EKONOMİ
Son günlerde şiddetle artan kriz çığırtkanlığı nedeniyle, bugün krizin ülkemizi nasıl vurabileceğini yazmak istedim. Herşeyden önce 1994-2000 ve 2001 krizinden çok farklı durumda olduğumuzu söylemek istiyorum. En basit örnekle, o dönemlerde sabit kur rejimi ile yola devam ediyorduk. Yani kuru sabit tutmak için sürekli rezerv eritiyorduk. Bugün ise merkez bankası, serbest kur rejimi ile beraber güçlü rezervlere sahip olarak bekliyor.
Şimdi iki başlık altında krizin görülme nedenlerini aktaracağım. Açıklaması olarak ise ülkemizin durumunu anlatmaya çalışacağım.
1. Ödemeler dengesinden kaynaklanan krizler :
Krugman’ın kriz tanımında, önemli ölçüde rezerv kaybına neden olan bir ödemeler dengesi sorunu varsa, sabit kur sistemi ile tutarsız makroekonomik politikalar ile sürdürülümez oluşundan kaynaklandığını açıklar. Burada bütçe açıklarının kredi genişlemesi ile finanse edilmesi sorunu vardır.
Ülkemiz için ödemeler dengesi çok ciddi bir sorundur. Ancak serbest kur politikası ile rezervleri koruma anlayışımız vardır. 2001 krizinden itibaren izlediğimiz sıkı para politikası ile beraber tutarlı bir makroekonomik politikaların izlenmesi gücümüzü arttırmıştır. Bütçe açığımız şuan İngiltere ve Fransa gibi büyük ülke ekonomilerden daha az durumdadır. Yani bizim açığımızı kapatmak için borç almaya ihtiyacımız yoktur.
Bizim bu noktada ihtiyacımız ödemeler dengesindeki açığı kapatacak kaynaktır. Biz bu kaynağı borçla değil, dışaradan gelen yabancı sermaye ile kapatmaya çalışıyoruz. Çok güvenli olmayan bu yol kriz döneminde başımızı ağrıtacaktır. Açıklanana göre 13 milyar $ gibi bir paranın ülkeye girişinin kesin olduğu söyleniyor. Bir de yapılacak milli piyango gibi özelleştirmeler ile beraber ülkeye girecek sermayen oranı arttırılmaya çalışılacaktır. Yani dış kaynak bulduğumuz sürece ödemeler dengesi başımızı ağrıtmayacak.
Ödemeler dengesi çok ciddi bir kriz göstergesidir. Bu dönemde bizim için en büyük sıkıntı bu açık olduğu için, IMF ile yapılacak bir anlaşma güven açısından çok sağlıklı olacaktır.
Şimdi açıklanan rakamlara göre dış ticaret açığı eylül ayında %60.1 azalarak 914 mLn $ oldu. Ancak ocak-eylül dönemleri arası net doğrudan sermaye girişi % 34.4 azalarak 10.39 mLr $ oldu. 6 aylık dönemde ise toplam dış ticaret açığımız ise 35.36 mLr $. Bu açığı finansmanında zorlanmamız en büyük risk.
2. Bankacılık kesiminden kaynaklanan krizler.
Sermaye akımlarının serbest olduğu ekonomilerde, hükümetler bankaların yurtdışından aldığı borçlara doğrudan ya da dolaylı olarak garanti verirler. Hükümetlerin finansal birimleri kontrol etme yetersizliği varsa ahlaki risk faktörü devreye girer. Borçlanmayla elde edilen fonların giderek atması ile yatırımlar olması gerektiğinden fazla artıp, bu fonların etkinlikten uzak yatırımlara yönlendirilmesi ciddi kayıplara yol açar. Bir de küresel piyasalardaki etkileşim ile bir ülkenin finansal sisteminde meydana gelen kriz diğer ülkeleri de etkiler. Kriz ortamı oluşmaya başlar.
Burada en büyük şansımız geçmiş yıllarda yaşadığımız kriz sonrası BDDK ‘nın kurulmuş olmasıdır. Kontrol ve düzenleme hükümet tarafından yapılmayıp, bağımsız bir kuruluş tarafından ciddi takip ile yapılması ile beraber ahlaki risk faktörü minimize edilmiştir. Fonların kullanım oranı düzenlenmiş ve şeffaflık sağlanmıştır. Sermaye rasyoları kontrol altında tutulup, bankaların her türlü risklere karşı optimum seviyede kontrolü ile bu risk en aza indirilmiştir. Bu sayede dünya finansal sisteminde meydana gelen finansal krizden bizim bankacılık sistemimizin etkilenmesi engellenmiştir. Bu krizde finansal açıdan korkmamamızın nedeni budur.
Bu ortamda likiditenin oldukça düşmesi ile likidite krizi adını takabileceğimiz bir ortam oluşmuştur. Ancak bizim bankalarımızın da merkez bankamızında döviz rezervleri oldukça fazla durumdadır. Eğer bankalar kredileri geri çekme işine girmez, piyasayı fonlamaya devam ederse bunun üstesinden kolayca gelebiliriz.
Bankalar bu dönemde merkez bankası aracılığı ile borç vermeyi sürdürüyor. Güven sorunu yaşanması ile beraber bankalarının borç verme iştahının düşmesine merkez bankasının güçlü rezervleri engel oluyor. Bankalar kime borç verdiğini görmeden, merkez bankası güvencesi ve aracılığı ile fonlamaya devam ediyor. Miktar ve vade ayarlanıp, fonlama yapılıyor. Merkez bankası burada güçlü rezervlerini nakit olarak kullanma yoluna da gitmiyor. Yalnızca teminat olarak gösterilen paralar, ödenmeme riskine karşı merkez bankası tarafından sigortalanıyor. Yani teminatlar eğer karşılanamayacak durumda olursa, merkez bankası burada devreye giriyor ve rezervlerini kullanıyor. Yani burada rezervler sadece sigorta görevi görüyor. Hatta bu teminatlar TL olarak alındığı için kur riskine karşıda korunmuş olunuyor. Harcanmamaya ve güçlü kalmaya devam ederken bir de fonlamaya yardım ediyor. Buradan anlayacağınız üzere ülkeleri krize götüren en önemli gösterge ‘ Merkez Bankası rezervleri ‘ dir.
Merkez bankalarının rezervleri güçlü olduğu sürece spekülatif ataklara karşı dayanıklı olunur. Krizlerin en büyük sorunu beklenmedik ani spekülatif ataklara karşı korunamayacak an olmasıdır. Yani bir mikrop gibi düşünürseniz, vücuda en dayanıksız olduğunuz anda ani olarak girer ve yıkar. İşte krizde böyle birşeydir. Sizin eliniz ne kadar güçlü ise spekülatif ataklara karşı o kadar dayanıklı olursunuz.
Enflasyon son dönemde yeniden artsada, uzun dönemde emtia fiyatlarındaki düşüşe paralel olarak azalacaktır. Faiz oranlarımız eskiye oranla sınırlı seviyede artış göstermiştir. Sürekli üstüne bastığım kur hareketi tamamen spekülatif bir ataktır ve kriz göstergesi değildir. Serbest kur rejimi ile beraber kurun korunması amacı güdülmemektedir. Kurun etkisi ise bu dönemde enflasyon ve faizler üzerinde sınırlı kalacaktır.
Sonuç olarak bizim bankacılık kesiminden kaynaklanan bir sorunumuz yok. Merkez bankamızın rezervleri oldukça güçlü.Bütçe açığımız birçok gelişmiş Avrupa ülkesinden daha az seviyede. Eğer bankacılık kesimi kredileri geri çağırma gibi saygısızlık yapmayıp, piyasayı makul ölçüde güçlü döviz likiditesi ile fonlamaya devam ederse sorun yaşamayız. Ödemeler dengesi sorunumuz ise yabancı sermayeye muhtaç haldedir. Bu da bir şekilde karşılanabilirse hasarımız az olur. Ki emtia fiyatlarında ki azalışa paralel olarak, döviz kurlarındaki artış ile beraber bu açığın önümüzdeki dönemde azalacağını tahmin ediyoruz. Bu nedenle ihtiyacımız olan para biraz daha az olabilir. Ancak girmeye gönüllü paranın az olacağı da unutulmamalı. Tam güvence altında bu krizi fırsata dönüştürelim diyorsak IMF ile anlaşma sağlıklı olabilir.
Şimdi gelelim peki kriz bizi nasıl vurur sorusuna. Kriz bizi düşük büyüme, artan işsizlik ve iflas eden işletmeler ile vuracak. Büyümemizin düşeceği son açıklanan imalat verileri ve kapasite kullanım oranları ile iyice ortaya çıktı. Bence bu dönemde yapılacak en akılcı şey, düşük büyümeye makul bir oranda göz yumularak büyüme stratejimizi değiştirmek. Ar-Ge ye ağırlık vererek, ithalatı ihracat için gerekli olmaktan çıkarıp, ihracatın kaldıraç etkisini arttırmak önemli olacaktır. En azından ürettiğimiz ürün az olsada katma değeri yüksek olur. Bu dönemde katma değerli ürün yaratacak büyüme çalışmaları yapılabilir. Bunun için zaten düşük verimle çalışan fabrikaların kapanması ve yerine kurulacak daha işlevsel fabrikaların önemi büyüktür. Umarım bu krizi bu şekilde fırsata çevirebiliriz.
Son sözde medyaya. Siz hala eski tas eski hamam devam edin. Biraz utanma duygunuz varsa, krizin saçma yüzünü değilde gerçek yüzünü ortaya çıkarırsınız. Bu sayede ülkemiz için faydalı birşey yapmaya ilkkez yardımcı olursunuz !
12 Kasım 2008
Uzun süredir başbakanın büyüme lafına takmış durumdaydım. Çünkü kendisinin bu ülkenin nasıl büyüdüğünden haberi olmadığına inanıyorum. IMF ile anlaşma aşamasında, kimse bizi düşük büyümeye zorlayamaz dediğinde şaşırmıştım. Çünkü ülkemiz, kriz döneminde kimsenin birşey yapmasına ihtiyacı olmadan düşük büyüme rakamlarına mahkum kalmaya aday bir ülke. Bunun nedeni birçok kez söylediğim, büyüme stratejimizdir.
TÜİK tarafından bu sabah açıklanan ‘ toplam sanayi üretimi ‘ eylül ayı değişimi, korkumuzu arttırdı. Toplam sanayi üretimi 2008 eylül ayında, bir önceki yıla göre %5.5 azaldı. Sanayi üretimindeki gerileme 2001 krizinden bu yana en yüksek düzeye çıkmış oldu. Böylece ekonomimiz ‘ resesyon ‘ sinyali verdi. TÜİK ağustos ayı sanayi üretim rakamını % - 4.1 ‘ e revize etti. Üçüncü çeyrek için büyüme rakamamızın negatif olabileceği sinyali, böylece güçlenmiş oldu.
Sanayinin alt sektörleri düzeyinde, madencilik sektöründe üretim yüzde 4.3, imalat sanayi sektöründe yüzde 6.4 azaldı. Elektrik, gaz ve su sektörü endeksi ise üretim artışı yüzde 1.6 oldu.
Eylül’de tekstil ürünleri imalatında yüzde 17.6, taşıt araçları ve karoseri imalatında yüzde 1.7, tütün ürünleri imalatında yüze 29.2, derinin işlenmesi, bavul, çanta vb. imalatında yüzde 23.8, radyo TV haberleşme cihazları imalatında yüzde 19.4’lük düşüş yaşandı.
Tüketim harcamalarının azalması ile beraber imalat sanayinde de düşüşlerin arttığını görüyoruz. Üretim kısıntılarına gidilmesi ülke ekonomilerini zor durumda bırakıyor. Bu durum ülkemiz için de geçerli. Bir de döviz kurlarındaki artışa paralel olarak, ara malı ithalatı ile üretim yapan grupların, ithalattan vazgeçmeleri ile bu düşüş artacak gibi görünüyor. İmalat sanayi sektöründe % 6.4 ‘ lük düşüş çok ciddi bir sinyal. Bu şartlar altında, uzun süre sonra negatif büyüme rakamları ile karşılaşacak gibi duruyoruz.
Bu durum üçüncü ve dördüncü çeyrek aynı şekilde devam ederse, Türkiye ekonomisi de ‘ resesyon ‘ sıkıntısı ile başetmek zorunda kalacaktır. Aylardır üstüne basarak söylediğim şey işte buydu. İktidarın, ekonomi kurmayları dahi bu işin farkında değillermiş gibi duruyorlardı. Biz sağlamız ve çok etkilenmeyiz gibi basit cümleler ile bu işten kaçıyorlardı. Bu krizi finansal kriz olarak ele alıp, bunun ucunun reel kesime etkisi olmayak gibi davranmanın sonucu budur. Merrill Lynch’te çalışmış sayın bakanımızın, mali kesimin sağlam olması ile büyümesini tüketim üzerine kurmuş bir ülkenin, reel kesiminin etkilenmeyeceğini düşünmesi nasıl oluyor acaba ?
İhracatımız sınırlı. Yüz milyar dolarlarla övünerek gösterdikleri rakamların komik olduğunu söylemiştim. O işin esprisi olmadığını ve ona sadece Kürşat Tüzmen’in gülebileceğini söylemiştim. Çünkü bizim ihracatımızın da ithalatla karşılandığı bir döngü içerisindeyiz. İthal ara mallarının fiyatları, döviz kuruna paralel olarak artış gösterdiğinde, bu adamlar üretmekten vazgeçerler. Bir de halkın talep etmediğini düşünürsek, ekstra maliyete katlanmayı kimse istemez. Zararları artacağına üretim kısma politikası izlerler.
İşte burada devreye girmeyen ve ne olduğunun farkında olmayan hükümet bu büyümeye razı olur. Önümüzdeki günlerde kim kimin ümüğünü sıkacak göreceğiz. Ancak ülkemiz için işlerin hiçte parlak olmadığını düşünüyorum. Söyleyenleri susturabiliyorlar ancak veriler kimin haklı kimin haksız olduğunu tarafsız şekilde ortaya koyuyor.
10 Kasım 2008
Amerikada, başkanlık seçimi ile birgün süreyle gölgede kalan konular yine gündeme geldi. Amerikan ekonomisindeki sıkıntılarla başa çıkmak zorunda kalmayı göze alan yeni başkan Obama’yı çok zor günler bekliyor. Acilen uygulamaya koyacağı politikaları, yeni atayacağı ekonomi kurmayları ile belirlemesi gerekli Obama’nın önünde ciddi bir soru var. Acaba ekonomi resesyona mı yoksa depresyona mı girecek ?
Evet…Aslında izleyebileceğiniz bütün ekonomi kanallarında ve sitelerinde aynı haber yer alır. Piyasalar düşmeye başlayınca, derhal aynı bahane gösterilir. Fakat piyasanın asıl korkusu bence resesyon değil. Çünkü Amerikan ekonomisi resesyona girmeyi çok güçlü yüzdelerle garantiledi. Bundan önceki yazılarımda bahsettiiğim gibi, Amerika tüketim harcamaları ile büyüyen bir ülke. 3. çeyrek büyüme verisinde bahsettiğim gibi, tüketim harcamalarının son yıllardaki en büyük düşüşü göstermesi, ülke ekonomisinin küçüldüğünün kanıtı idi. Eylül ayına ait kişisel tüketim harcamalarının %3.9 azaldığının açıklanması ile beraber, son çeyreğe ilişkin umutlar azaldı. Bununla beraber imalat sanayinde büyük düşüşün yaşandığı verisi ile beraber zaten üretime dayalı büyümesi az olan Amerika’nın iyice yavaşladığını düşünebiliriz. İşsizlik maaşı başvurularının beklentilerin çok üzerinde gerçekleşmesi ile, yarın açıklanacak tarım dışı istihdam verisinin kötü geleceğinin sinyalini de aldık.
Bu gelişmelerin ışığında esas beklenen resesyona girilip girilmeyeceği değil bana göre. Çünkü Amerika’nın resesyona gireceği aşikar. Yani iki çeyrek üst üste ekonomisinin negatif büyüme göstereceği ortada. 3.çeyrek %0.3 oranında daralan ekonomi, son çeyrekte bu orandan biraz daha fazla küçülme gösterecek gibi duruyor.
İşte burada Obama’nın derhal müdahele etmesi gereken döneme giriyoruz. Ekonominin iki çeyrekte küçüleceğini artık kabullenip, alınacak tedbirlerin, bu küçülme hareketinin diğer çeyreklere sıçramasını engelleyecek şekilde olması gerekiyor. Yani 2009 yılının ilk çeyreğinde eğer alınan tedbirler başarı göstermezse ve Amerikan ekonomisi o çeyrekte daralırsa bunun adı resesyondan çıkar. Uzun süredir Japonya’nın başına bela olan büyüyememe sorunu baş gösterir. Bu durum çok riskli ve zaten bozuk olan güven açısından kalkışı olmayan bir oturuş olur.
Bunun için Obama’nın gelecek 6 aylık dönemde ekonomideki büyümeyi durduğu yerden devam edecek programlar uygulaması gerekir. Ki duyduğum ilk icraat, vergiler üzerinde olacak gibi. Gelirine göre halktan aldığı vergiyi düşürecek. Bu sayede vergi vermek yerine halk o parayı tüketimde kullanacak. Mı acaba diyorum ? Çünkü halk eline geçen parayı harcamak istemeyebilir. Güvenin sarsıldığı ve ekonomide sıkıntıların gün ışığına çıktığı bu dönemde, halk elinde daha çok para tutmak isteyecektir. Obama’nın asıl işi, halkın tasarrufa normalden daha fazla para ayırmasını engelleyecek çözümler bulmaktır. Büyüme üzerinde faiz oranlarını düşürmekle çare bulamayacağını biliyorlar. Hatta Amerika bir süredir negatif reel faiz veriyor. Ancak yatırımların ve büyümenin bu faiz oranlarıyla çok ciddi korelasyonu yok. O da demek oluyor ki, faiz kozu sadece piyasaları rahatlatmak için yeterli oluyor.
Amerikan ekonomisi nasıl kurtulacak sorusunun cevabı yeni başkanda gizli. Bunun için çok ciddi çalışmalar yapacağını düşünüyorum. Ancak bir an önce harekete geçilmezse, Amerikan ekonomisinin depresyona girme ihtimalinin bulunduğunu söylemek istiyorum. Zaten ülke büyük açık ve borçlanma altına girmiş bulunmakta. Bir de büyüme için vergi gelirlerini aza indirecekler. Açıklarını kapatma noktasına geri vites yapacaklar. Üretimi arttırmak gereklilikleri tabi ki var ancak benim kişisel görüşüm, ilk hedeflerinin halkı tasarruftan uzaklaştırmaları gerekliliği. Yani uygulanacak tedbirlerin başında, halkı tüketime döndürecek planlar olmalı. Hele bir de işsizliğin son yıllarda görülmemiş şekilde artacağını düşünürsek, tüketime bir darbe de oradan gelecek. Bu da demek oluyor ki Obama işsizlik maaşına da düzenlemeler getirebilir. Halkın tasarruflarını ne kadar minimize etmeyi başarırsa, büyümeyi o kadar maksimize edebilir.
Amerika’da tüketimin düştüğünün en büyük göstergelerinden biri Çin…Çin ekonomisi son çeyrekte % 9 oranında büyüdü. Çin’in büyüyor dememiz için % 8′lik sınırın üstünde olması gerekiyor. Yani bizim için % 0 demek Çin için % 8… Çin ekonomisinde son 5 yılın en düşük büyümesi gerçekleşti. Amerika’nın dünyaya sunduğu ve birçok ülkede ki sanayi kollarının iflasına neden olan Çin ekonomisi, başardığı gereksiz büyümeye darbe vurdu. En büyük ihracatçısı Amerika’da tüketim azalınca büyümesi ihracata dayalı olan ülkede de büyüme yavaşladı. Sanırım bu da küreselleşmenin boyutunu anlamanıza yardımcı olacak basit bir anektod olmuştur.
Amerika, Bush yönetimiyle ile iyice zayıflayan ekonomisini düzeltebilecek mi göreceğiz. Dahi başkan Obama yeni bir Roosevelt olacak mı merakla bekliyorum. Biri 1929 buhranında göreve geldi diğeri de günümüz buhranında. Ancak günümüzde küreselleşmenin etkisi çok fazla. Ve son olarak bahsetmek istemediğim, korktuğum diyeyim, birşeyin olmaması için dua ederek bitireyim. Bu dönemde bir de emtia fiyatlarında yeni bir artış meydana gelir ve enflasyon kabusu geri dönerse işler çok daha zorlaşır. Çünkü bu büyüme odaklı önlemlerde enflasyonun etkisinin zayıfladığı öngörülüyor. Eğer enflasyon yükselmeye başlarsa işler içinden çıkılamaz hal alır. Bu da demek oluyor ki önümüzde göreceğimiz birşey daha var. O da Obama’nın şansının yanında olup olmadığı…
6 Kasım 2008
Tüik, ekim ayı enflasyon verilerini bugün açıkladı. Aylık bazda TÜFE %2.60, ÜFE ise %0.57 oranında arttı. TÜFE’deki bu artış, 2002 yılından bu yana aylık bazda en büyük artış oldu. Böylece yıllık TÜFE %11.99′a yükseldi. TÜFE göstergeleri geçen ay, mevsimlik ürünler hariç yüzde 0.97, işlenmemiş gıda ürünleri hariç ise 1.71 arttı. Fiyatlar, enerji hariç yüzde 2.45, işlenmemiş gıda ürünleri ve enerji hariç yüzde 1.34, enerji hariç ve alkollü içkiler ile tütün ürünleri hariç yüzde 2.60 yükseldi.
Yukarıda enflasyon oranlarının aylık ve yıllık karşılaştırma oranlarını görüyorsunuz. Ekim ayı enflasyonu 2007 yılına göre yarı yarıya yakın bir oranda artış göstermiş. Şimdi bunun nedenlerine bakalım.
Ana harcama grupları itibariyle bir ay önceye göre en yüksek artış %8,46 ile giyim ve ayakkabı grubunda gerçekleşmiştir. Ekim ayında endekste yer alan gruplardan çeşitli mal ve hizmetlerde %3,93, gıda ve alkolsüz içeceklerde %3,91, konutta %3,79, eğlence ve kültürde %1,32, lokanta ve otellerde %1,11, ev eşyasında %0,39, sağlıkta %0,04, alkollü içecekler ve tütünde %0,01 artış, haberleşmede %-0,04, eğitimde %-0,22, ulaştırmada %-0,59 düşüş gerçekleşmiştir.
Bir önceki yılın aynı ayına göre TÜFE’de en yüksek artış %27,08 ile konut grubunda gerçekleşmiştir. Lokanta ve oteller (%14,38), gıda ve alkolsüz içecekler (%11,60) artışın yüksek olduğu diğer harcama gruplarıdır.
Türkiye İstatistik Kurumu haber bülteninde açıklamalar bu şekilde geçiyor. Şimdi bunları yorumlayalım.
Enflasyon hesaplaması yapılırken, endekse dahil olan kalemler içerisinde en büyük pay gıda ve alkolsüz içeceklerdedir. Alkollü içecekler, giyim ve ayakkabı, konut-su-elektrik-gaz, sağlık, ulaştırma, haberleşme, eğlence-kültür hizmetleri, eğitim, lokanta -oteller ve çeşiti mal-hizmetler… Endeks içerisinde en yüksek paydan en az paya göre bu şekilde sıralanıyor.
En yüksek artışın gerçekleştiği giyim grubu dikkatimi çekti. Çünkü yazın bitmesi ve eski ürünlerin stoklardan eritilmesi ile beraber, bir de bayram indirimi vesilesi ile fiyatların aşağı çekildiği söyleniyordu. Hatta tv’lerde fiyatların ucuzluğu haberleri yayınlandı. Ancak yeni sezon ürünlerin şişirilen fiyatları ile giyim endeksi tavan yapmış. Yüzde 29.62 ile bayan hırkası, yüzde 26.45’le bayan çizmesi, yüzde 25.89’la erkek kazağı, yüzde 24.32 ile erkek botu giyimin zam şampiyonları olmuş. Talebin yavaşladığı ve insanların alım gücünün düştüğü dönemde, geçen yıla göre giyimde bu kadar artış olması dikkat çekici. Kurlardaki artışın ihracatçıya yaradığını düşünürken, üreticiler bu fiyatları yerli tüketiciye de yansıtmışa benziyor.
Diğer dikkatimi çeken kalem ise konutta. Konut fiyatlarının düştüğü ve yine talebin azaldığı dönemde, konut fiyatlarındaki %3.79′luk artış dikkat çekici. Yıllık bazda liderliği elinde bulunduran konut sektörüne kur etkisi olmuş gibi gözüküyor. Çünkü AVM ( alışveriş merkezleri ) ‘ lerde mağazalar döviz bazlı işletiliyor. Ev fiyatlarının % 25-30 civarında düştüğü düşünülürse, konuttaki bu fiyat artışını kur artışı ile AVM ilişkisine bağlayabileceğimizi düşünüyorum.
Bu gelişmelerin ışığında yıllık bazda tüketici fiyatları endeksinin kötü sonlanacağını görüyoruz. Gelecek ay bir de doğalgaz zammını düşünüp, kur etkisinin de fiyatlara yansımış etkisini göreceğimizi düşünürsek, yukarıda gördüğünüz grafikte koyu çizgi ile gösterilen 2008 yılı TÜFE değişim oranı eğrisinin daha da yukarı çıkabileceğini tahmin edebiliriz. Zaten MB cuma günü yaptığı sunumda, enflasyon tahminini yükseltmişti.
Enflasyon ülkemizde talep enflasyonu mu yoksa maliyet enflasyonu mu bu saptanarak politika izleniyor. Geçtiğimiz dönemlerde meydana gelen artışı, arz şoklarına, yani emtia fiyatlarındaki artışa bağlamıştık. Elimizde olmayan artışlar olarak göstermiştik. Emtia fiyatlarının düştüğü dönemde, talebin ekonomik sıkıntı nedeniyle azalmaya başladığı dönemde, bu enflasyonu nasıl açıklayacağız acaba ?
3 Kasım 2008
Botaş, bugünden geçerli olmak üzere doğalgaza, konutlarda yüzde 22.50, sanayide yüzde 22 oranında zam yaptı. Botaş’ın açıklaması şu şekilde oldu :
Söz konusu fiyat artışında, döviz kurunda özellikle son bir ay içinde meydana gelen hızlı artışların yanı sıra, petrol ve petrol ürünleri fiyat ortalamalarına endeksli olan doğal gaz alım fiyatlarının, petrol fiyatlarındaki artışlardan 6-9 ay geriden etkilenmesi ve geride bıraktığımız 6-9 aylık dönemde petrol fiyatlarının uzun süre rekor seviyelerde seyretmesi etken olmuştur.
Yukarıdaki grafikte, gaz fiyatlarının yıllık spot fiyat hareketleri var. ( Biz petrol ve gaz ithalatımızı spot fiyat üzerinden yapıyoruz. ) Bu grafikte görebileceğiniz gibi, gaz fiyatları 4 Temmuz 2008 tarihinde $13.605 ile rekor kırmış. O tarihteki MB Dolar Kuru 1.23 YTL. O tarihten sonra gaz fiyatlarında hızlı bir geri çekilme yaşanmış.
Aşağıdaki grafikte ise ham petrolun spot fiyatlarının bir yıllık değişimini göreceksiniz.
Dikkat ederseniz, petrolun rekor kırdığı tarihte gaz fiyatlarıda rekor düzeylerde. Düşüşte ise gaz fiyatları petrolden daha önce başı çekmiş. Botaş’ın açıklamasında ise ” petrol ve petrol ürünleri fiyat ortalamalarına endeksli olan doğal gaz alım fiyatlarının, petrol fiyatlarındaki artışlardan 6-9 ay geriden etkilenmesi ” cümlesi geçiyor. Dolar kuru ise 1.23 YTL ile 1.55 düzeyinde hareket ediyor. Bahsedilen 9 aylık kurun ortalaması ancak 1.30 YTL seviyelerine eşdeğer olur.
Yani gazda meydana gelen fiyat artışı ve dolar kuru ilişkisinde, fiyat artışı lehine bizim zararımız vardı. Ancak şimdi gaz fiyatları yarı yarıya azalırken, kurumuzda %25′lik bir artış var. Ki bu kurun bu seviyelerde kalması çok olası değil. Ancak gaz fiyatlarının bu seviyelerin çok üstüne çıkması da olası değil.
Şimdi hükümet yıllardır yapmadığı elektrik ve doğalgaz zammını yapmaya başladı. Hızlı ve kısa süre içersinde yaptı hatta. Bu zamların nedenini açıklayamayan bir BOTAŞ ve hükümet var. Benim sorum ise yine sayın başbakana.
Siz, IMF’ ye hava atan ve bizim onların parasına ihtiyacımız yok diyen ülke başbakanı…IMF bizim yatırımlarımıza ve büyüme hedefimize engel olur diyen bir kişi olarak, kriz döneminde maliyetlerini azaltmak isteyen sanayiciye bu zam ile nasıl bir yük bindirdiğinizin farkında mısınız ? Sanayici sizden enerjide vergi indirimi beklerken, teşvikleri isterken siz onlara zamla karşılık veriyorsunuz. Sonra çıkıpta diyorsunuz ki, biz büyümeden taviz vermeyeceğiz. Buradan şunu anlıyoruz ki , sizin büyüme hedefinizin yatırımlarla ilgisi yok. Çünkü sanırım bir ülke nasıl büyüme gösterir onun farkında değilsiniz.
Bildiğim nokta, enerji maliyetlerinin işletmeler için içinden çıkılmaz bir halde olduğu idi. Şimdi bu zamla, ne hale gelecekler merak ediyorum. Krizi fırsata böyle mi çevireceğiz bunu da merak ediyorum. Ama en çok sayın başbakan konuşurken ne söylediğini biliyor mu onu merak ediyorum.
Bu kadar merakım için beni bağışlayın lütfen.
1 Kasım 2008
Resesyona girilecek mi girilmeyecek mi tartışmalarının yaşandığı bu günlerde Amerika’dan ilk sinyal geldi. Amerikan ekonomisi 3. çeyrekte 0.3 oranında küçüldü. Beklentiler 0.5 oranında küçüleceği yönünde olsada, beklentilerden daha iyimser gelen bir veriyle karşılaştık. Ancak bu iyimser gibi gözüken veri sizi yanıltmasın. Çünkü detaylarında gelecek için kötü ipuçları barındırıyor.
Amerika, Türkiye ekonomisi gibi tüketim harcamaları ile büyüyen bir ekonomiye sahip. Yani çok fazla üretime dayalı olmayan, ihracattan çok ithalat eden ve garip bir şekilde büyümesini makul düzeyde devamlı kılan bir ülke. Ekonomi için bu tarz büyümeler ‘ bıçak sırtı ‘ diye tabir ettiğimiz cinsten. Şimdi lütfen kısa bir açıklama yapmama izin verin.
Türkiye’de 2001 krizinden sonra oturtulmaya çalışılan mali disiplin arifesinde, temel hedeflerden bir tanesi büyüme oldu. Ülkemiz ne yazık ki ihracata dayalı büyüme hedefinden uzak, tamamen tüketime dayalı bir politika izledi.Mali sektörün üzerindeki güç artmaya başladıkça,kredi muslukları açıldı. Hatta kredi kartı çılgınlığının başlama nedeni de buydu. İnsanları tüketime alıştırmak için izlenen politikaların başında kredi kartı operasyonu geliyordu. Bankalara sağlanan avantajlardan sonra istenilen şey, halka uygun imkanlarla kredi ve kredi kartı sunulmasıydı. Her vatandaşın bu karta sahip olması ile beraber, cebinde parası olmadan harcama yapabileceği bilinci oturtturuldu. İnsanlar bu duruma çabuk uyum sağladılar ve enflasyonun dizginlenmesi ile beraber güven ortamı sağlandı. Bir de taksitli alışveriş imkanının sağlanması ile beraber harcama isteği tavan yaptı. Bu çılgınca tüketim harcamasının başlaması ile beraber ülke ekonomisi büyümeye başladı.
Bu kısa açıklamadan çıkaracağımız sonuç oldukça basit. Bu tip ülkeler büyüme stratejilerini tüketim üzerine kuruyorlar. ( Detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. ). İşte Amerika’da ülkemiz gibi bir strateji izliyordu ve bunun zararını finansal kriz döneminde çok yaşayacak. Halk, tüketimden vazgeçtiği sürece ülke ekonomisi büyük zarar görecek. Bunun ilk sinyalini bugün aldık. Amerika ‘ da ‘ Real Personal Consumption Expenditures ‘ denilen PCE endeksi % 3.1 oranında azaldı. Kişisel tüketim harcamaları endeksi 1992′deki dip seviyeden bile yüksek oranda düşmüş. Dikkatinizi çekmek isterim ki, 3.çeyrek verileri için son baz ay ağustos. Yani, krizin en ciddi etkilerinin görülmeye başlandığı eylül ayına ait veri yok. Bu durum işaret ediyor ki, 4. çeyrekte kişisel tüketim harcamaları endeksinde daha büyük bir düşüş yaşanacak. Bu da demek oluyor ki Amerikan ekonomisi son çeyrekte büyümedeki kaybını arttırabilir. Yani ekonominin resesyona gireceğini çok büyük yüzde ile söyleyebiliyoruz.
Kredi krizinin olmasıyla beraber insanların kredi almakta zorlanması, doğru tabirle alacak kredi bulamaması harcamaları azaltıyor. Tabi bir de olayın reel boyutunu düşünür, FED faizleri her ne kadar indirmeye devam etse de , yatırımcıların teşvik edildiğini düşünürsek karşımıza kredi sorunu tekrar çıkacak. Çünkü faiz oranları ne kadar düşerse düşsün, yatırımlardaki olay kredi alabilme gücüdür. Kredibilite burada devreye girer ve derecelendirme seviyesine göre kredinin maliyeti belirlenir. Amerikan şirketide olsa, birçok şirketin kredi notunun düşürüldüğünü hatırlatmak isterim.
Otomotiv sektöründe başlayan problemler yakın sürede diğer sektörlere yayılacak gibi gözüküyor. Şirketler maliyetleri düşürmek için işçi çıkarmalara ağırlık veriyor. Dünyanın önde gelen şirketlerinin çoğu işçi çıkaracaklarını açıkladılar. Citigroup,Goldman gibi finans kuruluşlarından tutun Ford, Yahoo gibi şirketler kararlarını açıkladılar. Kısaca finans, parekende, otomotiv, yayın, seyahat ve teknoloji şirketleri aynı maliyet azaltma politikasını izleyecekler. Bu da demek olacak ki, işsizlik son yıllarda görülmemiş şekilde artacak. Bunun sonucunda yine savunduğum teze ulaşacağız. İşsiz halk, harcamalarını minumum seviyeye indirecek. Tüketimin azalmaya devam etmesi ile büyüme de sıkıntılar devam edecek. FED faizleri daha nereye kadar çeker bilemem. Ancak bildiğim birşey var. Faizler ile oynanarak birşeyi halledemezler.
Büyümesini sağlam temellere dayandıramayan ülkeler bu sorunları çekmeye mahkumdurlar. Amerikan ekonomisinin farkının ne olduğunu ben bazı yazılarımda anlatmaya çalıştım. Dünyanın en sağlıksız ekonomisi dünyanın en büyük ekonomik gücü konumunda olursa, dünya böyle krize sürüklenir.
Aynı şeyi ülkemiz içinde söylüyorum. Tüketime dayalı ve ithalata bağımlı şekilde büyümenin gideceği bir yol yoktur. Kestirme yollar sizi varacağınız yere daima en uzun sürede götürür. Zamanınızı çalar. Aynen ülkemizin zamanın çalındığı gibi. Bu büyüme sürdürülebilir değildir. Bir yerde elbette başımızı ağrıtacak. Bu kriz döneminde fırsatı bari bu şekilde yaratalım. Amerikanın bu durumundan dersimizi alalım.
31 Ekim 2008
Hani bilinçsiz anne-babalar, çocuklarını korkutmak için ‘ öcü ‘ hikayeleri yaratırlar, çocuklarının yaramazlık yapmasını önlemeye çalışırlar ya…Hani bir süre sonra anlattıkları o hikayeleri gerçek sanıp kendileri de korkmaya başlar ya…İşte bu IMF hikayesi aynı hesap. İktidarda olmayanlar bizi IMF ‘ye muhtaç bırakıyorlar diye eleştirirler, iktidara geldiklerinde stand-by imzalarlar. İktidarda olan onlarla yola başlar ve mali disiplini sağlar sonra onlara ümüğümüzü sıktırtmayız der. Allah aşkına bir akıllı insan çıkıpta adam gibi sormaz mı ? IMF öcü mü diye !
Türkiye 1960 yılından beri IMF ile 20 stand-by anlaşması imzalamış. Bu kurum ülkemizden hiç eksik olmamış! 2000 krizini yaşadığımız zaman da IMF ile işbirliğimiz vardı. Geçmişe baktığımız zaman bu kurumun ülkeleri krizden koruyup korumadığını tartışabilecek oluyoruz. Ve çeşitli parametreleri incelemeye çalışırsak işin içine farklı düşünceleri katabiliyoruz. Mesela 2000 krizinde sorun likidite sıkıntısı idi. Piyasada likidite olmadığı için gerek faizler, gerek döviz kurları tavan yapıyordu. Eğer başımızda IMF olmasaydı, merkez bankası piyasaya likidite sağlayacaktı. Hadi bunu yaptı diyelim, bu seferde net iç varlıkları eriyecek ve döviz rezervleri bitme noktasına geleceği için, döviz kurunu hiç tutamayacaktı. Rezerv erimesi ile beraber kriz tam anlamıyla yayılacaktı. Bu yüzden IMF buna engel oldu. Ve bu noktada döviz rezervlerinin artması için destek verildi.
IMF ‘ nin yaptığı ülkeleri sınırlı büyüme oranlarında tutup, mali disiplini sağlamak. Gerek bütçe açığı, gerek borçlanma oranları gerekse vergi gelirleri ile ülkeleri sağlam mali düzene oturtmaya çalışıyor. AKP iktidarı göreve geldiğinde Derviş’in ekonomi poltikasını uygulayan, IMF stand-by anlaşmaları ile zorunlu olarak mali disiplini sağlayan bir iktidardı. Yani bu hükümetin şansı çok fazla. Çünkü AKP büyük krizin ardından yeniden yapılanma sürecinin temelleri atılırken iktidara geldi. Düşük büyüme hızlarının yaşanacağı dönemde IMF vardı ve mali disiplin sağlanmaya çalışıldı. Bu sırada dünyada inanılmaz bir likidite bolluğu yaşandı. Bu likiditeden ülkemizde nasibini aldı ve büyük bir ivme yakaladık. Böyle bir şans hangi siyasi lidere sahip olur sizce ? Kendi uyguladıkları bir politika olmamasına rağmen konjonktür şansı ile bugünlere gelen hükümetin başarısızıkları gün ışığına çıkmaya başladı. Ekonomik büyüme için birşey yapmadıkları, büyümeyi tamemen tüketimi arttırmaya ve piyasaya gelen sıcak paraya odaklı yaptıkları ortaya çıktı. Bugün gelinen noktada ülkenin en önemli sorunu dış ticaret sorunudur. Çünkü siz gelişmekte olan ülkenin başbakanı, bu kafayla gittiğiniz takdirde asla gelişmeyen ülkenin başbakanı olarak kalacaksınız. Bir ülke ihracata dayalı büyümeye geçmeden gelişemez. Finans piyasalarında oluşan hayali paralarla suni olarak kalkınır. Bu hayali paralar toz olup uçunca, siz de iktidardan uçarsınız !
Bugün gelinen nokta budur. Türkiye’nin ihracatı geliştirmek için birşey yapmadığı 6 yılın sonunda, bol likidite döneminin sona ermesi ile meydana gelecek sıkıntının kaynağı budur. Konuşmalarda ihracat rakamımız şu kadar diye övünürken kendinizi kandırmanın hiçbir esprisi yoktur. Buna ancak Sayın Kürşat Tüzmen güler ! ( Büyümeyi Analiz Edebilmek ve Hükümet Yalan yazılarıma bakıp bu konuyu detaylı anlayabilirsiniz. )
Tekrar IMF konusuna gelelim. Anlaşma imzalayalım derken bence önce sorunu tam olarak kavramak lazım. Ülkenin en önemli sorunu dış ticaret rakamları ise emtia fiyatlarındaki düşüş nedeniyle ithalat faturasını aşağı çekecektir. Dünyada yaşanan durgunluğa parelel olarak ithalatta düşüş meydana gelecektir. Hele bir de euro/dolar paritesinin 1.28 seviyelerine kadar düştüğü göz önüne alınırsa, bu da ithalata olumlu yansıyacaktır. İhracat tarafına bakacak olursak, orada da durgunluğa paralel olarak azalış meydana gelecek. Ancak enerji maliyetlerindeki düşüş ihracatçı için önemli olacaktır. Döviz kurundaki artışla ise sevinmeye başlayan ihracatçıların hevesi kursağında kalabilir. Çünkü dolar tüm dünyada değer kazanıyor ve euro karşısında da değerli hale geliyor. Hem daralan ekonomi hem de döviz kurlarındaki oynaklık ihracatçı için sorun olacaktır. Bir de tekstil ihracatı yerini otomotiv sektörüne hızla bırakmaya devam ederse bu daha kötü olacaktır. Çünkü otomotivin talebinde daralma çok hızlı oluyor. Sonuç olarak gelecek yıl için ihracat - ithalat tahmini iyi analiz edlimeli ve dış ticaret açığımızın ne olacağı düşünülmelidir. Bence ithalattaki azalış ihracattaki azalıştan daha etkili olacaktır. Bu nedenle dış ticaret açığımıza olumlu etki edecektir.
Sonuç olarak bu durgunluk ve emtia fiyatlarının düşmesi, ithalatının çoğunluğunu bu ürünlerden yapan ülke için faydalı olacaktır. ( Döviz kurunun düşeceğini varsayıyorum ) Tahminen $ 25-30 mLr gibi bir kazancımız olacak diye hesaplıyorum. Bu nedenle bizim ihtiyacımız olan paranın bu miktarda azalması demek olacak. Sıcak paranın girişinin yavaşladığı dönemde, ihtiyacımız olan dış kaynağın düşmesi önemli.
Bu gelişmelerin sonucunda ülkenin IMF’ye ihtiyacı var mı sorusunu sorabiliriz. Aynı zamanda neden hükümet IMF’yi istemiyor sorusunun yanıtını verebiliriz. Belli şartlarla gelecek IMF tabiki. Mali disiplinden taviz vermeyecekler. Dilerseniz IMF’nin taleplerini bir yazayım onun üstüne konuşayım ;
1- Kamu Harcamaları Kısılsın 2- Büyüme Tahmini Düşürülsün 3- Af Ve Sektörel Teşvike ‘Hayır’
Bunların yanında; büyümeyi azaltın, yatırımları frenleyin, sektörel teşvik vermeyin … Bu şartlarla gelecek IMF. Ancak hükümet yerel seçimler öncesi harcamaları kısamayacak. Bütçe açık vermeye mecbur edilecek. Bu nedenle hayır diyor. Büyümeden vazgeçmeyiz diyen hükümete daha makul bir büyüme rakamına razı olun diyor. Bence haklılar. Ancak hükümet büyümenin hayali olduğunu bilmediği için kabul etmiyor. Bunun için vergi ve sektörel teşvik vermek istiyor. Bunda çok geç kalan hükümet, büyümeyi bir kalıba sokamadıktan sonra şimdi bu teşvikleri daralan kredi piyasasında verse ne kadar etki eder ? Çok etmez çünkü büyüme stratejimiz farklı. Yani burada da IMF ile sorun yaşamayız.
Hükümet IMF ile başarı sağlamış olmasına rağmen şimdi halkı kandırmalarına izin vermeyeceği için IMF’yi istemiyor olabilir. Peki gerçekten ihtiyacımız var mı ?
Olay bence para değil. Çünkü bu krizin en önemli noktası ‘ güven. ‘ Bizim, yukarıda bahsettim nedenlerden dolayı paraya olan ihtiyacımız azalabilir. Ancak ülkemiz halen daha kırılganlık sıralamasında zirvede bulunuyor. Mali disiplinin bu hükümet tarafından seçim zamanı korunamayacağı inancı hakim olduğu için IMF ile ‘ ihtiyati stand-by ‘ a ihtiyacı var. Çünkü ben kendi adıma hükümete güvenmiyorum. Kriz politikalarının olduğuna inanmıyorum. Hatta herhangi bir ekonomik politikalarının olduğuna inanmıyorum. Bu yüzden para için değil destek için ve güveni sağlamak için anlaşmaya sıcak bakıyorum. IMF genelde sığınılacak son limandır. Ülkeler krize girdiklerinde sığınırlar. Fakat biz o kadar birbirimize alışığız ki, adamlar istediğimizde destek veriyor. Kim ne derse desin. İster bize emir veriyorlar desinler isterse bizi yönetiyorar desinler. Peki daha iyi yönetecek veya politika izleyecek siyasileri biliyor musun ? IMF ‘ ye karşı olanlar o zaman mevcut iktidara çözüm bulmalılar. Hatta gelecek iktidara bile çözüm bulmalılar çünkü ben ülkede önemli politikalar üreten insanları görmedim-okumadım.
NOT : Stand-by ile ihtiyati-stand by arasındaki fark için buraya göz atabilirsiniz.
28 Ekim 2008
Bu Amerika öyle bir ülke ki bazen tanımlamada bile zorlanıyorum. Dünyaya egemen olduğu kabul edilen ve insanların yaşamak için can attığı bir ülke… Şimdi çıkıpta ben gitmek istemiyorum ve böyle düşünmüyorum demeyin. Çünkü kağıt üstünde bir gerçek var ve bu da insanların Amerika’da yaşama isteği. Bunun nedeni de oradaki şartların en iyi olduğu düşüncesi.
Ancak Amerika öyle bir sanal ortam yarattı ki insanların rüyasını süslemeye olanak sağladı. Şöyle düşünün ; bu ülke üretime minumum katkıyı sağlıyor, dünyayı kendi parasına egemen kılmak için ithalata bağımlı yaşıyor, bu ithalatı karşılama gücünü dünya ülkelerinden aldığı ve değerlendirdiği borç para ile yapıyor ve bütçesinde açıkla yaşıyor. Kulağa biraz garip gelmiyor mu ? Bu ülke nasıl dünyanın en güçlü ülkesi olabiliyor diye düşünmeye çalışılıyor olunsada sonuç açıklanamıyor.
Kriz buna olanak sağladı ve sonuç bulunmaya başlandı. Amerika tam bir rüyalar ülkesi… Büyük yatırım bankaları dünya üzerinde birçok kurumun ve kişinin varlıklarını yönetiyordu. Bu varlıklarla bazı ülkelerin finansal sistemlerine katkı sağlıyordu. Tabir-i caizse Amerika merkezli bu kuruluşlar dünyayı yönetiyordu ! Tabi Amerika hükümetide bu bankaları destekliyor ve yardım ediyordu. Neden dersiniz ? Çünkü o adamların her sözü dünyayı sarsmaya yetiyordu. Bu da hükümetin işine geliyor ve güç odaklı yönetim olmasını sağlıyordu. Böylesine bir sistemin yaşama süresi ne kadar uzun sürerdi bilemiyorum.
Kapitalizmin, yönetilmesi oldukça güç bir düzen olduğunu düşünüyorum. Doğru işleri yapmaz ve tamamen bireyselciliğe odaklanırsanız, sonunuzu hazırlarsınız. Dünya bunu yaptığı için günümüzde bu kriz faciasını yaşıyor. Finansal piyasalar ne yazık ki kapitalizm için sağlıksızdır. Türev araçların doğurganlığı ve kaldıraç etkileri, dünyayı doğal olmayan büyümeye götürüyor. Bu büyümede insanların alışkanlıklarını değiştiriyor. Amerika’nın kurduğu gerçekten uzak rüya tüm dünyayı içine soktuğu için global kriz oluşuyor. Amerika kendi içinde finansal sistemin ucuz yolunu bularak pahalı şekilde yaşamaya başlarken doymadı. Bu zinciri tüm dünyaya yatırım bankaları aracılığı ile yaymaya çalıştı. Biz neden Amerika gibi olmayalım ve kapitalizmin nimetlerinden yararlanmayalım diyen Avrupa kendini ateşe attı. Ve dünya üzerinde pembe rüyanın sonuna gelindi. Şimdi çanlar kimin için çalıyor herkes çok iyi biliyor. Ve çanların çaldığı ülke yöneticileri stresle boğuşuyor. Ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Bu başarısız idareciler bunları haketse de insanlık bunu haketmiyor.
Haketmiyor…Çünkü kapitalizm ile beraber zenginler daha zengin olurken, fakirler daha fakir olur. Şimdi ise zenginler yarattıkları aşırı kapitali biraz eritecekler. Fakirler ise daha fakirleşeceklerdir.
Amerika, Çin’i dünyaya sundu. Çin ürünlerini dünyaya gösterdi ve ihracatın tavan yapmasını sağladı. Uzatmadan özeti söyleyeyim. Amerika dünyanın en büyük ülkesini kullanmak istedi. O insanları da bu sisteme dahil edip balonu iyice büyültmek istedi. Bu sayede birçok ülkenin sanayileri durağanlaştı. Çin’in ucuzluğu ile rekabet edemez hale geldi. Reel yatırımlardan para kazanamayan gruplar, finansal piyasalara yöneldi. Enstrümanların artması ile beraber tüm dünyayı alıştırdı. Ne yaptığını bilemeyen rüyalar ülkesi dünyayı krize sürükledi.
Kendisi birşey üretmeyen, üretileni yiyen ve parayı nereden buluyorda harcıyor diye düşünülmesine neden olan Amerika kurtarma paketlerinin maliyetini nasıl karşılayacak bilmiyorum. Greenspan dün günah çıkardı. Biz pembe rüyaya kendimizi o kadar kaptırdık ki, kime kredi verildiğini düşünmez hale getirdik dedi. ( Tabi bu cümleler onun sadece ‘ kısmen hatalıydım ‘ cümlesinin açıklaması. ) Risk idaresi ve doğru fiyatlandırma konularında piyasalara tam güven duyulması ne kadar doğruydu bunun cevabını veremedi. Bankalar, finans kuruluşları ve hedge fonlarındaki çok bilgili ve deneyimli uzmanların, riskleri doğru belirlediği ve bu çerçevede yatırımları doğru fiyatlandırdığı düşüncesinin hakim olduğunu, ancak bunun yanlış çıktığını düşünüyorlar. Bu uzman adı altındaki kişilerin sadece rüyalarını gerçekleştirmek için Amerika’ya gittiği ortaya çıktı.
Kriz Amerikan rüyasının sonunu hazırlıyor. Gerçekler ortaya çıktıktan sonra eğer güçlü düzenlemeler yapılırsa Amerikan rüyası ile yaşanmaz. Ancak gücünü kaybetmemek için yine suni olarak kapatılırsa, kapitalizm zorunlu olarak terkedilir. Obama’yı zor günler bekliyor bana göre. Göreve geldiğinde çok sıkıntı çekecek. Çünkü piyasalar düşmeye devam edebilir. Amerikan şirketlerinin bilançoları ortalığı kasıp kavuracak. Rüya artık kabus olacak.
24 Ekim 2008
Ve sonunda Türkiye’ye kriz geldi ! Aylardır hatta bize göre bir yıldır olan kriz ülkemize yeni geldi. Bunun nedeni dolar kurunun değer kazanması olarak gösterilebilir artık rahatlıkla. Döviz kuruna o kadar kronik takıntılı bir halkız ki, kurdaki zıplayışlar hemen krizi tetikliyor. Bunda haklılık payı olabilir elbette. Geçmişte yaşanan tecrübeler ve krizin en önemli göstergesi olarak kurdaki yükselişin akla gelmesi son derece normal.
Ancak geçmiş dönemde sorun dalgalı kur rejiminde olunmamasıydı. Yani kuru sabitlemek için, merkez bankası piyasaya müdahele etmekten, zaten az olan rezervlerini eritti. Krizi tetikleyen gelişmelerden en önemlisi olan rezervlerin erimesi meydana çıkınca kriz kaçınılmaz oldu. Yani krizin çıkma nedeni asla döviz kurundaki yükseliş değildir. Krizin sorumlusu dalgalı kur rejimini benimsemeyen hükümetlerdir. Şimdi ise kur dalgalı ve istediği yere kadar gidebilir. Piyasaya müdahele şart değildir. Ki döviz kuru mantıklı seviyelerine tekrar geri gelecektir. Merkez bankasının rezervi sağlam kalarak…
Bu kısa ancak bilgi olarak detaylı açıklamadan sonra gelelim bugüne. Döviz kuru aylar sonra 1.70 seviyesini geçti. Peki kur neden yükseliyor ?
Bunun nedenini tüm dünyada egemen olan kısa süreli riskli yabancı yatırımcıların ( Hedge Fon ) çıkışına bağladık. Yani emtia fiyatlarının da düşmesi ile sıkıntıları iyice artan bu fonlar, ülke piyasalarından mal çıkarak geri dönüyorlar. Eskiden mal çıktıktan sonra kredi ile devam edebiliyorlardı. Ancak bu dönemde kredi alamadıkları için paralarını çekip çıkıyorlar. İşlem yaptıkları piyasaların para birimini, dolara çevirdikleri içinse kurda tüm dünyada yükseliş yaşanıyor. Hatta dolardaki güçlenme ile beraber petrol ve altın son dönemlerin en düşük seviyelerine geriliyor.
Türkiye’de de durum böyle. Dün iktidar yanlısı medyanın saçma sapan komplo teorisinde olduğu gibi, bir grubun toplu dolar alımına geçtiği zırvalık. Türk yatırımcısının bu seviyelerden dolar alması ise saçmalık. Peki bu kur neden yükseliyor ? Çünkü yabancı yatırımcı hala ülkeden mal çıkıyor. Size basit bir örnek vereyim. Garanti Bankası hissesinin bugünkü toplam işlem hacmi tam 410 milyon lot. Değer kaybı ise bir ara % 8′ lere kadar artmasına rağmen son kayıp % 3.37. Bunun anlamı yabancı yatırımcı güçlü oranda mal çıkmaya devam ediyor. Bu çıkan yatırımcının dolara talebi sürüyor. Hele bir de bazı kritik direnç noktaları rahat geçilince insanlar paniğe kapılıyor ve hala zavallı olan görüş ( doların değerli liman olması ) hüküm sürüyor.
Piyasalarda kötünün 2 kat kötüsü hergün sahne alıyor. Elbette piyasa buna bir dur diyecek. Kısa vadeli yabancı satışı bittikten sonra, traderler sahne alacak ve kısa zamanlı ralliler yaşanacak. Ki bu yakın gözüküyor çünkü piyasa olağanüstü şeyler yaşıyor. Bununla beraber doların yüzüne kimse bakmamaya başlayacak. Çıktığı gibi geri gelecek. Bana göre yılı 1.45 ‘ in üstünde kapatması şaşırtıcı olur.
Gelelim şirketlerin sıkıntılarına. Eğer onlarda risk yönetim başarısızılığını göstermiş ve geleceği göremeyip, geliri ile gideri arasında farklı döviz kuru seçmişlerse, bu durum onlar için kriz demek olur. Kur farkı ödemelerinde sorunlara yol açacak ve borçlarını arttıracaktır. Ancak burada iyi analiz edilmeli ki, kısa vadeli borçların döviz ile borçlanma oranları ne kadar düşükse o kadar rahat ederler. Çünkü kurun bu seviyede kalması imkansız.
Son olarak kişisel görüşümü aktarayım. Bence yüksek kur enflasyona çok etki etmez. Çünkü düşen talep ile beraber kıtlık boy gösterir. Dolara endeksli malların fiyatlarının artması ise malı zaten satamayan esnafın karını düşürür. Yani enflasyona muazzam etki etmez. Ancak kurun ithalattaki kısıcı etkisi önemlidir. Ara malı fiyatının artması ithal ikameci ihracata etki edecektir. Ancak katma değerli ihracattaki kur artışı ile meydana gelen kazançlar bence sağlıklı olacaktır.
Kim ne derse desin, ben döviz kuruna takılmam. Kur bir sonuçtur ve biz önce nedenleri doğru yapalım ki sonucuna katlanmayalım. Bizim için ilk öncelik araçları doğru kullanmak.
23 Ekim 2008
Küresel mali kriz tüm dünyada önlemlerle sakinleştirilmeye çalışılıyor. İlk başlarda olayın farkına varamayan, nasıl devlet başkanı olduğunu anlayamadığımız insanlar, bugün ekonomiye para pompalayacaklarını açıkladır. Kurtarma planı adını vermek istemediğim bu durumda, mevduatların garanti altına alınması ile beraber tüm mali kuruluşlara garantide verildi. Yani kötü durumda olan bir bankanın batmasına kesinlikle izin verilmeyecek. Derhal hükümetten mali yardım alacak ve ayakta kalacak. Yani piyasalar banka iflas haberi ile sarsılmayacak. Bunun amacı güvenin yerden biraz olsun kalkması.
Amerika’da başlayan kurtarma çalışmalarını her zaman olduğu gibi geç anlayan Avrupa, önlem paketini yeni açıkladığı için piyasalar bir hafta gecikmeli olarak toparlandı. Dünyanın önde gelen ülkeleri ekonomilere sonsuz likidite vereceğinin sinyali ile yatırımcıları rahatlattı. Peki piyasalar bunu mu beğendi ?
Kesinlikle hayır. Piyasalar geçen hafta toparlanmaya başlayabilirdi. Özellikle ABD’de açıklanan kurtarma operasyonu ile borsaların tepki vermesi beklendi. Ancak New York borsası tarihi düşüşünü o hafta yaşadı. Krizin en kötü senaryosunu yazan yatırımcılar, korkunun tüm dünyaya yayılmasını fırsat bilerek endeksleri dip yaptırdılar. Aslında onlarda biliyorlardı ki, finansal sistemin çökmesine izin verilmeyecek. Sistem bir şekilde işletilmeye devam edilecek. Bankalar ve mevduatlara güvence gelecek, iflas haberi duyulmayacak. O zaman akıllara gelen soru likidite az olduğu için piyasalarda işlemlerin oranının az olup olmayacağıydı. Kısacası korkuyu dip kesime yaymayı başardılar ve piyasanın tam olarak dip yapmasını sağladılar. Bu sırada bazı beklentileri satın aldılar. Çünkü onlar krizde ilk raundun sona erdiğinin farkında oldular. Finansal kriz kontrol altına alındı fakat sıra dünya için ikinci tehlikeye geldi. ‘ Reel kriz. ‘
Evet, finansal krizlerin ardından reel sektör krizinin yaşanması ekonomilerde kesinliktir. Çünkü reel kesim krediler ile iş yapar, ayakta durur. Mali sektörde yaşanan ve kredileri etkileyen kriz reel sektöre kuşkusuz yansıyacaktır. Piyasa oyuncuları geçen hafta bu beklentinin az bölümünü satın aldılar. Şimdi beklenen yeni yılla beraber dünyada büyük ekonomik durulmanın yaşanacağı. Reel sektörün ciddi sıkıntılar yaşayacağı. Şirketlerin karlılık oranlarının çok aşağılara ineceği. Kısacası yeni yaratılan bir finansal sisteme, şirketlerin nasıl ayak uyduracağı bekleniyor. Mali alt yapısı ve kredibilitesi güçlü olmayan firmaların iflası kaçınılmaz olacaktır. Ancak o günlere gelene kadar kısa bir süre sakinleşen piyasaları görebiliriz. Kayıpların bir miktarının geri alınması söz konusu olunabilir.
Kısa bir değerlendirme de Türkiye açısından yapalım. Türkiye bu dönemde şanslı sayılabilir. Çünkü finansal sistemi güçlenmiş ve problemi olmayan bankalara sahipti. Fakat bizim problemimiz şimdi başlayacak. Yani ilk raundu sadece dünyaya koordine olan ve global piyasalarda sermaye hareketine dahil olan bir ülkenin sorunları olarak geçirdik. Asıl sorunumuz ikinci raund başladığı zaman etkisini gösterecek. Reel sektör bu krizden ciddi olarak etkilenecek. Finansman ve kredi maliyetlerinin artması ile borçlanma zorlaşacak.
Ancak çok daha kritik olan bir nokta daha var ki, o içler acısı. Haziran ayında açıklanan verilere göre özel sektörün kısa vadeli ( 12 aydan daha kısa vadeli ) dış borcu $48 mLr. Toplam dış borcu ise $191 mLr. Bankaların birbirlerine borç vermediği dönemde, gelirleri düşen özel sektör bu borçları nasıl ödeyecek? Borcu borçla kapatma yolunu izleyebilirler mi? Kredi verilirken dev diye tabir edilen şirketlerin kredi limitlerinin düşürüldüğü bir ortamda, borcu borçla kapatmak imkansız gibi birşey olacaktır. Yani özel sektör 2009 yılında sıkıntılı dönem geçirecek. İflas edebilecek şirket sayısının çok fazla olduğunu söylemek istiyorum. Yatırımcılar çok dikkatli olsunlar !
Gelelim ülke ekonomisine. Türkiye ekonomisinin toplam dış borcu ( özel sektör hariç ) $93 mLr. Yani ülkenin taze dış borçlanma ihtiyacı var. Doğal kaynağımız olmadığı için borcu borçla kapatacağız yada dış kaynak bulacağız. Peki bu dönemde bu rakamları karşılayacak dış kaynak bulabilmemiz kolay olacak mı ? Bu soruya evet diye cevap vermek iyimserlikten öte olacaktır. Türk hükümetinin acilen yatırım reformu yapması gerekmekte. Ne kadar geç kalırsa o kadar sıkıntı çeker. Çok acil olarak ihracat ve enerji üstündeki vergiler başta olmak üzere, yatırımlar üzerinde ki vergi baskısı en aza indirilmeli. Yatırımcıya yatırım için teşvikler hızlanmalı. Daha doğrusu başlamalı ! Eğer bu uygulamalar yürürlüğe girmezse 2009 Türkiye için kabus olur.
İlk raund bitti, hamdolsun ayaktayız. Velev ki ikinci raund başladı ?
13 Ekim 2008


