdığım sevgili Eren Emre Kanal, Blogküme’ye beni davet ettiğinde düşünmeden kabul etmiştim. Birkaç blogger ile beraber uygulamanın başlangıç aşamasına dahil oldum. Yani henüz bir sitesi yokken, tanıtımı yapılmamışken, bizim bloglarımızda bu bannerlar dönmeye başlamıştı. Daha sonrasında ise Blogküme’nin tanıtımı yapılmaya başlandı ve sisteme dahil olan blogların sayısı artmaya başladı. Bu uygulamada Eren Emre ile beraber Baturalp Torun’un da bana yardımları oldu. Çünkü ben sadece bir bloggerım ve teknik işlerden anlamıyorum : )

Neyse… Dün haberdar olduğum ilginç bir yazı okudum. Evet linki paylaşmaktan çekinmedim çünkü o zihniyette insanların var olduğu ülkede yaşadığımızı görürsek, dünkü seçim sonuçlarının ne yazık ki pek anormal (!) olmadığını anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ve oradaki yorumları okuyunca, ben cevabı kendi köşemden vermek istedim. Çünkü biz, o yazıyı yazan arkadaşın nicki gibi ‘ silik ‘ insanlar değiliz. Söyleyeceklerimizi kendi köşelerimizden yazabilecek güce ve potansiyele sahibiz.

Öncelikle Eren Emre’ye teşekkür ederim. Böyle bir sistemi uygulamaya soktuğu için. Emek istenen bir iş ve bu emeği gösterdikleri için Baturalp’i de tebrik ederim. ( Ekipte olan herkesi ) O yazıyı yazan ve o yazıya yorumlarıyla katılan arkadaşlara bir şey söylemek istiyorum. Hiç merak etmesinler, Blogküme ailesi olarak paraları kırışıyoruz. Ancak bizim sahip olduğumuz para değer olarak o zihniyetin asla ulaşamayacağı cinsten. Bunu unutmasınlar. Ve biz o parayı alexa sırasına bakarak oluşturmaya çalışmıyoruz.

Bir şey yapmaya gücü olmayan ve sadece konuşmakla yetinen insanların olduğu bir ülkede yaşamanın zorluklarına, bizim gibi güçlü insanlar katlanmak zorunda. O nedenle pek umursamamak lazım. Bu yeni nesil internet teknolojisinin ( adına web 2.0 diyorlar ) uygulanmaya başlanması pek geçmişe dayanmıyor. Ancak bu uygulamaların eleştiricileri bile çoktan hizmet vermeye başlamış. İşte bunu seviyorum aslında. Mümkün olduğu kadar eleştirin beni de mümkünse. Siz eleştiri ile bir yere varamayacağınızı anlayana kadar, ben o eleştirilerle güçlenip sizin eleştiremeyeceğiniz noktalara geleceğim. Sizde öyle düşünüyor musunuz dostlar?

6th Şubat
2009
Yazar : Dincer

İnterneti yıllardır aktif olarak kullanıyorum. Ancak son yıllarda bu sosyal medya denilen ortamlara girip, yeni insanlar ve fikirler tanıdıktan sonra bazı korkularım oluşmaya başladı. Aslında bu durum her alanda olabilecek olsa da, internette daha fazla. Büyük paraların kazanıldığı, başarı hikayelerinin senaryoya benzer hazırlandığı dönemlerde insanlar bundan feyz alarak, kendi başarı hikayesini yaratmak için hayal dünyasına dalarlar. Sonra o dünyadan bir proje ile çıkıp uygulamaya geçerler. Ancak gelip görelim ki o proje yapılırken amaç para kazanmaktır. Çünkü insanlar proje yapma fikrinden değil, çok para  kazanma fikrinden etkilenmişlerdir.

Ben amaç ve araca çok takılan bir adamım. Yazılarımı takip edenler bilirler ki bazı kavramları araç-amaç diye çok ayırmışımdır. İnternet sitemin hakkımda köşesinde şu söz durur: ” Ben hiçbir zaman para kazanma hayali kurmam. Benim tek hedefim bulunduğum her alanda başarı sağlamak. Beni mutlu eden başardığımı görmek , para kazanmak değil. Başarılı olunca para kazanıyorum zaten . Başarı hırsını para hırsına tercih ediyorum. Yönetimin temel stratejisini başarı üzerine kurma taraftarıyım.

İnsanoğlu ne zaman bu işte çok para var diyerek yola çıksa, o yolun başına yıkıldığını görmüştür. Yapılacak işlerin kısa vadede bol para kazandıracak cinsten imajı yaratılması bana göre medyanın kabahatidir. Kendi işlerime bakacak olursam, finansal piyasalardan kısa vadede çok para kazanan adamlar ekonomi dergilerinde kapak yapılırlar. İnsanlar hemen dolduruşa gelip, ben de yaparım ne var ki bunda diyerek paralarını piyasalarda kaybederler. Oysa ki o çok para kazanan adamlar kaç yıldır o işin içindelerdir ve tecrübe kazanana kadar ne kadar para kaybetmişlerdir. Yani bir sabah uyanıp, üç beş kuruş parasıyla borsaya girip, milyarder olmamışlardır. Aynı şey bu internet siteleri yaratıcıları için de geçerlidir bence. Facebook çok extreme bir örnek olur ancak sağlam paralar kazandıran çok sayıda internet projesi var. Türkiye’de örneği sayılı ancak internet kullanıcısı dünyayı iyi takip ettiği için, orada oluyor bizde neden olmasın düşüncesinde, bilgisayara sarılıyor. Ne güzel!

Evet, çok güzel bence. İnternet, insanların girişimcilik ruhunu iyice açıyor. Açmasına açıyor ama bazı şeyleri ihmal ettiriyor. Dediğim gibi bazı ortamların içine dahil olduğumdan beri gözlemlediğim ufak detaylar var. Çoğu insan internet üzerinde bir proje geliştirip, onunla yol almak istiyor. Herkes aynı dili konuşuyor aslında. Ben teknik kısımdan anlamadığım için genelde yabancı kalıyorum ama konuştuklarının dilinin birbirine benzer olduğunu anlayabiliyorum. Bu inanılmaz hoşuma gidiyor. Bu kadar araştırmacı, yenilikçi ve rekabetçi insanların olmasına bayılıyorum. Fakat ortada bir yanlışlık olduğunu düşünmüyor değilim. Çünkü insanlar interneti amaç olarak kullanıyorlar gibime geliyor. Yani onlarda internette çok para var abi(!) düşüncesi hakim gibime geliyor. İnternetin bir araç olduğunu yalnız ben mi düşünüyorum yoksa?

İnternet herkesin hayatında olan, ister interaktif ortamlar deyin ister adını sizin koyacağınız başka bir ortam deyin özünde ciddi bir sektör. Yeni dünya düzeninde kesinlikle daha fazla gelişip, insan hayatında çok önemli yeri olacak en önemli sektör… Ancak bu ortam bana göre asla amaç değil. Yani bir iş yaparken amaç internette var olmak değil. Bir iş yaparken, seçeceğiniz işin platformu internet olabilir ki buna da araç derim. Araçla amacı karıştırırsak, internet anlamsız ve sadece para kazanma hayali ile yılların geçirildiği bir alandan öteye gitmez.

İnsanlar artık okula çok fazla önem vermemeye başladı gibi bir izlenimim var. Eğer istemedikleri bir bölümü sadece diploma almak için kullanıp, ben bilgisayar üzerinde kendimi geliştireceğim ve internette projelerle para kazanacağım düşüncesiyle hareket ediliyorsa bu son derece yanlış gibime geliyor. Çünkü bu ortamda kimse yönetim ve planlama vb stratejilerden bahsetmiyor! 100 kişiyi toplasak ve internet konulu bir tartışma yaratacak olsak herkes katılacaktır. Ancak yönetimi işin içine soktuğumuz zaman katılmayı isteyecek insan sayısının çok az olduğunu göreceksiniz. Bu durum bence tehlikenin en ciddi göstergesi.

İnternet çok fazla şeyi değiştirecek olağanüstü bir ortam. Burada önemli işler yapan insanları gördüğümüz zaman yönetim ve planlama stratejilerini ihmal etmediğini görürsünüz. Hedef sadece bir internet sitesi kurmak ve ondan çok para kazanmaksa, internet size güzel zaman geçirtecektir diye düşünüyorum. Ancak hedef bu ortamdan bir iş kolu yaratacak şekilde yararlanmak-araç olarak kullanmak- olursa internetin size zaman geçirtmeden çok daha fazlasını sunacağını düşünüyorum. Bir iş kurduğunuzda yapılması gereken çok sayıda gereklilik vardır. İşi bilen insanlardan yardım almak gerekir. İnternette de herşeyi siz bilemezsiniz herhalde. Bu sektörde kendini geliştiren ve belli başarıları yakalamış insanların varlığını unutmamak gerekir. İnsan ya site yapmayı bilir ya programlamayı ya ona içerik sunmayı ya onun tanıtımını yapmayı ya… Bu uzar gider. Ancak bir insan aklınıza gelebilecek her diğer detayı bilebilir mi? Yani onlar yapıyor ben neden yapmayayım düşüncesi ile ve normale göre zaten düşük olan maliyeti iyice kısacağım diye tek başına her işe sarılırsa ne olur? Onun adı yönetimsizlik ve sonuçta başarısızlık olur.

İnternet çok iyi ve hoş. Ancak bunun ne olduğunu ve girişimciliğin kılıf değiştirmediğini, yalnızca internetin girişimcilere farklı imkanlar sunduğunu anlamayacaklar için de oldukça boş.

31st Aralık
2008
Yazar : Dincer

Efendim malumunuz öylesine bir yıl geçirdik ki, bitse de kurtulsak der gibi… Ancak beterin beteri vardır söylemi dolayısıyla, yeni yıl için çok büyük beklentilere girmek yanlış olacak. Umudumuzu korumak durumundayız ancak 2009′un bu yıldan daha iyi geçeceğini düşünmek çok doğru değil. En azından içimizdeki acaba sorusu ile bu akşam 2009′u ümitle karşılayacağız.

2008 yılında yaşanan büyük finansal krizin en önemli etkeni, hepinizin bildiği gibi ‘ primler. ‘ Güçlü finansal kurumların tepe yöneticileri, şirketlerin istenilen satış hedeflerine ulaştıkları takdirde, kendilerine verecekleri dudak uçaklatıcı primler nedeniyle riskleri görmezden geldiler. Riskli varlıkları çok sayıda insana paketleyerek sunmalarının karşılığında, riskin azalacağına kendilerini inandırmaları, prim iştahının risk alma iştahının üstüne çıkması ve içlerindeki hayvani duyguları bastıramamış olmaları krizin bu aşamaya gelmesine neden oldu.

Yeni yıldan itibaren şirketler çok büyük prim düzenleme sistemine gidecekler. Bu nedenle yeni yılda, çalıştığınız şirketten prim beklemek yerine, kendi priminizi kendiniz verseniz nasıl olur?

Kriz dönemleri yeni fırsattır derler. Herkes bunu bilir ancak uygulama nasıl gelir? Eğer nokta atışlarla, doğru zamanlamayı tutturup, kendinize her zamankinden fazla yatırım yaparsanız yeni yılda kimsenin veremeyeceği prime konabilirsiniz. Ben her zaman söylerim, özünde en büyük yatırım insana yapılan yatırımdır. Geri dönüş oranı birçok projeden daha kısa olabilir. Elde edeceğiniz kar tamamen size aittir. Alacağınız prim kesintisiz sizindir. Ve kriz dönemi bu primi sağlayabileceğiniz kaçırılmaz bir fırsat olabilir. Yeter ki fikriniz olsun, hevesiniz değil. Fikri, vizyonu ve hayali… Bunları sıkı bir çalışma ve düzenli yol alma ile birleştirebilirseniz 2009 yılı için alacağınız prim gerçekçi ve dudak uçuklatıcı olabilir.

En azından ben öyle yapacağım.

Acısıyla tatlısıyla, stresiyle rahatlıyla, bazen gerginlikten bazen sevinçten ağlatmasıyla, bazı geceler uykusuz bırakıp bazı günlerde rahat uykuya daldırmasıyla koca bir seneyi daha geride bırakıyoruz. 2008 yılında birçok yazı ile sizlerle beraber olmaya çalıştım. 2009 yılında daha farklı ve daha geniş bir yelpaze ile devam edeceğim. Ve 2009 yılında sizlerin karşısına daha farklı ve çok umutlu olduğum projelerle çıkacağım. Bunu başarmak için bugün akşama kadar hala çalışıyor olacağım. Hedefimi hayalimle ve vizyonumla birleştirip, en iyiyi ortaya çıkarmak için gücüm ve zekam el verdiğince çalışacağım.

Peki ya siz? 2009 yılını beraber primlendirmeye ne dersiniz?

Hepinize bütün güzelliklerin yanınızda olduğu harika bir yıl diliyorum. İyi seneler efendim.

16th Kasım
2008
Yazar : Dincer

Herşey dahil lüks hotellere gittiğiniz zaman açık büfeden sınırsız yiyecek alanlardan mısınız ? Ben hiçbir zaman öyle olmadım ve olmayı da düşünmüyorum. Yiyebildiğim kadar yiyeyim düşüncesinden ziyade ne yemeliyim düşüncesi içerisinde olurum. Çünkü hangi yiyeceğin bana en uygun faydayı bilecek olan yine benim. Çünkü biliyorum ki herşeye birden sahip olamam. Mutlaka bir seçim yapmalıyım ve bu yaptığım seçim benim için en optimum seçim olsun.

İş hayatında da bunun böyle olduğunu düşünüyorum. Herkes bir iş ve proje kapma yarışına devam ediyor. Ne kadar çok proje alırsam o kadar başarılı olurum prensibini benimsiyor. Ancak bu yarış içerisinde, projenin önemini ve büyüklüğünü düşünmüyor. Küçük parçalarla büyüğü yaratabiliriz fikrine inanıyorum ama bu konuda geçerli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü size tam uygun olmayan proje veya iş fikri ile ilgilenirken, sizin için daha faydalı olabilecek bir projeyi kaçırma riski taşıyor olursunuz. Günümüz eğer farklılık ve en önemlisi verimlilik çağı ise, her projeye atlamak insanlara başarı kazandırmaz diye düşünüyorum. Verimlilik, karlılığı ve kredibiliteyi arttıracak bir durumdur. Çünkü verimli projeler maddi ve manevi çok fazla değer kazandırır. Yüzlerce proje içerisinden onlarcası iyiyken, bir tanesi sizin için mükemmel olabilir. Ve o mükemmel proje, diğerleri ile uğraşırken kaçırdığınız proje olur genellikle.

Bir şirketin, birçok ihaleye katıldığını düşünelim. Düşünceleri genelde ne olur ? Girdiğim 10 ihaleden 1′ini kazansam benim için kar.(!) Evet, Türkiye’de büyük sermayeli bazı şirketlerin düşüncesi bu. Hatta milyar dolarlık ciroya ulaşan bir şirketin yönetim kurulu başkanı, bu düşünceyi aynen teyit eder konuşma yapmıştı. Biz ihaleler ile yaşıyoruz ve bizim yatırım yapmamız için ihale kazanmamız gerekiyor. Bu yüzden, açılan, bizim iş kolumuza uygun, her ihaleye gireriz. Alabildiklerimiz ise kazancımız olur.

Sizce bu görüş mantıklı mı ? Açılan her ihaleye gireceğim, yani bir olta sallayacağım. Yalnız bazı ihalelerde daha istekli olacağım ve oltanın misinasına koyacağım yem daha fazla olacak. Peki adama sormazlar mı, sen hangi balığı yemeyi istediğini bilecek kadar zeki değil misin diye ?

16 Kasım 2008

26th Eylül
2008
Yazar : Dincer

Klasik cümle ile başlamayacağım yazıya korkmayın. Değişim üzerine binlerce şey söylenir ve konuşmalar yapılır. İnsan bak ne kadar önemli şey diye dinler. Ama sadece dinlemekle kalır. Çünkü değişimi hayatına sokacak radikal gücü sergileyemez. Çünkü onun bir ufku yoktur ki genişletebilsin. Üstüne üstlük yapılmış bir değişim karşısında, tepkisini dile getirmekten çekinmez. Hemen bana eskisini verin demeye başlar. İşte buda çaresizliğinin ve ufuk darlığının göstergisidir.

Burada tekil şahıs kullanmaya özen gösterdim. Genelleme yapmak ve herkes böyle yapıyor demek istemem. Bunun nedeni de konuyu bağlayacağım yer ile ilgili. Son günlerde çoğu yerde aynı şeyi okuyorum. ‘ Eski Facebook’ u istiyorum ‘… Facebook’ ta bu konuyla ilgili grup bile açılmış, üye sayısıda küçümsenmeyecek kadar fazla. Durum mesajlarına yazılan, eski Facebook isteği ve bunu beğenmedik , değiştirin serzenişleri dikkatimi çekti ve bunu örnek olarak gösterip bu yazıyı yazmak istedim. Neden değişimler karşısında bu tutum sergileniyor , neden değişimler karşısında her zaman bir yakınma arayışına giriliyor , bunu sormak istedim.

Dünyada küreselleşme ile beraber değişim hareketleri kaçınılmaz oldu. Aklını ve düşüncelerini değişikliklere ayarlayan kişilerin kazanacağı bir çağda yaşıyoruz. Değişimin kökenini ben değişik olarak algılıyorum. Benim her zaman aklımda olan ve hazırladığım stratejilerde baz aldığım nokta farklılıktır. Değişimde fark yaratmak için yapılır. Değişikliklere karşı çıkanlar ise ayrışma işlemine girmeyi reddeden ve ortada aynı renkte dolaşıp farkedilemeyenler olacaktır. Fark edilememek ise ciddi bir sorun olacaktır. O kesim ne kadar grup kurarsa kursun, ne kadar eleştiri yaparsa yapsın faydasızdır. Çünkü kendi aralarında kalır yaptıkları şeyler, dış dünyaya açılamazlar. Onlar için dış dünya diye bir kavramda yoktur aslında. Nedeni , ufuklarını genişletmekten korkmalarıdır.

Ben Facebook’ un yeni ara yüzünü beğendim doğrusu. Kullanımı daha kolay olmuş ve profilleri incelemek daha iç açıcı. Hele benim gibi sadelik ve işlevsellikten hoşlanan insanlar için ideal olmuş. Ama herşeyden önemlisi , milyonlarca kullanıcısı olan ve dünyanın en popüler sosyal paylaşım sitesinin böyle bir değişikliğe gitmesidir. Buna kaç kişi cesaret edebilirdi acaba ? Çok sayıda kullanıcı, gün içinde milyonlar tarafından yapılan trafik ve alışılmış bir arayüz. Beğenilmesine rağmen, bu koşullar altında yapılan değişiklik… Ben buna şapka çıkartırım. Büyük olmak nasıl birşey ve nasıl büyük olunur sorusunun bir cevabı budur. Radikal ve korkusuzca yapılan değişiklikler… 3-5 hafta yakınırlar ama sonra susarlar, alışırlar. Değişime alışık olmayan bünyeye fazla gelir mi gelir. Ancak büyük markalar büyük adım atarlar. Peki nasıl büyük olunur hiç düşündünüz mü ? Global bir şirket olabiliyorsanız işte böyle özellikleriniz olmalı. En ufak değişimden korkmak ise bırakın global olmayı , yerel imkanlar bile sağlamaz.

Son olarak bu konuda saygı duyduğum firmadan bahsederek bağlayayım. Türkiye’ nin ilk yerli lastik üreticisi Lassa, bir süre önce 30 yıllık logosunu değiştirdi. Logosunu yenilemesinin esprisi , değişimlerini gösteren sembol olarak kullanmasıydı. Güvenilir marka olmanın tek başına yeterli olmayacağını gören şirketin amacı ise global markalarla rekabette öne çıkmak için modern, teknolojik ve yenilikçi değişim içinde olduklarını göstermekti. Bu amaçla ‘ Değişim yolda ‘ sloganını kullandılar.

Bende bu yazının sonunda klasik sözümü kullanıyorum. ‘ Değişim içinizde çünkü değişimin kaynağı sizde.

26 Eylül 2008

5th Eylül
2008
Yazar : Dincer

Yazılarımda , marka konusunda insan psikolojisinden bahsediyorum. İnsanın ruhunu okşayan ve ona güçlüyüm imajını yaratan markaların başarılı olduğuna inanıyorum. Bu imajı yaratmasının nedenini de saygınlık unsurunu zihninde canlandırdığına bağlıyorum. Markalaşmış ürünler , insanların toplumda saygınlık kazandığı düşüncesini yaratıyorlar. Bir jeep kullanıcısı ile binek araba kullanıcısı arasında zihin farkı olduğunu düşünmez misiniz ? Bir mekana gittiklerinde jeeplerinden indiklerinde , kendilerine duymak istedikleri güveni oldukça belli ederler ! Bu güveni yaratan binlerce dolar ödeyerek aldıkları araba mıdır yoksa gerçekten saygın bir kişi olduklarına dair inançları mıdır ?

Konuya arabalardan girmişken devam edeyim… Gücünüzün yettiği ölçüde bir araba aldığınızı varsayalım. Eğer yetinmesini bilen ve bunu aldığınıza bile sevinecek duygusallıkta bir insan değilseniz - daima diğer büyük markaların hayalini kurar ve arabanıza gereken önemi vermezsiniz. Araba kirli olsa bile içinizden yıkamak gelmez ya da bakım zamanı geçse dahi , ne olacak canım haftaya yaptırırız dersiniz. Peki ya daha pahalı ve büyük marka bir otomobiliniz olsa ? Yıkamasını ya da bakımını aksatır mısınız ? Kesinlikle hayır. Çünkü genel bir kanı vardır ki arabanın eşdeğeri saygınlıktır. İnsan arabası kadar insanların gözünde büyüktür !

İşte markalar yıllardır süregelen bu basit ve boş mantıktan hareketle adımlarını atarlar. İnsanların gözünde saygınlık hissi yaratacak unsurları toplayıp markalaştırırlar. Rolex marka saat takanın , Prada çanta taşıyanın , Timberland bot giyenin , Gucci kiyafetlerle boy gösterenin her zaman çok saygın olduğunu düşündürtürler ! Aldığınız ürünü zihninize giydirmekten başka birşey değildir bu. Gucci ‘ nizi çıkardıktan sonra güveninizi kaybetmezsiniz çünkü Rolex ‘ inizi taktığınızda saygınlığınızın yerine geleceğini bilirsiniz. Ya da onları dahi takmadan dışarı çıksanız , Range Rover ‘ ınıza bindiğinizde siz ilah olacaksınız !

Demek istediğim insanların ne kadar zavallı oldukları değil. Büyük firmaların nasıl markalaşma stratejileri izledikleri. Bu markaların faydaları , değerlerinin yanında devede kulak kalır ! Hatta bu markaların marjinal faydalarından bahsetmek mümkün değildir. Aynı markanın , aynı - benzer ürününden ne kadar alırsanız alın , ondan aldığınız fayda azalmaz. Hatta arttıkça artar. Yani bu markaların fayda - değer teorisinden söz edilemez ! Çünkü markalaşmayı saygınlıkla orantılı olarak kullanan firmaların bunlara ihtiyaçları yoktur. İnsanların psikolojileri bu kadar kolay yönlendirilebildiği sürece bunun önüne geçme imkanı da yoktur. O zaman siz neden psikolojinin önüne geçmeye çalışasınız ki. Olanı değerlendirip , marka ile saygınlık arasında ki ilişkiden yararlanıp markalaşmaya gitseniz başarılı olmaz mısınız ?

Size kolay gelsin , çünkü bu hiç kolay birşey değil…

5 Eylül 2008

12th Ağustos
2008
Yazar : Dincer

Ben kendimi bildim bileli şu ürün diğerine göre daha kaliteli diye seçim yaptığımı hatırlamam. En azından aynı tarz ürünleri üreten iki firma arasında tercih yapıyor olacaksam… Gözüme çok hoş gelen ve beni ilk bakışta cezbedecek bir ürün yoksa , seçimlerimde genelde fiyata göre karar veririm. Sonuçta tüketicinin cebi delik değil. Delik olsa da inanın kaliteli diye pahalı ürünleri almazlar. Sürü psikolojisi ile hareket edildiği için , genel beğeni ve hava atma ihtiyacı nedeniyle pahalı ürünleri alırlar.

Michael Porter ‘ Operasyonel Etkinlik ‘ adlı kavramı ortaya atmıştır.  Yani operasyonel etkinlik ile strateji farklı şeylerdir der. Kalite , operasyonel duruma girer. Strateji ise farklılaşma ile alakalıdır. Kalite algıda biçimlenen birşeydir. Yani müşteri , ürünü pahalı olduğu için kaliteli sanır çoğu zaman. Eskiden aldığı ve kalitesine güvendiği ürünün fiyatı düştüğünde , hemen o ürünün kalitesinden şüphe eder. Yani kalite fiyat aracılığı ile beyni etkileyen sıradan bir şeydir. Esas olan , fark yaratan stratejiler ile insanlara ürünlerin kaliteli olduğu algısını vermektir. Bunu yapmak ise sıradan olmayan beyinlerin yaratıcılığınde gizlidir.

Çok iyi ve çok kaliteli olmak tercih edilir olmayı sağlamak zorunda değildir. Virgin Havayolları , sektöre ilk adım attığı yıllarda , büyük havayolu şirketlerinin yanından sıyrılıp gözde olmayı kalitesiyle mi başardı ? Starbucks , espressonun kalitesini kullanarak mı her kesimden insanın cafeleri doldurmasını sağladı ? Victoria’s Secret bilinen iç çamaşırlarını diğerlerinden çok daha kaliteli yaparak mı lider marka oldu ?

Normalden farklı ve insanları cezbeden ürün - hizmet sunmak en önemli strateji olmalıdır. Bunun için insanların ihtiyaçlarını ve beklentilerini analiz etmeye çalışmak önemlidir. Yani kaliteli ürün yaratmaya çalışmakla vakit harcanacağına , insanları nasıl etkileyebilirim diye kafa yormak gereklidir. Yaratılan ürün - hizmet , ne kadar sıradışı ise insanlar ona rağbet ederler. Böylece müşteri daha fazla ücret ödemeye razı olur. Daha fazla ücret ödeyen müşterinin ruhsal hali , ürününüzü siz hiç düşünmesenizde kaliteli kılar. Çünkü diğerlerine göre daha çok para ödemeye gönüllü olmuşlardır. Psikoloji burada devreye girer ve uyguladığınız strateji başarılı olur. Herhangi bir etkinliğe gerek olmadan basit formulle amaca ulaşmak en hoşa giden yöntemdir. Yeter ki bağlantı anlaşılsın.

12 Ağustos 2008

12th Ağustos
2008
Yazar : Dincer

Bundan önceki yazımda Vestel ‘ in farklı olup olmadığını sormuştum. Oradaki amacım , Vestel ürünlerinin tercih edilip edilmediğini incelemekti. Marka değerinin ulusal anlamda hangi boyuta ulaştığını kabaca düşünmekti. Bu yazımın amacı ise farklı. Herşeyin marka olmak olmadığını vurgulamak. Bu farkı anlatmak için en uygun firmanın Vestel olduğunu düşünüyorum…

Ticarette tek bir amaç vardır. Bir iş kurarken , bir organizasyonu yapılındırırken , yeni bir yatırım kararı verirken tek bir düşünce ışığında adım atarız. ‘ PARA KAZANMAK. ‘ Hiçbir Allah ‘ın kulu çıkıpta övgü alayım , saygın bir marka olayım ve örnek gösterileyim diye iş yapmaz. ( Tek başına bunları düşünüp.) Her Allah ‘ ın kulunun amacı para kazanmaktır. İşin mantığıda budur zaten. Gelir elde ettiğiniz sürece başarılısınızdır. Farklı olacağım diyerek marka yaratmaya çalışan sıradanların sonu başarısız olmaktır. Yani para kazanamamaktır. Vestel bu anlamda çok başarılı bir patrona sahip. Bazılarına göre cost management olayını fazla abartmış bir patron olsada , paranın değerini gerçekten iyi bilen bir kişi… Yurt içinde insanlar Vestel ‘ e  rağbet göstermiyor olabilirler belki ama marka itibarını hiçe saymak haksızlık olur. Çünkü Vestel ‘ in yurtdışı cirosunun % 90 civarı OEM ( Original Equipment Manufacturer ) … Yani cirosunun % 90 ‘ ını kendi markası ile yapılan üretimlerden sağlıyor. Türk insanı evinde Vestel marka ürün tercih etmiyor ve bu ürüne sahip olduğu için gururlanmıyor belki ama Vestel ciddi anlamda para kazanıyor. Ulusal anlamda çok büyük marka olma olayını kafasına takmıyor.

Marka olmak kafaya takılması gereken bir şey değildir. Kafaya takılması gereken para kazanmaktır. Marka olmadanda para kazanılıyorsa başarı vardır. En azından marka olupta , para kazanamamaktan daha iyidir. Gloria Jeans bir markadır. Ancak göreceli geliri çok daha düşüktür. Rakibi Starbucks ‘ ın ilk hedefi marka olmak yerine para kazanmak olmuştur. Çünkü ünlü insanları sokakta yürürken kağıt bardakla görüntületmek çılgın bir fikirdir !

Son olarak insanların taktığı marka bilinirliğinin önemine değinmek istiyorum. Çok bilinir bir marka olmanın büyük getirisi olacak mı sizlere ? X , Y , Z adlı üç tane firma olsun. Üçüde benzer hatta tıpatıp aynı ürünleri üretsin. Siz tercih aşamasında Y firması marka bilinirliği en yüksek firma diye girip oradan mı alıyorsunuz ? Eğer öyle yapıyorsanız o sizin sorununuz yani aptallığınız olur. Benzer ürünlerin üretildiği ve arasında fark olmayan koşullarda , her zaman en ucuzu aranır , alınır. Fiyatı düşük olan avantaj sağlar. Tüketici mantığı ve olması gereken budur. Bu durumda nerede markanın önemi ?

İşini , marka bilinirliğine takmadan ve ticaretin gerektirdiği şekilde yapan Vestel burada iyi bir örnektir. Kim haklı kim farklı bilmem ama patron başarısı ortada. Tek bir noktaya takılıp kalmak başarısızlığı getirir. Marka - inovasyon - para kazanma gibi kavramların doğru harmanlanması şarttır. Bunu yapan adam para kazanır.

12 Ağustos 2008

Previous