YÖNETİM
Başlık için özür dilerim ancak gerçekten maruz kaldığım durumu bu sözlerden başkası açıklayamaz. Finansla yakından ilişkili bir ekonomist olarak, bu kadar kısa sürede bu oranda telafisi olmayan zarar etmemiştim. Ancak teknosa bunu bana yaşattı. Kısaca bahsetmek istiyorum.
20 Haziran günü yeni bir laptop aldım. İnternet sitesinden baktığım zaman üründe ‘ new ‘, yani ürünün yeni olduğunu gösteren etiket gördüm. Mağazaya baktığım zaman da görevli kişi ürünün yeni ürün olduğunu söyledi. Almadan önce elbette araştırma yaptım. Kendi bilgisayarcım üç büyük şehirdeki dağıtıcılara sordu ancak ürün bulunamadı. Demek ki teknosadan başka yerde satılmıyor cevabı geldi. Yanlış bir kararla, ne yazık ki güvenerek bu ürünü almaya karar verdim.
Aldıktan sonra 1 hafta geçmeden, bir ürünü incelemek için teknosa sitesine girdim. Şeytan mı dürttü bilmiyorum, aldığım laptopun sayfasına bakayım dedim. Aldığım laptopta ‘ new ‘ etiketi kalkmış ve fiyatı herhangi bir kampanya/indirim belirtisi olmadan, %14 ucuzlamış. Bu ürünü aldıktan sonra başka yerde fiyatının daha ucuz olduğunu görsem kendi hatam derim, susarım. Ancak aldığım yerde, 1 hafta sonra ürünün fiyatı düşürülmüş. Hem de %14…
Tekrar söylüyorum, kampanya / indirim gibi bir belirti olarak fiyatı düşürülse, şansa bağlayarak susardım. Ancak böyle bir şey yok. Dün malum kurumdan bir şahıs aradı ve bilgi vermeye çalıştı. Neymiş efendim, distrbütör firma ürünün fiyatını düşürmüş, bu kurumda onu fiyata yansıtmış. Böyle bir şey nasıl olur anlamadım. Bu ürünün markasının yetkili satıcısısınız ve 3-5 ürün almıyorsunuz. Bu fiyat oynamasını nasıl yaparsınız? Bu kadar kolay nasıl olabilir bu işler kesinlikle anlayamam.
Bir daha kesinlikle malum firmadan alışveriş yapmam. Bu bilgiyi sizinle paylaşıyorum çünkü ürün aldıktan sonra böyle bir durumun başınıza gelebileceği olasılığını ihmal etmemenizi öneriyorum. İnternet ortamında konuşabilen herkes markaları bu şekilde eleştirme hakkına sahip mi diyecekler elbette çıkacaktır. Firma istediği gibi ürün fiyatını değiştirme hakkına ve zevkine sahip olacak, ben ise blogumda bunu anlatma hakkına sahip olamayacağım? Böyle bir mantık olmadığı için, gönül rahatlığı ile bunu yazıyorum.
Yeri gelmişken bu malum kurum hakkında aklıma hep takılan bir durumu daha anlatayım. Bu kurumun sahibi olan grubun bankası var. Bu bankanın kredi kartına kampanya yapması doğal karşılanır. Ancak bu devirde halen daha peşin fiyatı ile taksitli fiyatını ayrı olarak gösteren, ilk fiyatları peşin fiyatı olarak gösterip taksitle almak istersen %10 farklı fiyat uygulayan başka neresi kaldı bilmiyorum. Kendi bankasının kredi kartına peşin fiyatına taksit imkanı dahi sağlayamayan bir kurumdan bahsediyormuşum. Çok fazla açıklamasına girmeden, her zaman bu kurumdan pahalı ürün alınıyormuş diyerek noktayı koyayım.
Bir süredir yatırımcıların piyasalardaki pozisyonları ile ilgili yazıyorum. Çünkü kırmızı ( düşüş trendi ) ile dolu günler geride kaldı. Geride kaldı derken, bir daha olmayacağı anlamı çıkmasın. Rafa kalktı diyelim. Bu yükseliş durumu, borsaya küsmüş ( bu mümkün değil ) insanları yeniden piyasaya çekti. Şimdi hiçbir şey olmamışcasına insanlar işlemlere devam ediyor. Bu nedenle bende bu günlerde, bu konulara ağırlık veriyorum.
Bugün bahsetmek istediğim konu portföy çeşitliliği olacak. Elinizde tutacağınız hisse senedi önemli olduğu kadar, çeşitliliği de önemli. Sektörlere göre hisse alımı yapmak çok önemli. Çünkü bu günlerde sektörel beklentiler de oldukça fazla. Olumlu olacağına inandığınız sektör hisseleri arasındaki seçimi yaparken izleyeceğiniz yollardan biri, geçmiş verilere bakarak yapacağınız analiz olabilir. Çünkü bazı hisseler, haberlerden daha rahat etkilenir. Hacimleri daha sığ olan hisseler, olumlu gelişmeler sonrasında daha kolay yükseliş eğilimine girerler. Bunu tespit etmek için tarihsel analiz yapmanızda fayda var.
Ve önemli konuya geleyim. Elinizdeki portföy değerinizin tamamını tek bir hisse yatırmamanızı tavsiye ederim. Bu birçok yönden sakıncalı bana kalırsa. Aldığınız risk iki katına çıkar. Yükseliş zamanı birden daha fazla kazanayım derdinde olursunuz ancak düşüş için tersi geçerlidir. Diğer bir durum ise psikoloji ile ilgili. Portföyünüzün tamamı bir hissede iken, diğer hisselerin yükselişini izleyip, elinizdeki hissenin yükselmediğini görürseniz bu psikolojik olarak sizi etkileyecektir. Hisseye aşık olmak ve hisseden nefret etmek çok sakıncalıdır. Prim yapmayan elinizdeki hisseyi, diğer hisseler yükselirken, sen yerinde saydın diyerek elinizden çıkarabilirsiniz. Siz satış yaptıktan sonra, elinizdeki hisse - genel trend olumlu ise - yükselişe geçebilir.
Aynı zamanda portföyünüzü tek bir hisseye yatırmanız, o dönem içerisinde diğer fırsatları kaçırmanıza neden olur. Elinizdeki hisse prim yapsa dahi alternatif maliyet hesabına göre zararlı çıkabilirsiniz. En basit ve kitabına uygun durum ise portföy optimizasyonu kuralıdır. Yani kısaca bir hisseden zarar etme riskinize karşı, diğer hisselerden o zararı karşılama olasılığınızı değerlendirmeniz…
Benim en çok üstüne düştüğüm nokta psikoloji olduğu için diğer hisselerin yükselmesinden etkilenip, elinizdeki hissenini değerini zamana yenik düşürmemenizi öneriyorum. Portföyünüzü çeşitlendirin ve hisseden nefret etmeyin. Elinizde bulunan miktar farklılık göstersin ancak çeşitlilik olması gerektiğini unutmayın.
Firmalar için finansal yönetimin amacından bahsetmek istiyorum. Tabi ki bunu kendi düşüncem ve stratejime göre aktaracağım. Bana göre yönettiğim şirketin en önemli artısı ‘ kredibilitesi ‘ olur. Yatırımı seven bir insan olduğumdan dolayı, yatırımlar için en önemli kaynağımın ‘ kredi ‘ olduğunu bilirim. Piyasada kredibilitenizin olması için, firmanızın değerinin maksimum düzeye ulaşması gerekir. Özkaynaklarınızın değeri ne kadar yüksek olursa, kredi kullanma şartlarınız o kadar hafif olur.
Bu nedenle şirketinizde finansal yönetim stratejisini belirlerken dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Bunlardan en önemli ikisi ‘ Yatırım politikası ‘ ve ‘ Finansman Politikası ‘ dır. Şirketiniz gelir elde edebilir. Ancak burada ki esas konu, elde edilen fonların hangi varlıklarda değerlendirileceğidir. Varlık bileşiminin ne olacağını belirlemek için, hangi varlıklara yatırım yapılacağının iyi saptanması gerekir. Bununla beraber, fon kaynaklarınızın saptanması ve gereken fon ihtiyacının nereden ve hangi şartlarda sağlanacağının hesaplanması önemlidir. Şirket değerini maksimize etmeye çalışırken, sermaye maliyetini minimize etmek zorundasınız. Bunun için finansman politikasının optimum olması gerekir.
Şirketlerin büyümesi, iş kollarının genişlemesi, fon akışının başlaması çok önemli konulardır. Ancak şirketinizde başarılı finansal yönetim uygulayamıyorsanız, istikrarlı ve sürdürülebilir gelişmeden söz edebilmeniz zor olur. Belirlenen hedef gayet basit. ‘ Firma değerimizi maksimize etmek. ‘ Bunun için gerekli olan da, stratejik finansal yönetim.
Not: Bu yazı www.gelistrend.com sitesinde de yayımlanmıştır.
Seçimlerimizle yaşarız bu hayatta. Aldığımız kararlar, yürümek istediğimiz yollar… Rahata ve zorluğa bu kararlarımız neden olur. Ben yaptığım seçimlerden mutsuz değilim. Oldukça bilinçli ve isteyerek aldım her kararımı.
Stresli, ne zaman ne olacağı belli olmayan, düzenli bir tatil hayatı süremeyecek ve kafası her zaman mutlaka meşgul olacak bir hayat seçtim. Aklıma hep yazlıkta yengemin benim için söylediği söz aklıma geliyor şu günlerde. ‘ Senin eşinin çekeceği var, laptopunu kırmak isteyecektir ‘ Şimdi artık bir de cep telefonu var gerçi, teknoloji geliştikçe benim evlenmem zorlaşacak : ) Neyse şaka bir yana, gerçekten garip bir hayat seçtim. Ama en önemlisi severek ve isteyerek yaşamasıdır insanın bence. Böyle yaşaması için ne olur diye düşünmeden istediğini seçmesidir. Bu nedenle sorun görmüyorum.
Ama… Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki, bunalıyorum. Blogumda o kısa süreli dönemler için içimi dökeceğim biricik yerim aslında. Her zaman makale yazacak olsam, işle ilgili şeyler yazacak olsam buranın blog olmayacağını düşünüyorum. Benden herşeyin bulunması gereken bir sayfa burası. O nedenle içimi döküp rahatlamalıyım.
Erken başladığım için kendi çapımda bir tecrübem olabilir. Tecrübenin zamanla kazanılan bir şey olmadığına inanıyorum. Belki hatalı bir düşünce bu. Ama hep kendi içinde bulunduğum ve uğraştığım işten örnek veriyorum. Finansal piyasalarda çalışan insanların, 10 yıl o sektörde çalışması ile kazanacağı tecrübe iş tecrübesi olabilir. Ancak o piyasada işlem yapmak ile başkasına adına yapılan işlemlere aracılık etmek çok farklı. Sorumluluk almadan sadece işlem yapmanın kazandıracağı tecrübe ile portföy sorumluluğu alarak işlem yapmanın getirdiği tecrübe çok farklı bence. 18 yaşımdan beri portföy yönetiyorum. Büyük zararlar etmenin ne demek olduğunu, paranın cebe girmeden kazanılmış olmadığını, büyük para kazanmanın ne demek olduğunu, karın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek… 6 yıldır süregelen bir şey.
Şimdi bir de yeni iş kurdum. İnsanların düşüncelerini anlayabiliyorum aslında. İş tecrübesi olmadan, bir yerde çalışmadan maceraya atılıyor… Kimine göre büyük hata. Geçtiğimiz yazdan beri çok insanla konuştum. Abim de dahil olmak üzere, çoğu insan bir işe girmemi ve işlerin nasıl yürüdüğünü görmemi istedi. Belki hata yaptım. Ama yine içimden gelen sesi dinledim. Bu yaşta gerçekten çok büyük bir risk aldım. Aileme de aldırdım. Üstümdeki sorumluluktan hiç korkmam. Çünkü finansal piyasalarda yatırım yaparken aldığım sorumluluk çok büyüktü. Dediğim gibi kar etmenin, zarar etmenin, geceleri stresli uyumanın, kafamda her zaman bir şey planlamanın ne demek olduğunu iyi biliyorum. Ve her işi ben bilemem. Mesela yönetim becerime, iletişim gücüme, insanları etkileme yetime çok güveniyorum. Finansal olarak bir şirketin nasıl idare edileceğini biraz biliyorum. Gerisi için muhasebicimizle çalışıyoruz. Ve ben bir işe girsem, tecrübe kazansam, kendi işimi kurduğumda her şeyi bilip yapamayacağım. Bu nedenle, alanlarında tecrübeli ve başarılı isimlerle beraber çalışmak için uğraşıyoruz. Yani işlerimizde ben yokum, kurulan-kurulacak ekiple beraber işi bilen insanlarla biz olacağız.
Borsalara oyun gözüyle bakanlar var. Borsa yatırımdır. Sermayenizle, şirketlere yatırım yapar ortak olursunuz. Şirketlerin durumlarına göre piyasada fiyatlandırma olur. Sizde yaptığınız bu yatırımlarla kar-zarar edersiniz. Ortak olduğunuz şirketin her türlü durumu sizin riskinizdir. Yıl sonunda durumunuzu hesaplarsınız. Ani fiyat düşüşleri ile panik yapmamayı öğrenirsiniz. Şirket kötü bir dönemden geçer, size de yansır. Kısacası aldığınız risk çok fazladır. Bir nevi yönetimdir. Hem de kendi varlığınızın yönetimi. Bunda kazanılacak tecrübeyi, başka yerde bulmanız çok zor. Bir şirkette hata yaptığınızda kovulursunuz. Ancak kendi varlığınızda yaptığınız yatırımda hata yaparsanız, kovulma gibi bir şansınız yoktur.
Neyse çok uzattım. Piyasalarda yatırım dışında bir de kendi işlerimiz var. Nasıl bir hayatım oldu siz düşünün artık : ) Gün içi piyasaları takip etmek, işlerimiz için projeler üretmek, çalışacak arkadaşları ayarlamak, onlarla işleri yapmaya çalışmak, organizasyonları-bağlantıları ayarlamaya çalışmak… Her şey istediğimiz gibi gitmiyor. Hayatta en zor şey insan çalıştırmak. Hele benim gibi durmadan üreten bir beyniniz, önce kafasında hayal ederek onun gerçek olması için zamana bakmadan çalışan bir yapınız varsa işiniz daha zor. Çünkü hayallerinizi gerçekleştirebilecek çalışmayı yapacak insan bulmak çok zor. Benim en büyük şansım, şu aşamada o insanları bulmuş olmam. Bizim en büyük şansımız o insanlar olacak bence.
Sonuç olarak siz ne dersiniz? Çoluk-çocuk halinle bu işlere kalkışılır mı yoksa arada böyle çok bunalsanda yola devam mı? İnsanları dinlemeyi çok severim. Hem de tam kulak vererek dinlerim. İş yaşamında kafamdakini değil, onların ki uygunsa o görüşleri uygulamayı severim. Ama kusura bakmayın, olay kendimle ilgili olunca, sizi dinlerim ama kendi bildiğimi uygulamaya devam ederim : )
Yatırım yapıyorum, ne yapmalıyım? Sermaye olan paramı mı kullanmalıyım yoksa kredi mi almalıyım? Evet… Bana son zamanlarda farklı kişiler tarafından sorulmuş olan bu sorudan, bir yazı konusu çıkarmak istedim.
Diyelim ki yeni bir yatırım yapacaksınız. Cebinizde belli bir sermayeniz var. Buna güvenerek yola çıkıyor ve yatırıma başlıyorsunuz. Ancak yatırım dediğimiz olayda işler her zaman eksiksiz planlanıp, maliyet hesaplanamaz. Yani mutlaka ekstralar çıkacaktır.
Benim yatırım yaparken ki stratejim kredi kullanmaktır. Cebimde sermayem olsa dahi ona dokunmadan, kredi alırım. Cebimdeki nakit paraya dokunmak istemem. Yatırım yapmanın ne demek olduğunu bilen işadamları da cebindeki paraya dokunmaz. Cebimdeki para güvencedir herşeyden önce. Ve elimdeki paranın nakit olarak çıkmasını istemem. Aldığım krediyi, belli faiz oranlarında ve belli vadeye kadar geri ödeme sürem var. Ve bir yatırım yapıyorsam mutlaka geri dönüş süresini hesaplarım. Eğer yaptığım yatırımın geri dönüş süresi ile aldığım kredinin vadesi arasında doğru orantı varsa, kredi kullanmak tam isabettir. Geri dönüş çok uzun vadeli olabilir ve bu aldığınız kredinin vadesi ile eşanlılık göstermeyebilir. O halde bakacağım olay yatırımımdan elde edeceğim aylık gelir miktarlarıdır. Aylık ödeyeceğim kredi miktarı, aylık gider grubumda planlanır ve harcamalar ona göre şekillenir. Böylece yatırım yapmak için aldığım krediyi aylara bölmüş olur, aylık giderlerim arasına ekleyip gelirimden oraya pay aktarırım. Bu şekilde ilk yıllar karlılık oranımı düşürürüm ancak yatırım maliyetini karşılamış olurum. Ki bir işe yeni başlayan şirketler için karlılıktan önce yatırımın geri karşılanması daha önemlidir.
Burada akıllara takılan soru şu. Benim sermayem varken, neden krediye faiz ödeyeyim? Kredi faizleri genelde yıllık olarak %13-14 civarında. Sermaye olarak sakladığınız paranızı bankada faize koysanız, yaklaşık olarak o oranlarda getiri elde edersiniz. ( Tabi o sermayeyi başka finansal enstrümanlarda değerlendirebilirsiniz.) Kısaca elinizde bulunan sermaye, bankadan aldığınız kredinin faizini karşılamaya yetebilir. Böylece sermayenize dokunmadan, yatırım yapmış olabilirsiniz. Elinizde bulunan sermaye ileride yatırım planlarınız için moral olarakta size katkı sağlayacaktır. Çünkü işlerin kötü gitmesi durumunda, giderleriniz gelirlerinizden fazla olursa ( belli bir oranda olması gerekli ) mutlak suretle sermaye arttırımı yapmanız gerekir. Eldeki sermayeyi tükettiğiniz takdirde, ek sermaye için bu sefer ister istemez kredi kullanmanız gerekir. O nedenle cepte her zaman nakit kalması avantajdır.
Tabi büyük sermayeli projelerde yatırım yapılırken zaten kredi kullanılır. Ancak bu yazının hedef kitlesi küçük-orta boy yatırımlar olduğu için açıklamak istedim. Ben kendi adıma yapacağım ( miktarı ne olursa olsun ) yatırımda, kredi kullanarak iş yapıyorum. Ama tabi elimde bulunan sermayeyi, en azından bu kredi faizini karşılamaya yetecek oranda değerlendirerek.
Soğuk havalarda protokolü bekleyecek diye sıralanan çocukların ülkesi… Yüzlerine bakılmadan orada oldukları umursanmadan saatlerce bekletilen çocukların ülkesi… Fikirleri alınmadan, ellerini sıkmaya gerek görülmeyen gençlerin ülkesi… Altın iş gücü olarak görülen fakat toplumda değer görülmesine izin verilmeyen gençlerin ülkesi…
İşte bu ülkeye Amerika’nın yeni başkanı Obama geldi. Bana göre vücut dilini en iyi kullanan ve iletişim dili en yüksek başkan kendisi. İnsana güven veren ve kendisini dinleten bir ışığı var. İşte bu başkan bugün Türk gençleri ile buluştu. Soruları yanıtladı, el sıkıştı. Bu buluşmayı televizyondan canlı olarak izledim. Bu tutuma bayıldım. Obama’nın harika bir imaj çizdiğine, etkileşime önem verdiğine, en önemlisi insanlara değer verdiğine inandım.
24 saat dahi kalmadığı İstanbul’da programını gençlerle sohbete ayırabiliyor. Obama Türk gençleri ile buluşuyor. Kulağa harika geliyor. Ancak bazı Amerikan emperyalizmi ile insanları doldurmaya çalışan kişilerin söyledikleri de kulağıma geliyor bu arada. Öylesine bir düşmanlık yaratılmış ve insanlar kulaktan dolma bilgilerle ve çok fazla şey bilmeden buna bağlanmış ki, ne yaparlarsa yapsınlar kulp takılıyor. Öğrencilerin o toplantıda el-pençe divan durmalarına mı laf edilmiyor, toplantıda sorulan soruların kim tarafından sordurulup ne tarz sorular olduğu mu tartışılmıyor.
Tabi haklılar aslında. Bizim ülkemizde halka inmeyi, üç beş kuruşluk yardımları ulaştırmak olarak görüyorlar. Diyaloğa girmeyi ise bilmiyorlar. Şimdiye kadar hangi Türk lideri bir üniversiteye sadece öğrencilerle buluşup, onları dinlemeye gitti? Bu toplantı belki sadece imaj ve dikkat çekmek için yapıldı, sorular başkaları tarafından o gençlerin eline tutuşturuldu belki ne fark eder? Sonuç olarak böyle bir ortama girildi mi? O gençleri dinliyorum, söylediklerinize değer veriyorum diye bakan gözler görüldü mü? Bence olay budur. Müsamere çocuklarına benzitelen gençlerin duruşlarına getirelecek eleştiride, Türkiye’nin Amerika’ya karşı duruşu benzetmesi yapılabilir. Ama bence o duruş gençlerin şaşkınlığı ve saygısı olabilir ancak.
İzlediği politikalara, yaklaşımlara bir şey diyemem. Zaten çok yeni ve kimse net bilgiye sahip değildir. Ancak duruşu, ışığı, liderliği ile kendisine hayran olduğumu söylemeliyim. Bunu söylediğimde Amerikan hayranlığı olmakla yeniden suçlanacağımı bile bile… Ekonomistim, kapitalizme karşı gelmem. Bu nedenle Amerikan emperyalizminin kapitalist düşmanı sıfatı bile almışlığım vardır. Güler geçerim. Çünkü bunları söyleyen adamların tek bildiği ‘ Amerika, emperyalizm, kapitalizm ‘ kelimelerinin anlamlarıdır. Umarım o anlamları da biliyorlardır yani.
Halkı dolduruşa getirmek kolaydır. Çünkü halk bilinçsiz. Kendisi öğrenmeye ihtiyaç duymadığı için kulaktan dolma bilgilerle bilgiçlik taslamaya alışmış. Her şeyi onlar biliyordur eminim. Bu gençler böyle kullanılmaya devam edildikçe, eldeki altın iş gücüne ne demeliyiz bilmiyorum. Değer vermeyip, fikrine başvurmayıp, kenarda kullanıma hazır olarak tutmak ne mümkün?
Montofon inekleri yerli ineklerden 3 kat fazla süt verirmiş. Besiciler ellerinde montofon ineği varsa, altın besliyorlarmış hissine kapılıp her yerde bunu söylerlermiş. Ancak bu inekler güdülmesi ve beslenmesi en zor ineklermiş. Aynı zamanda hassaslarmış. Bu nedenle verim almak için ‘ altın besliyoruz ‘ demek yerine özenli bakım göstermek gerekirmiş. Bu bakımı gösteremeyen besiciler yıllarca bu ineklerden verim alamadan yaşarlarmış. Nasıl verim alınacağını bilmeyen her besici, montofon ineğine sahip olmanın şansını sadece dillerine kullandırırmış.
Ekonomistler çok sık siyaset konuşmaya başladılar ancak ben bundan pek feyz alan bir adam değilim. Yerel seçimler ile ilgili ilk ve son yazımı yazacağım. Onu yazarken ise yönetim prensibini ön planda tutacağım.
Partilerin, mevcut iktidarı yenmek için uğraş verdiği ve çıkardığı adayları yalnız bu amaçla seçtiği aşikar. Ben böyle bir düşünceye tamamen karşıyım. Hatta utanmasalar, bazı partiler birleşip tek aday gösterip seçimi kazanma savaşına gideceklerdi. Bu şekilde AKP’nin gücünü kabul ediyoruz diyeceklerdi ve sonunda seçimi ona rağmen kaybedecek olurlarsa güçlerini iyice düşüreceklerdi. Ve bu anlayışlarla, partiler büyükşehir adaylarını açıkladılar.
İstanbul ve Ankara bazlı değerlendirmek istiyorum. Öncelikle İstanbul’dan başlayalım ki bana çok komik geliyor. Kadir Topbaş’ın karşısında rakip olarak çıkartılan, Kemal Kılıçdaroğlu hangi İstanbullu’nun hayalindeki başkan olabilir onu düşünüyorum! Burada Kadir Topbaş’ı savunduğum ve takdir ettiğim için söylemiyorum, bunu hemen belirteyim. Sayın Kılıçdaroğlu, gayet başarılı bir müfettiş ve denetici olabilir. Yolsuzlukları açığa çıkarmak, yapılan usulsüz uygulamaları belgeleri ile göstermek konusunda oldukça başarılı bir vekil. Ancak gelip görelim ki nasıl bir yönetici? Asıl soru nasıl bir lider? Ben bu soruları kendime sorduğumda, Kadir Topbaş ile o konularda yarışamayacak bir kişi demekten kendimi alıkoyamıyorum. Açıkcası ben hizmet beklerim. Yani, insanların yaptıkları yolsuzlukları sürekli konuşarak seçim kazanmak nasıl bir mantıktır anlayamadım. Şimdi bir de mantıklı düşünmek gerekiyor, yöneteceğiniz şehir İstanbul. Dünyanın birçok ülkesinden fazla nüfusu olan ve büyük bir şehir. Bu şehri yönetmek için liderlik vasfına sahip olmak gerekiyor. Ve ne yazık ki Kemal Kılıçdaroğlu benim görüşüme göre, bu vasıflara pek sahip değil. Ucuz ev tutmak için taşındığı semt, haberlerde hep o tarz şeylerle görülmesi, tabirim için özür dilerim ama fakir edebiyatı yapması benim Kılıçdaroğlu hakkındaki görüşlerimi doğruluyor sanırım.
Kadir Topbaş’ın ilginç bir cümlesi dikkatimi çekmişti. ” Onlar bir iş yaparken, yok imar yasasına yok şu yasaya uygun mu diye uğraşıp işi kaçırırlar.” Bazen öyle bir an gelir ki çok kısa süre içinde karar vermek durumunda kalırsınız. Ve risk almaktan korkup, ya bu bazı şartlara uygun değilse diye titrerseniz, yapacağınız işler azalır. Ben buna katılıyorum. Lider ve yöneticiler bazen böyle kararlar vermek zorundalardır. Ya bu böyleyse, ya şu şöyleyse diye içi içini yiyen kişiler karar veremezler. Ve genelde müfettiş kimliğinden gelen insanlarda bu duygu yerleşmiştir. Ve son söz olarak, bu kimlikteki kişilerin büyük metropoller dahil olmak üzere büyük işletmeleri yönetebileceklerine inanmıyorum.
Bir de AKP cephesi için değerlendireyim. İstanbul başkanlığı çok önemli ve stratejik bir görev. Partiler açısından da böyle çünkü partiye lider olmak için İstanbul’da görev yapmış kişiler bir tehdit. Sayın Topbaş’da lider özelliği olsa bile daha büyük bir siyasi arzu yok gibi. Sayın başbakan bunu görmüş olacak ki ikinci dönemde de Kadir Topbaş’ı aday gösterdi. Hatırlarsanız, Ali Müfit Gürtuna’da daha fazla siyasi heves olduğunu gören başbakan, kendisini aday göstermeyip Kadir Topbaş’ı aday olarak sunmuştu. Kısacası yerel seçimlerde her türlü yönetim anlayışı işliyor.
Gelelim Ankara’ya. Burada gayet kısa konuşacağım. Melih Gökçek’in tekrar aday gösterilmesinin altında yatan neden çok tartışılabilir. Ancak Gökçek’e karşı CHP’nin aday gösterimini doğru bulmuyorum. Murat Karayalçın’a herkesin oy vermeyeceğini düşünüyorum. Ve hatta bu şehirde, MHP adayı eski Beypazarı Belediye Başkanı Mansur Yavaş Bey’in daha fazla oy alabileceğini düşünüyorum.
Büyükşehirlerde stratejik hamleler rakip partiler tarafından başarılı atılmamış bana göre. İşte burada da büyük yönetim yanlışı var. CHP lideri her zaman olduğu gibi, yerel seçimlerde de yönetimsizlik gösterip mevcut iktidarın ekmeğine yağ sürdü. Çarşaf diye diye, asıl çarşafı kendi partisine sempati duyan insanlara giydirdi. Şimdi kendisi bu görevden ayrılmadan, o çarşafı çıkarmaya çoğu CHP’linin niyeti yok. Bu şekilde giderse mevcut iktidar güçlenmeye devam edecektir.
İnterneti yıllardır aktif olarak kullanıyorum. Ancak son yıllarda bu sosyal medya denilen ortamlara girip, yeni insanlar ve fikirler tanıdıktan sonra bazı korkularım oluşmaya başladı. Aslında bu durum her alanda olabilecek olsa da, internette daha fazla. Büyük paraların kazanıldığı, başarı hikayelerinin senaryoya benzer hazırlandığı dönemlerde insanlar bundan feyz alarak, kendi başarı hikayesini yaratmak için hayal dünyasına dalarlar. Sonra o dünyadan bir proje ile çıkıp uygulamaya geçerler. Ancak gelip görelim ki o proje yapılırken amaç para kazanmaktır. Çünkü insanlar proje yapma fikrinden değil, çok para kazanma fikrinden etkilenmişlerdir.
Ben amaç ve araca çok takılan bir adamım. Yazılarımı takip edenler bilirler ki bazı kavramları araç-amaç diye çok ayırmışımdır. İnternet sitemin hakkımda köşesinde şu söz durur: ” Ben hiçbir zaman para kazanma hayali kurmam. Benim tek hedefim bulunduğum her alanda başarı sağlamak. Beni mutlu eden başardığımı görmek , para kazanmak değil. Başarılı olunca para kazanıyorum zaten . Başarı hırsını para hırsına tercih ediyorum. Yönetimin temel stratejisini başarı üzerine kurma taraftarıyım. ”
İnsanoğlu ne zaman bu işte çok para var diyerek yola çıksa, o yolun başına yıkıldığını görmüştür. Yapılacak işlerin kısa vadede bol para kazandıracak cinsten imajı yaratılması bana göre medyanın kabahatidir. Kendi işlerime bakacak olursam, finansal piyasalardan kısa vadede çok para kazanan adamlar ekonomi dergilerinde kapak yapılırlar. İnsanlar hemen dolduruşa gelip, ben de yaparım ne var ki bunda diyerek paralarını piyasalarda kaybederler. Oysa ki o çok para kazanan adamlar kaç yıldır o işin içindelerdir ve tecrübe kazanana kadar ne kadar para kaybetmişlerdir. Yani bir sabah uyanıp, üç beş kuruş parasıyla borsaya girip, milyarder olmamışlardır. Aynı şey bu internet siteleri yaratıcıları için de geçerlidir bence. Facebook çok extreme bir örnek olur ancak sağlam paralar kazandıran çok sayıda internet projesi var. Türkiye’de örneği sayılı ancak internet kullanıcısı dünyayı iyi takip ettiği için, orada oluyor bizde neden olmasın düşüncesinde, bilgisayara sarılıyor. Ne güzel!
Evet, çok güzel bence. İnternet, insanların girişimcilik ruhunu iyice açıyor. Açmasına açıyor ama bazı şeyleri ihmal ettiriyor. Dediğim gibi bazı ortamların içine dahil olduğumdan beri gözlemlediğim ufak detaylar var. Çoğu insan internet üzerinde bir proje geliştirip, onunla yol almak istiyor. Herkes aynı dili konuşuyor aslında. Ben teknik kısımdan anlamadığım için genelde yabancı kalıyorum ama konuştuklarının dilinin birbirine benzer olduğunu anlayabiliyorum. Bu inanılmaz hoşuma gidiyor. Bu kadar araştırmacı, yenilikçi ve rekabetçi insanların olmasına bayılıyorum. Fakat ortada bir yanlışlık olduğunu düşünmüyor değilim. Çünkü insanlar interneti amaç olarak kullanıyorlar gibime geliyor. Yani onlarda internette çok para var abi(!) düşüncesi hakim gibime geliyor. İnternetin bir araç olduğunu yalnız ben mi düşünüyorum yoksa?
İnternet herkesin hayatında olan, ister interaktif ortamlar deyin ister adını sizin koyacağınız başka bir ortam deyin özünde ciddi bir sektör. Yeni dünya düzeninde kesinlikle daha fazla gelişip, insan hayatında çok önemli yeri olacak en önemli sektör… Ancak bu ortam bana göre asla amaç değil. Yani bir iş yaparken amaç internette var olmak değil. Bir iş yaparken, seçeceğiniz işin platformu internet olabilir ki buna da araç derim. Araçla amacı karıştırırsak, internet anlamsız ve sadece para kazanma hayali ile yılların geçirildiği bir alandan öteye gitmez.
İnsanlar artık okula çok fazla önem vermemeye başladı gibi bir izlenimim var. Eğer istemedikleri bir bölümü sadece diploma almak için kullanıp, ben bilgisayar üzerinde kendimi geliştireceğim ve internette projelerle para kazanacağım düşüncesiyle hareket ediliyorsa bu son derece yanlış gibime geliyor. Çünkü bu ortamda kimse yönetim ve planlama vb stratejilerden bahsetmiyor! 100 kişiyi toplasak ve internet konulu bir tartışma yaratacak olsak herkes katılacaktır. Ancak yönetimi işin içine soktuğumuz zaman katılmayı isteyecek insan sayısının çok az olduğunu göreceksiniz. Bu durum bence tehlikenin en ciddi göstergesi.
İnternet çok fazla şeyi değiştirecek olağanüstü bir ortam. Burada önemli işler yapan insanları gördüğümüz zaman yönetim ve planlama stratejilerini ihmal etmediğini görürsünüz. Hedef sadece bir internet sitesi kurmak ve ondan çok para kazanmaksa, internet size güzel zaman geçirtecektir diye düşünüyorum. Ancak hedef bu ortamdan bir iş kolu yaratacak şekilde yararlanmak-araç olarak kullanmak- olursa internetin size zaman geçirtmeden çok daha fazlasını sunacağını düşünüyorum. Bir iş kurduğunuzda yapılması gereken çok sayıda gereklilik vardır. İşi bilen insanlardan yardım almak gerekir. İnternette de herşeyi siz bilemezsiniz herhalde. Bu sektörde kendini geliştiren ve belli başarıları yakalamış insanların varlığını unutmamak gerekir. İnsan ya site yapmayı bilir ya programlamayı ya ona içerik sunmayı ya onun tanıtımını yapmayı ya… Bu uzar gider. Ancak bir insan aklınıza gelebilecek her diğer detayı bilebilir mi? Yani onlar yapıyor ben neden yapmayayım düşüncesi ile ve normale göre zaten düşük olan maliyeti iyice kısacağım diye tek başına her işe sarılırsa ne olur? Onun adı yönetimsizlik ve sonuçta başarısızlık olur.
İnternet çok iyi ve hoş. Ancak bunun ne olduğunu ve girişimciliğin kılıf değiştirmediğini, yalnızca internetin girişimcilere farklı imkanlar sunduğunu anlamayacaklar için de oldukça boş.
Efendim malumunuz, Türk Hava Yolları reklam çekimi için Kevin Costner ile anlaşmıştı. Reklam çekildi ve izleme fırsatı yakaladık. Reklamı beğendiğimi söylemeliyim önce. Müzikleri de çok hoş olan ve Kevin Costner’ın başarılı sahne ışığı ile birleşmiş bir reklam olmuş. Gayet çekici olmuş hatta.
Ancak… Reklamın çekim başarısından ziyade bakılması gereken apayrı bir nokta var. Reklamın amacı ve ana fikri… ‘ Feel like a star.‘ Yani kendinizi bir star gibi hissedeceksin denmek istiyor. THY ile uçmanız halinde, size sunacağımız hizmetlerle, kendinizi çok üstün-farklı görmenizi sağlayacağız denmek istiyor. Güzel bir düşünce belki. Fakat reklamda uygulama aşaması bana çok komik geldi. Yolcu uyuya kalınca, kıtabın arasına ayıraç koymak ve düşen kalemini yerden almak, sabah uyandığında ise güneşi görmesini sağlamak amacıyla perdeleri açmak(perde olayında amaç o mu tam anlamadım ama)…
Peki bir yolcunun kendisini star gibi hissetmesini bunlar sağlayabilir mi? THY’nı ve yönetim biçimini beğenmiyorum. Ve büyümesindeki en ciddi etkeni, Türkiye’deki özel havayolu şirketlerinin geç kurulmasına bağlıyorum. Rekabet ortamının oluşmaması ve yıllardır tekel konumda olması nedeniyle bütçesini arttırması (devlet elini de unutmayalım) nedeniyle güçlenmesini sürdürdü. Ancak bunu yaparken yönetimin başarısını kim söyleyebilir merak ediyorum. İşte bu reklam açıkca ortaya koydu ki, THY yönetiminin starlık zihniyeti yerlerde. Ben daha fazlasını beklerdim doğrusu. Star Alliance üyesi olduğu için böyle bir reklam çekmeyi düşünmüşler sanırım. Ancak ne ölçüde başarılı olmuş insanların takdirine kalmış. Ben ise oldukça başarısız bulduğumu söylemek istiyorum.
Dünyada kriz ve yükselen petrol fiyatları ile özel havayolu şirketleri iflas etme veya birleşme yoluna giderken, devlet desteği ile bugünlere gelen THY şimdi farklılaşmaya çalışıyor. Görünen o ki sadece çalışıyor! Reklam çekiminin yapıldığı uçaklar bildiğim kadarıyla, deniz aşırı ülkelere yapılan seferlerde kullanılan uçaklardan. Uzun mesafeli uçuşlarda, THY hosteslerinin bırakın kitap ayıracı koymasını, ikramı döver gibi yapmamalarını dilemekten başka isteği olmayan yolculardandım. Ben THY kullanırken, kendimi star gibi değil muhtaç gibi hissediyorum. En azından güveni var diyebilirsiniz. Evet haklısınız ancak en azından değil, yalnız güveni var bence.
Bu reklam filmi yönetim aşamasından değerlendirilmeli. Reklam ajansına metni yazmaları için yetki verilmiş olamaz herhalde. Metin THY yönetimi tarafından hazırlanmıştır. Ve o yönetim insanın kendisini star gibi hissetmesini, bu kadar kolay sağlayacağını düşünüyorsa fazla diyecek birşey yok.
En azından, Kevin Costner uçaktan indiğinde, takım elbisesinin altında terlik olsaydı ve bir hostes hemen gelip şık bir ayakkabı getirip giydirseydi bence daha yaratıcı olurdu. Belki o zaman kendisini daha fazla star hissetmez miydi sizce?(!)
Amerika için dün yeni bir tarih yazıldı. Amerikan tarihinde ilk kez siyahi bir lider, başkanlık koltuğuna oturdu. Beyaz Saray’daki tarihi yemin töreni görülmeye değerdi. Uzatmadan yeni başkan hayırlı uğurlu olsun diyeyim.
Dün yaşanan tek tarihi olay bu değildi. Dow Jones endeksi, bir başkanlık el değişimi gününde tarihinin en büyük düşüşünü yaşadı. Dow tarihte daha önce, başkanın koltuğa oturduğu gün bu kadar düşüş göstermemiş. Gerçi her başkanlık değişiminde ( 1932 yılında Roosevelt’in ikinci dönemi hariç ) Dow endeksi aşağı yönlü hareket izlemiş.. Ancak bu kadar büyük bir düşüşü görmemiş.
Obama’nın koltuğa oturmasıyla balayı havası yaşanacağına inanıyorum. Bu görüşüm hala sürüyor. Fakat bazı hayalperest para avcıları bu beklentiyi geçen haftalarda fazlasıyla satın alarak, piyasaların hızla şişmesini sağladılar. Obama’nın elinde sihirli değnek varmış gibi göstermeye çalıştılar. Buna karşın Obama geçen günlerde yaptığı açıklamada, ekonomide kimse mucize beklemesin, iki yıldan önce düzlüğe çıkmamız imkansız dedi. Yani gerçekleri söyledi ve piyasa bundan hoşlanmadı. Ama işin gerçeği bu. İşsizlik rakamları korkutucu boyuta gidiyor, bankaların karları tarihi düşüşler sergiliyor, reel sektörde durgunluk hızlanıyor… Bunların önüne geçmek için çalışılması gereken yerde, piyasaya pembe tablo çizmenin anlamı yok elbette.
Şimdi yeni başkana sorulan soru, ekonomiyi nasıl düzelteceği yönünde. Obama’nın kendine güvenen, ne yapacağını bilen ve olayın özünü kavramış bir hali var. İşte bu güvenin gerektiği yerde önemli bir koz. İnsanlar eski başkan Bush’un birşey yapamayacağından emin, güvensizliği arttırmışlardı. Eğer yeni başkan piyasada güveni sağlarsa 2009 yılı beklenenden daha iyi geçer. Alınacak önlemler kısa vadeli piyasaları ayakta tutucu olmalı ancak özü ise uzun vadeli sağlıklı bir yapıya kavuşturucu olmasıdır. Bu nedenle yeni heyetin işi oldukça zor. Obama yeni bir kan olmasına rağmen, seçtiği ekonomik kurul tecrübeli ve eski isimler. Bu ortamda tecrübeden faydalanmakta elbette önemli.
Bankacılık sektörüne ilişkin kaygıların, bilançoların açıklanmasının ardından yeniden arttığını düşünürsek, yeni başkanın farkına varması gereken olay piyasanın likiditeden çok güvene ihtiyacı olduğu yönünde. Piyasaya bu güveni verebilirse, işi kolaylaşır. Yapacaklarını zamanla yaparken, piyasadanın şiddetli sarsıntılar yaşamasını engeller. Kendi adıma Obama’da kendine güvenin ve zekanın olduğuna inanıyorum. Umarım yanılmam.
Son olarak anlamadığım birşey var. Obama neden bu kadar kahraman gibi karşılandı ve o coşku neden o kadar yüksekti anlayamadım. Amerikan halkı kriz olduğu için mi yeni bir lidere sarılma ihtiyacı hissetti yoksa Bush’tan nefret edip değişime muhtaç kaldıklar için mi? Ya da sadece siyahi bir liderin ilk kez koltuğa oturması mı bu değişimin özü? Ben pek karar veremedim.

