EKONOMİ

1st Temmuz
2009
Yazar : Dincer

Efendim dün malumunuz Türk ekonomisinin ilk çeyrek büyüme rakamları açıklandı. İlk çeyrekte %13.8 gibi rekor bir daralma yaşamışız. Bu oranlarla beraber ilk üç içine girmeyi başarmışız. Bu rakamlara sürpriz diyen kişileri pek anlamıyorum, kusura bakmasınlar.

Çarşambanın gelişi perşembeden bellidir derler. Mart ayında ‘ Sanayi Üretemiyor ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım. Ocak ayında sanayi üretimi %24’e yakın bir düşüş göstermişti. Ki bu ilk aydı ve önümüzdeki aylarda bu küçülmenin artarak devam edeceğini beklemek gayet normaldi. Bununla beraber özellikle Almanya ekonomisindeki sanayi üretim rakamlarını takip ettim. Almanya’dan gelen veriler de iç açıcı değildi. İş hacmimizin en yoğun ülkeden gelen olumsuz verileri, ülkemizdeki sanayi üretim ve kapasite kullanım oranlarını değerlendirdiğimizde çift haneli küçülme yaşayacağımıza kesin gözüyle bakıyordum. En önemli iş kolumuz otomotiv ve otomotivin dolaylı olarak bağlı olduğu türev sektörlerde yaşanan durma, ilk üç ayda bu oranların çıkmasına garanti gözüyle bakmamı sağladı.

Piyasaları yakından takip eden ve sadece gazetelerde geç kalmış gündeme göre yorum yapmayan ekonomistler bu gerçeği biliyorlarmışlardır. Hadi halk bunu gecikmeli yaşıyor onu anlarım da bazı ekonomistlerin bu verilere şaşırmasını anlamıyorum. Piyasalar kasım-aralık aylarında bu günleri fiyatladılar. Borsa endeksinin tarihi dip seviyelerine yaklaşmasının altında yatan nedenler, yeni yılda reel ekonomide meydana gelecek büyük düşüş idi. Piyasa ilk çeyreği kasım gibi fiyatladı. Marttan sonra başlayan yükseliş trendinin mayıs ayında artarak devam etme nedeni ise ikinci çeyrekte bu daralmanın hız keseceğinin göstergesi. Çünkü hükümetin kdv-ötv indirimi ile az da olsa olaya müdahale etmesi ile stoklar eridi. İş gücünün azaltılması, maliyetleri azaltıcı politikalarla yeni dönemdeki üretim stratejilerinin oluşması ile çark yavaş yavaş dönmeye başlayacaktır. Bu ikinci çeyrekten itibaren, küçülmedeki oranın biraz azalması ile belli olacaktır.

Dediğim gibi halkın bu durumu yeni abartmasını anlarım. Yılın ilk üç ayındaki reel ekonomi daralmasından bahsediyoruz. Bunu haziran ayının sonunda görüyorlar. Başbakanın kriz teğet geçti sözünün şimdi kullanılacağını da anlarım. Ama bunların hepsi saçmalıktan ibaret. Yanlış şekilde hükümeti eleştiri yöntemi. Çünkü bizim ülkemizin finansal sistemi güçlü. Küçülmeyi her ülke yaşıyor. ( Çin-Hindistan hariç.) Küçülmede ilk üç sırayı paylaştığımız ülkelerden Letonya ve Estonya hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Doğu Avrupa krizine neden olacaklardı az kalsın. Bizim ise bankalarımız ilk çeyrekte kar patlaması yaşadılar. Her zaman söylüyorum, ülkeleri büyüme rakamları değil finansal açıklar batırır. Büyüme olmadan ülkeler bir şekilde ayakta kalır. Japonya bu sıkıntıyı en fazla yaşayan ülkedir. Dikkat ederseniz 2001’de bile bu kadar küçülme yaşamadık diyorlar. O zaman reel ekonomi krizi yoktu. Finansal kriz yaşıyorduk. Global değil, içimizde yaşıyorduk. Şimdi global kriz var, dünya küçülüyor, finansal kriz de bununla beraber yaşanıyor. Biz buna rağmen finansal anlamda güçlüyüz.

Reel anlamda Almanya bir küçülürse, biz iki küçülürüz derim. Şans eseri tam 2 kat olmuş. Almanya’nın %6.9 küçüldüğünü göz ardı etmeyin derim. Tekrar söylemek istiyorum, reel ekonomide yaşanan sıkıntı elbette önemlidir. Ancak finansal sistemde yaşanan sıkıntıda olduğu gibi iflasa sürüklemez. Ben hükümeti uzun zamandır eleştiriyorum. ‘ Hükümet Büyük Bir Yalan ‘ ve ‘ Büyümeyi Analiz Edebilmek ‘ başlıklı yazılarımda gerçekleri hep söylemeye çalıştım. Şimdi ise bu rakamları görüp eleştiri yapmak sadece gülüp geçirtir.

Ve iddia ediyorum, eğer bu büyüme rakamları olumlu kullanılır ve hata anlaşılırsa… Büyüme stratejisi değiştirilip, bu küçülmedeki sıkıntı çekilmeyi göze alınıp kısa vadeli değil, uzun vadeyi kurtaracak önlemler alınırsa ‘ Nur Top Gibi ‘ başlıklı yazımda yazdıklarımın gerçek olacağını düşünüyorum. Ve çok rica ediyorum, aklı başında insanlar lütfen saçma yöntemlerle eleştiriye gitmesin. Bu inanın ki hükümetin ekmeğine yağ sürüyor!

4th Haziran
2009
Yazar : Dincer

Geçenlerde Roubini, Krugman, ve Stiglitz gibi ekonomistlerin sadece Türkiye’de uzman diye nitelendirilen insanlar olduğundan bahseden bir yazı okudum. Bu kişilerin hangilerinin ceplerindeki üç kuruştan daha fazlasini yönettiği soruluyordu.

Roubini, krizi önceden gördüğünü söyleyen ve son zamanlarda meşhur olup, adı kahine çıkan bir adam. Bu tamamen medyatiklik durumu. Çünkü aklı başında her ekonomist, böyle bir krizin çıkacağını biliyordu. Roubini, krizin olacağını önceden görmesine rağmen, yatırımlarını borsa endeks fonu üzerinde yapıp, yatırımlarından ciddi zarar etmiş. Yani kriz olacak demesine rağmen, vadeli olarak borsa endeksleri fonunda parasını değerlendirme yolunu seçmiş.

Burada anlatmak istediğim nokta, ekonomistlikteki ince çizgi. Herşeyi tahmin edip, söyleyebilirsiniz. Ahkam kesebilirsiniz. Şöyle olacak, böyle olacak diye atıp tutabilirsiniz. Mantık onu söyler, doğrudur. Ancak zamanını bilmeniz çok zordur. Ekonomi, hep söylediğim gibi, bana göre beklenti bilimidir. Fi zamanda şöyle olacak… Bunu diyebilirsiniz. Haklısınızdır. Ama o fi zaman, ne zamandır bunu bilen kahindir. Ancak sadece tahmini söyleyen kahin değildir. Roubini de kahin değildir. O sadece bu krizin geleceğini tahmin eden sayısız ekonomistlerden birisidir.

26 Mayıs 2007′de ‘ Globalleşen Ekonomi Panikte ‘ yazısını yazmışım. 9 Ocak’ta ‘ Piyasalardan Çekilme Vakti mi ? ‘ diye yazmışım. ( Daha fazlası için ‘ Ekonomi ve Finans ‘ kategorilerine göz atabilirsiniz. ) Bir ekonomist için, bu durumun olacağını önceden tahmin etmek çok zor olmamalı. Ancak bir ekonomistin, finans yönü kuvvetli olacak diye bir şey de söz konusu değil. Çünkü reel ekonomi ile finansal piyasalar çok farklıdır. Reel ekonomi ile piyasa ekonomisi farkını da bu yazımda anlatmaya çalışmıştım.

Sonuç olarak ; ekonomistler beklentiler üzerinden tahmini konuşurlar. Piyasa oyuncular ise an üzerinde işlem yaparlar. Reel ekonomiyi piyasalar üzerinden takip etmek ne kadar yanlışsa, hedge fon oyuncularını ekonomistlerle kıyaslamak da o kadar yanlıştır.

13th Mayıs
2009
Yazar : Dincer

Türk halkının yıllardır alışık olduğu, faize yatırım stratejisi bitmek üzere. Dünyanın en yüksek faizini veren ülkelerden biri olan Türkiye, son dönemdeki faiz indirimleri ile bu liderliğini bıraktı. Merkez Bankası’nın son indirimleri ile faizler çift hanenin altına iniyor.

İnsanlar birikimlerini hiç düşünmeden faize yatırıyorlardı. Gerçekten en yüksek ve risksiz getiriyi elde ediyorlardı. Yabancı yatırımcı için de durum böyleydi. Yabancılar, dövizlerini bozdurup, türk parası ile faize yatırım yapıp, daha sonra yine dövizlerine kavuşup zengin olup gidiyorlardı. Bizde böyle suni sıcak para çekiyorduk.

İşte bu devrin sonuna gelindi. Artık öyle faizden para kazanma, daha doğrusu yüksek para kazanma devri kapandı. İnsanlar artık varlıklarını değerlendirmek istiyorlarsa, faiz alternatifinin yerine başka enstrümanları da düşünmek zorunda kalacaklar. En azından bunu değerlendirmek isteyecekler. Bunun için de finansal danışman ile çalışmak istemiyorlarsa, ekonomiyi ve piyasaları daha yakından takip etmeleri gerekecek…

Gelelim bu işin reel etkisine. Faizler yatırımlar için kağıt üstünde gibi dursa da ciddi bir etken. Yatırımcı, faiz oranın yüksekliğini gördüğünde, ben o parayı faize koysam getirim daha iyi olur diye düşünerek, risk kategorisinde ‘ B ‘ sınıfında yer alan yatırımlarda daha isteksiz davranabiliyor. Faizlerin yatırım yapılabilir noktaya gelmesi reel yatırımlar için itici etken olacaktır.

Son olarak bir de bankalar, düşen faizleri kredi vb. oranlara yansıtmayı başarırlarsa, ekonomi için ciddi bir adım atılmış olacak. Her zaman söylüyordum… Türkiye gücünü kullanabilirse çok başarılı noktalara gelir. Bu gücün farkında olmak şart. Radikal kararlarla bazı riskleri alıp, getir-götür sermaye ülkesi konumumuzdan vazgeçersek, liderliğe oynayabiliriz.

27th Nisan
2009
Yazar : Dincer

Dünya, Meksika’da başlayan ve Amerika’ya da sıçrayan domuz gribi korkusunu yaşıyor. Bunun Avrupa’da da bazı insanlarda görüldüğünün düşünülmesi endişeleri artırıyor. Dünya Sağlık Örgütü ( WHO ) SARS tehlikesinden sonra yaşanan ikinci en ciddi salgına karşı hazırlıklı olunması gerektiğini söylüyor.

İşte bu bilgiler ışığında, domuz gribi ekonomileri nasıl etkileyecek? Dünya piyasaları bu beklentiler üzerine işlemleri gerçekleştirmeye başladı. Gerçi Amerikan borsası, domuz gribi beklentisini biraz rafa kaldırarak, bankalardan gelen iyi haberleri fiyatlasada, bu olumsuz gelişme kar satışları için neden olup, düşüşleri arttıracaktır.

Seyahatlerin yavaşlayacağına dair beklenti, turizm şirketleri hisselerinin dünya piyasalarında taban yapmasına neden oldu. Aynı şekilde havayolu şirketlerinin hisseleri de yüksek değer kaybı yaşadı. İlaç üreticisi, maske üreticisi vb şirketlerin hisseleri ise tavan fiyatlara ulaşıyor. Spesifik olarak bakmayacak olursak, genel anlamda ise piyasalar domuz gribi tehlikesinin ekonomileri etkileyeceğini düşünüyor. Bu nedenle borsalar düşüş eğilimine giriyor.

Hatırlamakta yarar var ki, SARS salgınının maliyeti $40 milyar’ı bulmuştu. Tüketimin azalması ve turizm gelirlerinin azalması ile beraber, zaten zorda olan küresel ekonomiler için ciddi bir tehlike olarak görülen domuz gribi, piyasaları derinden sarsabilir. Salgının küresel çapta büyümesi ciddi bir maliyet yaratacağı için, kriz döneminde düzelmeye çalışan ekonomilere ikinci bir darbe indirecektir. Avrupa ve Dünya borsaları bu beklentileri satın alarak, düşüş eğilimine girdiler. Daralan ekonomiler, bu salgının gelirleri etkilemesi ile beraber küçülme oranlarını arttırabilirler. Bu nedenle domuz gribi eğer salgın boyutunu arttırırsa ekonomileri daha zor günler bekliyor olacaktır.

16th Nisan
2009
Yazar : Dincer

Dünyada kabul edilmesi gereken bir gerçek var bana göre. Reel ekonomi ve piyasa ekonomisi ayrımı. Benim piyasa ekonomisinden kastım, finansal araçlara bağlı olarak şekillenen ekonomi. Dünya ciddi bir kriz yaşıyor ve bir süre daha yaşamaya devam edecek. Tahmini olarak kriz şu zamanda biter söylemleri var. Ancak bunu kestirmek çok zor. İşte burada bir nokta karşımıza geliyor. Dilerseniz onu biraz inceleyelim.

Son aylarda piyasalara baktığınız zaman iyimserlik görürsünüz. Dünyada altın vb emtialar yükseliş eğilimini düşüş yönüne bırakırken, borsalar tam tersini uyguluyor. Ülkemiz için IMF anlaşması spesifik öznesini bırakırsak, tüm dünyada yüklem aynı. Yükselmek! Peki ya tümleç nerede?

Benim bir cümleden anladığım özne-tümleç-yüklemdir. Öznemiz var, yüklemimiz var. Ancak bu yükselişi, kriz bitiyor söylemine bağlamak ne kadar doğru? İşte burada devreye piyasa ekonomisi giriyor ve eksik kalan tümlecin yerini alıyor. Tahmin diyor ki;

Bankalar 2009 ilk çeyreğinde zararlarını azaltıyor bazıları kara geçiyor. Şirketler krizin ilk şiddetli etkisini atlatmış ve uyguladıkları kriz politikaları ile yapılanma süreçlerine girmiş, buradan da sağlıklı sonuç almaya başlayacaklar. Krizin kaynağı finansal sektör olduğu için, kriz reel sektöre yansımış olsa da çıkışın ilk sinyali yine finansal sektörden gelecek. Bankalar şiddetli sarsıntıyı atlattıysa sorun yok. ( Son gelen Goldman, JP Morgan bilançoları da buna sinyal veriyor. ) Hele bir de temettü dağıtma planları yok mu, tam gaz veriyor. Demek ki krizin etkileri yavaşlamaya başlamış. Kriz 2009′da bitmez belki ama artık krizin bitme beklentisini satın alma vakti gelmiş diyorlar. En azından krizin etkilerinin yavaşlama psikolojisi. İşte buna piyasa ekonomisi diyoruz.

Reel kesim ise krizin etkilerini gayet sıcak şekilde ve artarak hissediyor. İşsizlik, büyüme oranları vb göstergeler ters orantılı olarak işlemeye devam ediyor, edecek. Konut fiyatlarında bir iyileşme söz konusu değil. İşte bu da reel ekonomi.

İşte reel ekonomi ile piyasa ekonomisi ters mantıkta işler. Benim her zaman bahsettiğim beklenti psikolojisi burada devreye girer. Ve unutmamak gerekir ki dünyada ciddi değer yaratılan bir finansal sistem var. Eğer bu psikoloji devreye girmezse, düzelecek bir reel ekonomi de kalmaz. O nedenle piyasa ekonomisinin çalışması gayet doğal gözüküyor. Ancak! Küçük yatırımcılar burada çok dikkatli olmalı. Çünkü bu yükseliş kalıcı bir yükseliş olamaz. Belli bir noktaya kadar gideceği ortada. Arada geri dönüşler yapıp, güç toplanıp üst seviyeler test edilebilir. Ancak bu çıkışın, mutlak surette reel ekonomiye bağlanacak inişi olacak. O nedenle uzun vadeli pozisyonlar harici tradeler çok iyi ayarlanmalı.

Sonuç olarak kriz bitmedi. Bu kadar kısa sürede bitmesi mümkün değil. Ancak finansal sektör üzerinde şiddeti eskiye oranla azaldı. Ancak alınan önlemlerin bir süre sonra reel ekonomiye olumsuz etkiler yapacağı aşikar. Bu olumsuz etkilerle birlikte reel ekonominin düzlüğe çıkmasının çok uzun yıllar alacağını düşünüyorum. Ancak finansal sistem dünya üzerinde çok büyük değer halinde ve çok fazla şeyle bağlantılı. O nedenle piyasa ekonomisinin işlemesi çok önemli.

Son söz Okan Bayülgen’e. Borsacı değilim ve o tabirden hiç hoşlanmam. Ancak ‘ ekonomiyi emen kene ‘ derken biraz daha düşünmek gerekli. Dünyadaki likiditeye çok ciddi oranda değer katan bir sektörden bahsediyoruz. Burada suçlu aranacaksa, bu extra değeri katan finansal sektör oyuncularının yanına, bilgisizlikleri ile bu balona aç kurt gibi dalan reel sektör oyuncularını da katmak gerekir. Ortaya günah keçisi olarak ‘ borsacıları ‘ atmak ancak ve ancak bağırarak kral olmayı alışkanlık edinenlerin yapabileceği bir davranıştır. Ve bunlar yalnızca ‘ disko kralı ‘ olur. Eğer bazıları entellektüel kimliği ile istediği yerde istediğine atıp tutabilecek olsaydı, bu ülkede o kişiden çok daha fazla entellektüel insan vardı. Demek ki çok konuşmak için ‘ paranın ‘ gücü olması gerekiyormuş. Kendisi son yıllarda bu gücü elde edebildiğine göre, o şanslı döneminde finansal sektörün payı olduğunu unutmasın.

18th Mart
2009
Yazar : Dincer

Yazılarımı okuyan dostlarım iyi bilirler ki, bu sayfada Aydın Bey hakkında pek olumlu şeyler yazmamışımdır. Genelde eleştirel yazılarımda Aydın Bey’in ismi geçmiştir. Ancak bu eleştiriler, Doğan Medya Grubu’nun yaptığı yayıncılığa ilişkin, medyanın haber temalı öğesini yok edip, magazinsel boyuta taşınması üzerine yapılmıştır. Doğan Grubu’nu kalitesinden yerle bir etmeye çalışmışımdır. Burada yerle bir etmek demek ise eleştiriler ile kendi çapımda ve fikrimde vurmaktır. Ancak son günlerde yaşanan gelişmelerin, yapılanların mantığı tartışılmalıdır. Ve bence üstünde çok düşünülmelidir. Sayın başbakanın yandaş medyacılar yakıştırılması çok iyi düşünülmelidir.

Şimdi başa dönelim. AKP hükümetinin ilk geldiği dönemde Doğan Grubu, iktidarın yanındaydı. Hükümette Aydın Bey’e yakındı. AKP iktidarı döneminde Aydın Bey’in en büyük rakibi Sabah Grubu’na el konulmuştu. 22 temmuz seçimlerinde, Doğan Grubu açık bir şekilde AKP hükümetini destekliyordu. Ancak işler AKP hükümetinin ikinci kez - tek başına iktidar olarak gelmesiyle değişti. Aydın Bey tarihindeki en büyük hatayı yapmış oldu. Çünkü çarklar ters dönmeye başladı. AKP hükümeti ilk başta desteklediği gruplarla ters düşmeye başladı. Bunun nedeni ise kendi yandaşlarının büyümeye başlaması oldu. Bunu hesaplayamayan Aydın Bey için, tarihi düşüş dönemi başlamış oldu.

Petrol Ofisi vergi skandalı ile başlayan furya, Doğan Grubu şirketleri üzerinde büyük baskı oluşturdu. Yabancı yatırımcının en çok tercih ettiği hisselerden olan Doğan Grubu şirketleri 2006 yılından sonra büyük düşüş ve hacim kaybı yaşadılar. Aydın Bey’in ticari faaliyetlerine getirildiği söylenen bürokrasi engelinden, bu gelişmelerden korkan yatırımcılar etkilendi. Yani hisseleri borsada işlem gören, halka açık bir hisse, binlerce küçük yatırımcısı olan, hükümet baskısı nedeniyle dip değerlere sürüklendi. Son 3 yılda, yabancıların sürekli portföy ağırlıklarını düşürdüğü hisselerin başını Doğan Grubu şirketleri çekti.

Şirket hisseleri 2006 yılında 3.50 TL seviyesindeyken, 0.45 TL seviyesine geriledi. Piyasa değeri 1.1 milyar $’a kadar düşen şirket, uluslararası alanda da itibar kaybediyor. Ve başbakan yandaş medya diyerek, Doğan Grubu kanallarını sürekli diline doluyor. İşte bu sırada, Aydın Bey’in en büyük rakibi, Turgay Ciner’in elinden alınan Atv-Sabah grubu Ahmet Çalık’a veriliyordu. Bununla beraber Tuncay Özkan’ın kurduğu ve hükümetin ciddi muhalefeti olan KanalTürk televizyonu ise Akın İpek tarafından satın alınıyordu.

Şimdi buyrun bu beyefendiler kimdir biraz inceleyelim. Öncelikle şunu söylemek istiyorum. İnceleme yaparken mali durum vb. gibi alanlara bakamadım ne yazık ki. Çünkü Türkiye’de son yıllarda büyük sıçrama kaydeden ve milyar dolarlık iş hacimlerine ulaşan Çalık Grubu’nun halka açık şirketi bulunmuyor. ( Nedenini siz tartışabilirsiniz. ) Bu nedenle neler yapmış onlara göz atalım. Çalık Grubu, tekstil sektöründe yatırımlarına başlayan ve çekirdek iş sahasını tekstil üzerine kuran bir şirket. Kriz döneminde ihracatla büyümeye devam eden ve 2007 yılında tekstildeki büyümesini tavan yaptıran bir şirket. Bunun yanına enerjiyi koyan ve enerji sektöründe dev atılımlar yapan bir şirket. Ve 2006 yılında elektrik dağıtım ihalelerine katılmaya başlayan şirket, enerji konusunda atılımları sürdürmüş. Bununla beraber petrol ve doğal gaz alanında atılıma geçmiş. Trans Anadolu Petrol Boru Hattı Projesi ve yankı uyandıran Ceyhan’da kurulan rafineri ve petrokimya tesisi grubun milyar dolarlık faaliyetleri kapsamındadır. Petrolden sonra doğal gaz alanında faaliyet göstermek isteyen grup, Bursa ve Kayseri doğal gaz ihalelerini kazanıp, şehir içi doğal gaz dağıtım işine başlamıştır. EPDK bu ihaleleri ilk kez 2003 yılında düzenlemiş ve lisans vermiştir. Grup 2007 yılında ise KayseriGaz  hisselerinin  tamamını Çalık Enerji bünyesine geçirmiştir. Bununla beraber adrese teslim borusuz doğal gaz sevkiyatı sağlayan sistemi Naturelgaz olarak Çalık Enerji bünyesinde hizmete sokmuş.

İnşaat, finans ve telekomünikasyon alanlarında da faaliyet gösteren grup, son bombasını Atv-Sabah Grubunu alarak patlattı. Turkuvaz Medya olarak faaliyete başlayan grup medya sektörüne de dahil oldu. Ve Türkiye’nin Kanal D’den sonra akla gelen markası Atv’yi satın alarak, Doğan Grubuna rakip oldu.

 

Gelelim Akın İpek’e. Aslında çoğunuz tanırsınız. Yıllardır davetiye denince ilk akla gelen marka Koza Davetiyedir. İşte Koza Davetiye ve İpek Matbaacılık şirketlerinin sahibi kendileri. Ciddi ve kaliteli bir eğitim almış Akın İpek, babasının kurduğu matbaa ve davetiye işini son yıllarda akıl almayacak kadar büyüttü. Davetiye işine devam ederken, en ciddi yatırımını Bergama Ovacık altın madenini alarak yaptı. 2005 yılında bu yatırımı yapan Akın İpek Türkiye’nin ilk altın madenine sahip şirket oldukları ile övünürken, başına ciddi dertler açıldı. Bergama’da siyanürle altın arama çalışmaları nedeniyle sayısız davalar açıldı. Siyanür liçi yöntemi ile çalışan altın madeninin işletilmesine ilişkin idari işlemler mahkemelerce defalarca iptal edildi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlal edildiğine dair kararlar verildi. Ancak "Kamu yararına olmadığına" ilişkin mahkeme kararlarına karşın, söz konusu altın madeni ve kimya tesisi,faaliyetlerine devam etti. Koza’nın hisseleri devraldığı Normandy şirketinin, bu hisseleri mahkeme kararlarından bıktığı ve yasal yolu bulup ocağı işletemediği üzerine Akın İpek’e sattığı konuşuldu. Ancak bütün mahkeme kararlarına rağmen, AİHM’nin aykırı raporuna rağmen, Koza Grubu’nun nasıl faaliyetlerine devam ettiği düşündürücüdür. Maden ocağının işletilmesiyle bir yıllık hedefin 180 milyon $ olduğu düşünülürse, Normandy şirketinin 40 milyon $’a bu maden ocağını neden sattığı da düşündürücüdür. Ve Koza Davetiye hisseleri borsada işlem gören bir şirket. Koza’nın bu maden ocağını alması ile büyük primler yapan hisseler, sayısız mahkeme ile baskıda kalmış ancak bu baskıları çok rahat aşarak 2 TL seviyelerinden 20 TL seviyelerine kadar gelmiştir. Bugün İPMAT ve KOZAA hisselerinin, piyasa değeri 500 milyon $ civarındadır.

Son dönemde Akın İpek, medya sektörüne de girmiş. Bugün gazetesini satın almıştır. Atv ile de ilgilenen ancak ondan vazgeçen İpek, AKP hükümetine muhalefeti ile bilinen KanalTürk TV’yi satın almıştır. Şimdilerde fısıltı gazetelerinde ise MHP’ye yakınlığı ile bilinen ATA Tv hisselerini de alacağı konuşuluyor.

 

Ben ticari faaliyetlerde, ülkedeki bazı ticari grupların işlerini inceledim. Son günlerde Aydın Bey aleyhine herkesin birşey söylediğini düşünürsek, bu yazının gerekli olduğunu düşündüm. Çünkü Doğan Grubu çoğu kişi tarafından sevilmez. Şimdi AKP karşı atak başlattı diye, inat yüzünden Doğan Grubu’nun yanında olanlar var. Bu yanlışa gelmemek gerektiğini düşünüyorum.

Düşünün; çok büyük karanlık bir salondasınız. Ve spotlar sadece bir kişinin üstünde. Işık, yalnız o kişiyi aydınlattığı için herkes onu görüyor. Ve karanlıkta güçlü bir ışık sadece o hedefe yönlendiği için, hep kirli çamaşırları gözüküyor. Ve büyük bir baskı altında bırakılıyor. Ancak o salonun ne kadar büyük olduğunu unutmayın. Karanlıkta, hedef bir kişi seçilirken, ışığın üzerlerine vurdurulmadığı ve adlarının geçmediği kişiler, karanlık olmasına rağmen yürümeye devam ediyor. Hatta koşuyorlar.

Aydın Bey üzerinden oynamak, Türkiye’nin en büyük iş adamlarından birisi olan kişiyi sayısız darbelerle vurmaya çalışmak, kanuni açıklamaları yüzde yüz doğru değilse, çok ayıp bir davranıştır. Aydın Bey, kendisi üzerinden bu muazzam ‘ İpek ‘ Yolunun kurulmasına izin verecek mi, onu bekleyip göreceğiz.

16th Mart
2009
Yazar : Dincer

Mart ayı veriler açısından oldukça yoğun ve moral bozucu geçiyor. Bugün açıklanan işsizlik rakamları yeni bir rekora işaret ediyor. İşsizlik oranı Aralık ayında %13.3′e çıkmış. 3.3 milyona yakın kişinin işsiz olduğu açıklanıyor. Geçen yılın şubat ayında ‘ Türkiye’de İşsizlik Var mı ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım. Doğal işsizlik oranlarının, global ve yenilenen ekonomi düzeni içerisinde artabileceğinin altını çizmiştim. Bunun üstüne daha önce görülmemiş boyutta ekonomik kriz eklenince, işsizlik rakamları hızla artmaya başladı.

Malum seçim zamanına denk geldiği için ekonomik daralma ve işsizlik hükümet aleyhine kullanılacaktır. Ancak ben bir süredir yazmaya devam ettiğim gibi, bunun cehaletin eleştirisi olarak nitelendiriyorum. Hükümetin yanlışlarını ve izlediği basit yöntemleri daha önce eleştirmek lazımdı. Şimdilerde ise global çalkantının sonucu bazı durumlar ortaya çıkıyor. Neyse, ben son günlerde yapılan eleştirilere biraz yorum getirmek istiyorum. Bunu da işsizlikle bağlamaya çalışayım…

Son yapılan tüketimi teşvik etmek amaçlı kdv-ötv indirimleri yeni bir tartışmayı başlattı. Halkın parası yok, indirime gitsen kim alacak? Türkiye ekonomisi yıllardır tüketime dayalı bir büyüme izledi. İşsizlik oranlarının azaldığı dönemde, ekonomimiz işte o strateji ile büyüdü. Enflasyon oranları düşünce ve tüketim artınca, değişim içine girdik. Zenginler tüketim yapıyor bilincine sahip olan insanlar ise kendileri de tüketime dahil olmuştu. Zengin ve alım gücü her zaman yüksek olan kesimin yurt içinde tüketime olan etkisi çok fazla değildir. Yani onların genel endekse eğilimi her dönem aynıdır. Değişimi tetikleyen orta düzey gelir grubuna bağlı insanların tüketim anlayışlarının değişmesidir. Bunun bilincinde olan hükümetler, kredi kartı ile alışverişte taksit uygulamarını başlatarak, halkı tüketime alıştırmıştır.

Sermayedar kesime alınacak önlem farklıdır. Ancak ülkemizde büyüme politikaları genelde basit ve kısa dönemli çözüm üreten politikalardır. Yatırıma teşvik ve vergi avantajı gelmeden, yatırımcının omzuna büyük yükler bindirilirken, ihracata odaklı ve katma değerli işler yapma imkanları daraltılmıştır. Bu basit döngüye yatırımcılarda ( zora gelmek istemeyen ve madem büyüyoruz, ben kazanacağım paraya bakarım diyen ) alıştırılmıştır. Ve bu yatırımcılarla büyüyen ülkemizde, krizin etkisi hissedilince, işsizlik oranları artmaya başlamıştır. Çünkü bu tarz işletmeler, ekonomik daralma olduğunda ilk etkilenecek olanlardır. Burada çalışan işçilerde vasıf bakımından düşük ve ilk işten çıkmaya meğilli kişilerdir.

 

Yüksek faiz devri kapanmaya başlıyor, döviz kuru ülkenin ihtiyacı olan düzeye geliyor. Ancak dünyada düzen değişiyor. Sistem değişiyor. Kapitalizm ile globalizm buluşmasında ilk raund sona eriyor. Global düzende bana göre para ile herşeyi çözemezsiniz. Eskiden parası olan gücü tamamen eline alıyordu. Şimdi ise global düzen içinde inovasyon ve rekabet ön planda olacak. Çünkü insanlar yeni trend ortamında seçiciliği öğrenecek.

 

Ve sonuç işte burada çıkacak karşımıza. Bu yeni düzen içinde işverenlerde seçici davranacak. Nitelikli ve kendini yenileyen işçi gereği artacak. Ülkemizde Ar-Ge faaliyetlerine kaynak ayırılmaya başlanıyor. Eğer bu gerçekleşebilirse, kaliteli iş gücü ile ülkenin ekonomik anlamda geçici büyümesi, biraz düşse bile, daha sağlıklı olacaktır. Ve benim yıllardır yazdığım büyüme demek kalkınma demek değildir sözüne uygun hale gelecektir. Yani ülke kalkınmaya başlayacaktır.

Bu krize ciddi gözle bakılması taraftarıyım. Yani tedbirlerin kısa vadeli olmaması ve bazı kötü detaylara göz yumulması gerektiğine inanıyorum. Yenilenen düzen içerisinde önemli bir noktaya gelmek istiyorsak, kökten çözümler üretmemiz gerekecek. Bunu yaparken düşük büyüme ve artan işsizlik bir süre başımızda olacak. Bu işsizlik rakamının artacağını düşünüyorum. Ancak burada suçu sadece işverene atmamak lazım. Bunu da yukarıda açıklamaya çalıştım.

Son olarak eleştirilere takıldığım için, kendim biraz eleştiri yaparak bitireyim. Hükümetleri, politikaları eleştirmek çok kolay. Oturulan yerden bazı kelimeleri dalgaya vurup, her kötü durumda onları söylemek çok kolay. Peki bu kadar kolaycılığa alışmış insanlar, acaba kendileri için çözüm üretebilecek davranışları sergiliyorlar mı? Çözüm için hareket edip kendilerini geliştirme-yenileme aşamasına gidiyorlar mı? Yoksa oturdukları yerden ahkam mı kesiyorlar? Ben hala söylüyorum, bu ülkede işsizlik doğal işsizlik düzeyinde. Türkiye’de işsizlik artmıyor, dünya düzenine entegre olamayan eğitime ve gelişime kapalı insan sayısı artıyor. Yani insanlar dünya düzenine teğet geçiyor.

Önemli Not : ( Son dönemde, büyük firmalarda çalışan vasıflı personelin işten çıkarılmaları asla bu yoruma dahil değildir. O durum kişilerin değil, çalıştıkları büyük gibi gözüken firmaların yönetim başarısızlığı nedeniyle insanları cezalandırma yanlışlığının eseridir. )

11th Mart
2009
Yazar : Dincer

Çok afedersiniz ama gerçekten cahil insanlarla dolu gibiyiz. Eleştiri bile bilinmiyor. Kimse araştırmadan neyin ne olduğunu bilmeden duyduğu kuyruğu tutma telaşına giriyor. Sonrasında başlıyor aynı söylemlerle eleştirmeye. Hükümeti ve başbakanı eleştirme yöntemleri de bu işte. Ve başbakan bunların saçmalığını bildiği için çok rahat. Çünkü bu saçma sapan eleştirilerle kimseyi yıkamazsınız.

Başbakanın söylediği laflar her yerde kullanılıyor. Kriz bizi teğet geçti söylemine takılıyoruz, haklıyız. Ancak ucuz propagandalar yapmayalım. Bu sayfada bir süredir açıklamaya çalışıyorum. Kriz bizi gerçekten teğet geçebilir diye. Başbakanın gerçekten sağlam danışmanları var ve onlardan aldığı bilgi ile söylemlerini gerçekleştiriyor. Geçen günkü yazımda bahsetmiştim. Ülkeleri yıkan krizlerin nedenlerini. Bankacılık krizi, cari denge krizi ülkeleri iflasa sürükleyecek krizlerdir. Bankacılık sistemimiz sağlam olduğu için, cari denge problemimizde de önemli gelişmeler olacağı beklendiğinden teğet kelimesi söylenebildi.

Dünya üzerinde global kriz yaşanıyor. Büyüme rakamları ve sanayi üretimi tüm ülkelerde düşüyor. Hele sanayi üretiminin çoğunluğu otomotive dayanan ülkeler bundan daha çok etkileniyor. Bu kriz döneminde sanayinizin böyle dibe vurmaması mümkün değil. Tekstil ve otomotive dayanan bir üretim sistemi içinde olan ülkenin sanayisinde çarkların dönmesi mümkün değil. İşte bu nedenle şimdi bu şekilde eleştirme lüksünüz yok. Çünkü eleştiriler saçma oluyor. Şimdi büyüme rakamları ile işsizlikle ilgili konuşmalar gereksiz oluyor. Çünkü bu bize özgü bir durum değil.

Eğer geçen yaz, benim yazılarımda getirdiğim eleştirileri getirebilseydiniz durum farklı olurdu. ‘ Hükümet Büyük Bir Yalan ‘ başlıklı yazımda ve ‘ Büyümeyi Analiz Edebilmek ‘ başlıklı yazımda sert eleştiriler sunmuştum. İhracatımız şu kadar, büyümemiz bu kadar diye övünmenin cahil kandırma olduğunu söylemiştim. O zaman çıkıp eleştiri yapan olsaydı, hükümet zor durumda bırakılabilirdi. Ama şimdi çıkıpta, Amerika’da dahi işsizliğin tarihi değelere ulaştığı durumda, ülkede işsizlik ve sanayinin durumundan şikayet ederseniz bu pek inandırıcı olmaz. Her işten çıkarma haberini görüpte, kriz bizi teğet geçiyor(!) dersenizde olmaz. Aklı başında ve nitelikli eleştiriye ihtiyaç var.

Bu noktada eleştirilecek noktalar, IMF ile geciken anlaşma ( kriz etkisini azaltır ihtiyacımız olmaz diye bekleniyor belki ancak güven ortamı sıfırlandığı için döviz kurları ve piyasalar üstünde çok sıkıntı oluşuyor ) , yapılacak reformların gecikmesi ve seçime odaklanılması ile ekonominin başı boş bırakılması, önlem paketi ve vergi avantajları gibi yeniliklerin getirilmemesidir.

Merkez bankası faizleri indirdiğinde dahi eleştiriler geldi. Böyle bir dönemde böyle karar olur mu diye. Niyeymiş efendim? Ülkeden sıcak paranın çıkmaması lazımmış. Siz değil miydiniz yıllardır dünyanın en fazla faiz veren ülkesiyiz, bu kadar geri mi kaldık diye bağıran? Şimdi faiz indiriyorsunuz dolar yükselecek diyorlar. Dolara talep mi var ki dolar yükselsin? Hadi var diyelim, faiz aşağı dolar yukarı mantığı eski iktisatta kaldı. Global düzenin ekonomisini biraz öğrenin artık! Madem büyümeye etki istiyorsunuz, sizin mantığınıza göre faiz aşağı yatırımlar yukarı değil mi? Buna da katkı sağlamayacak mı o zaman? Ama nedir efendim, eleştirisiz yaşamayız. Eleştiri yapmayı bilmeyiz ama icraatımız olmadığı için yalnızca konuşabiliriz!

Merkez bankasını zamanında eleştiren birisi olarak ( hedef fiyatları saçmasapan koydukları için eleştiriyordum ) Sayın Durmuş Yılmaz’ın iktidarın kuklası olmadığını gördükten ve radikal işlere imza attığını gördükten sonra takdir ettim. Ve Merkez’in bu faiz indirimlerinin altında yatan nedenlerden birinin ‘ bankacılık sistemini 2009 yılında sağlam tutmak ‘ olduğunu yazdım. Çünkü faiz oranları düştükçe bankaların karları artacaktır. Kambiyo karlarına da etkisi olduğundan dolayı bankacılık sistemi kar rakamlarını arttıracaktır.. Böyle kriz dönemlerinde bankacılık sisteminin hala güçlü ve karlı kalması çok önemli. Ve Reuters’in haberine göre Türk bankacılık sektörünün net kârı bu yılın Ocak ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 22.9 oranında artarak 1.59 milyar liraya ulaşmış. Ne demek istediğim ve merkezin faiz indirimlerinin altında yatan nedenler hakkındaki hipotezim mantıklı mı anlaşılmıştır umarım.

Gelelim cari dengeye. Ekonomimiz ocak ayında 291 milyon $ cari fazla verdi. Geçen yıl 4.1 milyar $ civarında açık veren ülkemiz, bu yıl fazla verdi. Tabi hemen neden bulundu. Ekonomi durdu, cari fazla verdik! Yıllardır eleştireceğiniz noktayı kullanmadınız, şimdi yanlış yerden eleştiri yapıyorsunuz. İhtalata dayalı, katma değeri olmayan büyüme ile nereye gidecektik? Övünülen ihracat rakamları ithalatı karşılamıyordu. Kalkınmak istiyorsak, ihracata dayalı büyüme izlenmeliydi. İşte bu nedenle bu yıl çok iyi kullanılmalı. Belli bir daralmaya göz yumularak büyüme stratejisi gelişmeli. İthalata bağlı ve sınırlı sanayi anlayışından vazgeçilmeli. Bunu bu kriz döneminde yapabilirsek, krizden en güçlü çıkan ülkelerden biri oluruz. Çünkü finansal sistem krizine güçlü bankalarla girdik ve kaybımız olmadı.

İşte bu nedenle döviz çıkıyor ne olacak diye ortada dolananlar varken, bunu hükümetin iyi değerlendirdiğini düşünüyorum. Bana göre ülke parasının değer kaybetmesi krizden ne kadar yara aldığını göstermez. Bana göre Doların 1.10 TL civarında olması bize yara veriyordu. Doların 1.55-1.60 bandında hareket etmesi bize avantaj sağlar. İthalatı engellemek ve insanları basit yoldan para kazanma alışkanlığını bırakıp, verilecek teşviklerle ( hükümet reformlarından kastımız bu ) ihracata yönlendirmekle kurtulacağız. Dünya bankaları ağlayıp, kurtarılmak için yardım beklerken bizim bankalarımız karlarını arttırıyorlar. Orada da bir güvence gelirse, bankalarımızın kredi muslukları çoğu ülkeye göre daha açık olacak. Bu sayede bu krizden en hızlı ve gelişmiş ülke olarak çıkacağız.

İşte özet bu. Ve zavallı halk birşey bilmez eleştiricilerin peşine takıldığı için bunlardan haberdar değil. Medya desek yıllardır aynı. Haklılar aslında. Halkın çoğu böyle, onlara haberi doğrusuyla sunacağım diye araştırmaya ne gerek var? İzliyorlar zaten böylesini!

Hükümet ise olayın farkında. Dalga geçiyorlar gibi geliyor değil mi size? Ancak bu satırları okursanız, haklı olduklarını göreceksiniz. Eğer adımları yanlış atmazlarsa, dedikleri çıkacak. Ve teğet kelimesinde boğulan başbakan değil, eleştirenler olacak. Eğer işler doğru kurgulanıp, eleştiren insanlar bu basitlikle, iktidarın eline yağ sürerse hükümet yolunda emin adımlarla yürüyecektir.

Ve son söz. Kriz sonrasında bahsettiğim sistem uygulamasında başarı sağlanırsa, ülkenin nur topu (!) gibi bir ekonomisi olacaktır. Ancak o nur topu ekonomiyi bilgisiz eleştirel halk seyrederken, mevcut iktidar haklı olarak sahiplenecektir.

9th Mart
2009
Yazar : Dincer

Bu sabah saatlerinde TÜİK tarafından açıklanan sanayi üretim verileri beklentilerden kötü geldi. Sanayi üretimi Ocak ayında %21.3 oranında düşüş gösterdi. Sanayinin alt sektörleri incelendiğinde, üretim imalat sanayi sektöründe yüzde 24.2, madencilik ve taşocakçılığı sektöründe yüzde 3.8, elektrik, gaz ve su sektöründe yüzde 6 geriledi.

Ana sanayi grupları sınıflamasına göre, Ocak ayında bir önceki yılın aynı ayına göre en yüksek düşüş yüzde 44.6 ile sermaye malı imalatında görüldü. Dayanıklı tüketim malı imalatı yüzde 25.4, aramalı malı imalatı yüzde 24, dayanıksız tüketim malı imalatı yüzde 10.1 ve enerji yüzde 6.4 oranında düştü.

Ve asıl darbe otomotiv sektöründen geldi. Otomotiv üretiminin durma noktasına geldiğini gösteren veri, motorlu kara taşıtı imalatında %60.3′lük düşüşe işaret ediyor. Küresel krizin etkisiyle sanayi üretiminde Ağustos ayından beri düşüş görülüyor. Üretim Ağustos’ta yüzde 4.1, Eylül’de yüzde 5.2, Ekim’de yüzde 8.5, Kasım’da yüzde 13.9, Aralık’ta yüzde 17.8 azalmış durumda.

Bu rakamların ardından, 2001 krizinde yaşadığımız düşüşten daha sert bir düşüşle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Benim kriz başlangıcından beri yazdığım olayı şimdi anlayabiliriz. Krizin başlangıç etkisi finansal sistem olduğu için ve Türkiye bu krize güçlü finansal sistemle girdiği için, 2001′den daha iyi durumda. Tüm dünyada sanayi üretiminin düştüğünü görüyoruz. Büyüme rakamları bu yıl dünya genelinde düşük gelecek.

Spesifik olarak ülkemizde ise ekonomik daralma oranı beklentilerden daha yüksek olacak gibi gözüküyor. Çünkü aralık ve ocak aylarındaki sanayi üretim verileri oldukça düşük çıktı. Bu düşüş bir önceki aya göre artarak düşmeye devam etti. Mart ayı içerisindeyiz ve şubat ayı sanayi üretimi rakamının düşük geleceğini, bu ay yaşanan üretim kısıntılarından anlayabiliyoruz. Bu aya ilişkin düzelme de görmediğimiz için mart ayının da kötü geleceğini bekliyoruz. Netice itibariyle ekonomik anlamda düzelmenin ilk yarıdan önce olmayacağını, etkilerinin ise belki(!) son çeyrekte yaşanacağını düşünürsek, Türkiye’de ekonomik büyümenin eksi olacağını ve daralma oranının yüksek çıkacağını düşünebiliriz.

Burada önemli olan üretimde çarkları döndürmek için reformlara çabuk başlamak olacaktır. Ama kişisel görüşümü dillendirmem gerekirse;

Bu yıl düşük büyümeye göz yumulmalı. Zaten yıllardır bıçak sırtına yakın, çok sağlıklı olmayan şekilde yüksek büyüme yakalayan ülkemizde, büyüme stratejisi geliştirilmeli. Yani bu yılı kurtaracağım diye, geçmişten kalma büyüme stratejisi izlenmemeli. Krizi fırsata çevirmek için bu yıl bu yönde de iyi kullanılmalı. Geçen yaz başı ‘ Büyümeyi Analiz Edebilmek ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım. İşte oradaki analizimi tekrar hatırlatarak, bu büyüme olayının iyi düşünülmesi gerektiğinin altını çiziyorum.

Ve ısrarla tekrarlıyorum. Ülkeleri uçuruma sürükleyen krizler büyüme odaklı krizler değildir bana göre. Büyüme sorunu ile belinizi doğrultamayabilirsiniz ancak batmazsınız. Sizi uçuruma götürüp batıracak krizler, dış ticaret açığı-merkez bankası rezervinin erimesi ve bankacılık krizidir. Bu global kriz döneminde ihracattan fazla azalan ithalat oranı varken, büyüme stratejimiz yenilenmeli ve dış ticaret açığı sorunumuzu halledecek uygulamalar geliştirilmelidir. Güçlü olan merkez bankası rezervlerimizi gereksiz yere eritmemek için, dolar ne olacak soruları bırakılmalı ve panik ortamı yok edilmelidir. Bankacılık sistemimizin güçlü kalabilmesi için, merkez bankasının faiz oranları üstündeki radikal indirimleri fazla eleştirilmemelidir. Kaldı ki basit mantıkla düşen faizler ile büyüme artabilir. Enflasyon ise hala eksi çıkabiliyorsa, şans sizin yanınızda demektir. Hemen kara bulutlara gömülmeyelim. Biraz düşünelim!

7th Mart
2009
Yazar : Dincer

Dün Glocal Consultancy sayfasında, İkilem başlıklı yazıyı okuyunca, aklıma uzun süredir yazmayı planladığım yazı geldi. Dünya krizde ve krizin kaynağı ülke Amerika. O halde insanlar soruyor, krizin kaynağı olan ülkenin parası neden yükselir?! Çoğu kişiden duyduğumuz bu soruya cevap vereyim. Uluslararası piyasada Dolar neden yükselir diye bu sayfada soralım.

Evet… Krizin kaynağı ABD. Dünyayı bu bunalıma sürükleyen ve ekonomide ciddi yaralar açılmasına neden olan ülke ABD. Finansal sistemde kaldıraç oranlarını sisteme olağanüstü şekilde dahil eden, kazancın nereden geldiğine bakmadan riski maximize ederek işleri yürüten ve bu sisteme tüm dünyanın dahil olmasını sağlayan ülke yine ABD. Ancak olaya bakış açımız döviz konusunda farklı olmalı. Çünkü Dolar, Amerika’nın para birimi olmasının dışında dünyanın rezerv parası. Dünyada hakim olan para. Dünyadaki sermaye hareketlerinde ve petrol vb alışverişlerde kullanılan para birimi Dolar. Yani Dolara yalnızca krizin kaynağı ülkenin para birimi gözüyle bakmak doğru değil.

Şimdi o açıklamaların ardından, Dolar neden yükselir sorusunun cevabına geleyim. Amerika’da patlak veren kriz, başta Avrupa olmak üzere tüm dünyaya yayıldı. Geçen sene ortaya atılan Euro yeni rezerv para olur mu sorusuna cevap bugün veriliyor. Euro Bölgesini insanlar güçlü zannetti yada Dolarla beraber Amerika’nın egemenliğine son vermek istedikleri için Euro’yu Dolar’a karşı kullanmak istediler. Ancak Euro Bölgesi kriz döneminde ciddi şekilde değer ve itibar kaybeden bir bölge oldu. Bu nedenle Euro, Dolar karşısında değer kaybetmeye başladı. İnsanlar krizdeki dalgaların devam etmesi nedeniyle, krizin kaynağına bakmadan dünyanın rezerv parası olan Dolar’a yöneldiler. Bu nedenle Dolar, dünyadaki tüm para birimlerine karşı değer kazanmaya başladı. Piyasada sıkıntı olduğu anda Yen’e karşı değer kaybeden Dolar, şu sıralar Yen karşısında da değer kazanıyor. Çünkü Avrupa ile beraber Uzakdoğu ülkelerinde de sorun var. Belini yeni yeni toparlamaya başlayan Japonya’da sıkıntılar yeniden baş gösterdi. Büyüme üzerinde sorun yaşayan ülke, bu derdi yine çekmeye başlıyor.

İşte tüm bu gelişmeleri göz önüne aldığınızda, Dolar’ın yalnızca Amerika’nın para birimi olmadığını görürsünüz. Dünyanın rezervi olan para, kriz döneminde güvenli liman olarak düşünülür. Çünkü diğer para birimleri, ülkelerindeki gelişmelere bağlı olarak hareket ederler. Bağımsız olarak güç gösterisi yapma lüksleri yoktur. Dolar ise tam anlamıyla bir güçtür. Amerikan ekonomisi ne kadar kötü olursa olsun, para birimi değer kaybedecek diye bir şey söz konusu değil. İşte bu önemli avantaj, ABD’nin krizden diğer ülkelere göre daha çabuk çıkacağının göstergesi olabilir. Ve krizden Amerika yine küresel en büyük güç olacak çıkacaktır. Dolar’ın yüksek seyri bir süre daha devam edecektir.

Hatta bazı komplo teorisyenleri, Amerika’nın krizi bilerek çıkardığını söylediler. Şöyle ki, kriz öncesi ABD Doları diğer para birimleri karşısında değer kaybediyordu. En basitinden TL karşısında Dolar 1 TL olur mu sorularını duyuyorduk. Ben ise ısrarla Dolar’ın bu seviyelerde kalmasının mümkün olmadığını söylüyor ve Dolar alımının mantıklı olduğunu söylüyordum. Euro ve Yen karşısında da eriyen Dolar, rezerv para özelliğini kaybediyor mu sorularına maruz kaldı. Ancak orada da ben dünyadaki Euro rezervinin Dolar’ın yanında lafı bile edilemeyecek düzeyde olduğunu söyleyerek, bunun mümkün olmadığını dile getirmiştim. Ancak teorisyenler, Amerika’nın krizi kendisi kurgulayarak, Dolar’ın rezerv para olma özelliğini kaybettirmek istemediklerini söylediler.

Olayın özü ise komplo teorisine meydan vermeyecek cinsten. Dünyada sallanan sistemin patlak vereceği 2008 ortasından belliydi. Bu kadar büyük olmasını bekleyen yokmuştur sanırım. Ancak Dolar’ın güçlü kalacağını tahmin etmek zor değildi. Amerika dünyanın lokomotifi ve diğer daha zayıf ülkeler, gücünü kaybettikçe Dolar değer kazanacak. Mantık buna dayanıyor.

Previous