Başlık için özür dilerim ancak gerçekten maruz kaldığım durumu bu sözlerden başkası açıklayamaz. Finansla yakından ilişkili bir ekonomist olarak, bu kadar kısa sürede bu oranda telafisi olmayan zarar etmemiştim. Ancak teknosa bunu bana yaşattı. Kısaca bahsetmek istiyorum.
20 Haziran günü yeni bir laptop aldım. İnternet sitesinden baktığım zaman üründe ‘ new ‘, yani ürünün yeni olduğunu gösteren etiket gördüm. Mağazaya baktığım zaman da görevli kişi ürünün yeni ürün olduğunu söyledi. Almadan önce elbette araştırma yaptım. Kendi bilgisayarcım üç büyük şehirdeki dağıtıcılara sordu ancak ürün bulunamadı. Demek ki teknosadan başka yerde satılmıyor cevabı geldi. Yanlış bir kararla, ne yazık ki güvenerek bu ürünü almaya karar verdim.
Aldıktan sonra 1 hafta geçmeden, bir ürünü incelemek için teknosa sitesine girdim. Şeytan mı dürttü bilmiyorum, aldığım laptopun sayfasına bakayım dedim. Aldığım laptopta ‘ new ‘ etiketi kalkmış ve fiyatı herhangi bir kampanya/indirim belirtisi olmadan, %14 ucuzlamış. Bu ürünü aldıktan sonra başka yerde fiyatının daha ucuz olduğunu görsem kendi hatam derim, susarım. Ancak aldığım yerde, 1 hafta sonra ürünün fiyatı düşürülmüş. Hem de %14…
Tekrar söylüyorum, kampanya / indirim gibi bir belirti olarak fiyatı düşürülse, şansa bağlayarak susardım. Ancak böyle bir şey yok. Dün malum kurumdan bir şahıs aradı ve bilgi vermeye çalıştı. Neymiş efendim, distrbütör firma ürünün fiyatını düşürmüş, bu kurumda onu fiyata yansıtmış. Böyle bir şey nasıl olur anlamadım. Bu ürünün markasının yetkili satıcısısınız ve 3-5 ürün almıyorsunuz. Bu fiyat oynamasını nasıl yaparsınız? Bu kadar kolay nasıl olabilir bu işler kesinlikle anlayamam.
Bir daha kesinlikle malum firmadan alışveriş yapmam. Bu bilgiyi sizinle paylaşıyorum çünkü ürün aldıktan sonra böyle bir durumun başınıza gelebileceği olasılığını ihmal etmemenizi öneriyorum. İnternet ortamında konuşabilen herkes markaları bu şekilde eleştirme hakkına sahip mi diyecekler elbette çıkacaktır. Firma istediği gibi ürün fiyatını değiştirme hakkına ve zevkine sahip olacak, ben ise blogumda bunu anlatma hakkına sahip olamayacağım? Böyle bir mantık olmadığı için, gönül rahatlığı ile bunu yazıyorum.
Yeri gelmişken bu malum kurum hakkında aklıma hep takılan bir durumu daha anlatayım. Bu kurumun sahibi olan grubun bankası var. Bu bankanın kredi kartına kampanya yapması doğal karşılanır. Ancak bu devirde halen daha peşin fiyatı ile taksitli fiyatını ayrı olarak gösteren, ilk fiyatları peşin fiyatı olarak gösterip taksitle almak istersen %10 farklı fiyat uygulayan başka neresi kaldı bilmiyorum. Kendi bankasının kredi kartına peşin fiyatına taksit imkanı dahi sağlayamayan bir kurumdan bahsediyormuşum. Çok fazla açıklamasına girmeden, her zaman bu kurumdan pahalı ürün alınıyormuş diyerek noktayı koyayım.
Bir süredir yatırımcıların piyasalardaki pozisyonları ile ilgili yazıyorum. Çünkü kırmızı ( düşüş trendi ) ile dolu günler geride kaldı. Geride kaldı derken, bir daha olmayacağı anlamı çıkmasın. Rafa kalktı diyelim. Bu yükseliş durumu, borsaya küsmüş ( bu mümkün değil ) insanları yeniden piyasaya çekti. Şimdi hiçbir şey olmamışcasına insanlar işlemlere devam ediyor. Bu nedenle bende bu günlerde, bu konulara ağırlık veriyorum.
Bugün bahsetmek istediğim konu portföy çeşitliliği olacak. Elinizde tutacağınız hisse senedi önemli olduğu kadar, çeşitliliği de önemli. Sektörlere göre hisse alımı yapmak çok önemli. Çünkü bu günlerde sektörel beklentiler de oldukça fazla. Olumlu olacağına inandığınız sektör hisseleri arasındaki seçimi yaparken izleyeceğiniz yollardan biri, geçmiş verilere bakarak yapacağınız analiz olabilir. Çünkü bazı hisseler, haberlerden daha rahat etkilenir. Hacimleri daha sığ olan hisseler, olumlu gelişmeler sonrasında daha kolay yükseliş eğilimine girerler. Bunu tespit etmek için tarihsel analiz yapmanızda fayda var.
Ve önemli konuya geleyim. Elinizdeki portföy değerinizin tamamını tek bir hisse yatırmamanızı tavsiye ederim. Bu birçok yönden sakıncalı bana kalırsa. Aldığınız risk iki katına çıkar. Yükseliş zamanı birden daha fazla kazanayım derdinde olursunuz ancak düşüş için tersi geçerlidir. Diğer bir durum ise psikoloji ile ilgili. Portföyünüzün tamamı bir hissede iken, diğer hisselerin yükselişini izleyip, elinizdeki hissenin yükselmediğini görürseniz bu psikolojik olarak sizi etkileyecektir. Hisseye aşık olmak ve hisseden nefret etmek çok sakıncalıdır. Prim yapmayan elinizdeki hisseyi, diğer hisseler yükselirken, sen yerinde saydın diyerek elinizden çıkarabilirsiniz. Siz satış yaptıktan sonra, elinizdeki hisse – genel trend olumlu ise – yükselişe geçebilir.
Aynı zamanda portföyünüzü tek bir hisseye yatırmanız, o dönem içerisinde diğer fırsatları kaçırmanıza neden olur. Elinizdeki hisse prim yapsa dahi alternatif maliyet hesabına göre zararlı çıkabilirsiniz. En basit ve kitabına uygun durum ise portföy optimizasyonu kuralıdır. Yani kısaca bir hisseden zarar etme riskinize karşı, diğer hisselerden o zararı karşılama olasılığınızı değerlendirmeniz…
Benim en çok üstüne düştüğüm nokta psikoloji olduğu için diğer hisselerin yükselmesinden etkilenip, elinizdeki hissenini değerini zamana yenik düşürmemenizi öneriyorum. Portföyünüzü çeşitlendirin ve hisseden nefret etmeyin. Elinizde bulunan miktar farklılık göstersin ancak çeşitlilik olması gerektiğini unutmayın.
Firmalar için finansal yönetimin amacından bahsetmek istiyorum. Tabi ki bunu kendi düşüncem ve stratejime göre aktaracağım. Bana göre yönettiğim şirketin en önemli artısı ‘ kredibilitesi ‘ olur. Yatırımı seven bir insan olduğumdan dolayı, yatırımlar için en önemli kaynağımın ‘ kredi ‘ olduğunu bilirim. Piyasada kredibilitenizin olması için, firmanızın değerinin maksimum düzeye ulaşması gerekir. Özkaynaklarınızın değeri ne kadar yüksek olursa, kredi kullanma şartlarınız o kadar hafif olur.
Bu nedenle şirketinizde finansal yönetim stratejisini belirlerken dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Bunlardan en önemli ikisi ‘ Yatırım politikası ‘ ve ‘ Finansman Politikası ‘ dır. Şirketiniz gelir elde edebilir. Ancak burada ki esas konu, elde edilen fonların hangi varlıklarda değerlendirileceğidir. Varlık bileşiminin ne olacağını belirlemek için, hangi varlıklara yatırım yapılacağının iyi saptanması gerekir. Bununla beraber, fon kaynaklarınızın saptanması ve gereken fon ihtiyacının nereden ve hangi şartlarda sağlanacağının hesaplanması önemlidir. Şirket değerini maksimize etmeye çalışırken, sermaye maliyetini minimize etmek zorundasınız. Bunun için finansman politikasının optimum olması gerekir.
Şirketlerin büyümesi, iş kollarının genişlemesi, fon akışının başlaması çok önemli konulardır. Ancak şirketinizde başarılı finansal yönetim uygulayamıyorsanız, istikrarlı ve sürdürülebilir gelişmeden söz edebilmeniz zor olur. Belirlenen hedef gayet basit. ‘ Firma değerimizi maksimize etmek. ‘ Bunun için gerekli olan da, stratejik finansal yönetim.
Not: Bu yazı www.gelistrend.com sitesinde de yayımlanmıştır.
Seçimlerimizle yaşarız bu hayatta. Aldığımız kararlar, yürümek istediğimiz yollar… Rahata ve zorluğa bu kararlarımız neden olur. Ben yaptığım seçimlerden mutsuz değilim. Oldukça bilinçli ve isteyerek aldım her kararımı.
Stresli, ne zaman ne olacağı belli olmayan, düzenli bir tatil hayatı süremeyecek ve kafası her zaman mutlaka meşgul olacak bir hayat seçtim. Aklıma hep yazlıkta yengemin benim için söylediği söz aklıma geliyor şu günlerde. ‘ Senin eşinin çekeceği var, laptopunu kırmak isteyecektir ‘ Şimdi artık bir de cep telefonu var gerçi, teknoloji geliştikçe benim evlenmem zorlaşacak : ) Neyse şaka bir yana, gerçekten garip bir hayat seçtim. Ama en önemlisi severek ve isteyerek yaşamasıdır insanın bence. Böyle yaşaması için ne olur diye düşünmeden istediğini seçmesidir. Bu nedenle sorun görmüyorum.
Ama… Bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki, bunalıyorum. Blogumda o kısa süreli dönemler için içimi dökeceğim biricik yerim aslında. Her zaman makale yazacak olsam, işle ilgili şeyler yazacak olsam buranın blog olmayacağını düşünüyorum. Benden herşeyin bulunması gereken bir sayfa burası. O nedenle içimi döküp rahatlamalıyım.
Erken başladığım için kendi çapımda bir tecrübem olabilir. Tecrübenin zamanla kazanılan bir şey olmadığına inanıyorum. Belki hatalı bir düşünce bu. Ama hep kendi içinde bulunduğum ve uğraştığım işten örnek veriyorum. Finansal piyasalarda çalışan insanların, 10 yıl o sektörde çalışması ile kazanacağı tecrübe iş tecrübesi olabilir. Ancak o piyasada işlem yapmak ile başkasına adına yapılan işlemlere aracılık etmek çok farklı. Sorumluluk almadan sadece işlem yapmanın kazandıracağı tecrübe ile portföy sorumluluğu alarak işlem yapmanın getirdiği tecrübe çok farklı bence. 18 yaşımdan beri portföy yönetiyorum. Büyük zararlar etmenin ne demek olduğunu, paranın cebe girmeden kazanılmış olmadığını, büyük para kazanmanın ne demek olduğunu, karın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek… 6 yıldır süregelen bir şey.
Şimdi bir de yeni iş kurdum. İnsanların düşüncelerini anlayabiliyorum aslında. İş tecrübesi olmadan, bir yerde çalışmadan maceraya atılıyor… Kimine göre büyük hata. Geçtiğimiz yazdan beri çok insanla konuştum. Abim de dahil olmak üzere, çoğu insan bir işe girmemi ve işlerin nasıl yürüdüğünü görmemi istedi. Belki hata yaptım. Ama yine içimden gelen sesi dinledim. Bu yaşta gerçekten çok büyük bir risk aldım. Aileme de aldırdım. Üstümdeki sorumluluktan hiç korkmam. Çünkü finansal piyasalarda yatırım yaparken aldığım sorumluluk çok büyüktü. Dediğim gibi kar etmenin, zarar etmenin, geceleri stresli uyumanın, kafamda her zaman bir şey planlamanın ne demek olduğunu iyi biliyorum. Ve her işi ben bilemem. Mesela yönetim becerime, iletişim gücüme, insanları etkileme yetime çok güveniyorum. Finansal olarak bir şirketin nasıl idare edileceğini biraz biliyorum. Gerisi için muhasebicimizle çalışıyoruz. Ve ben bir işe girsem, tecrübe kazansam, kendi işimi kurduğumda her şeyi bilip yapamayacağım. Bu nedenle, alanlarında tecrübeli ve başarılı isimlerle beraber çalışmak için uğraşıyoruz. Yani işlerimizde ben yokum, kurulan-kurulacak ekiple beraber işi bilen insanlarla biz olacağız.
Borsalara oyun gözüyle bakanlar var. Borsa yatırımdır. Sermayenizle, şirketlere yatırım yapar ortak olursunuz. Şirketlerin durumlarına göre piyasada fiyatlandırma olur. Sizde yaptığınız bu yatırımlarla kar-zarar edersiniz. Ortak olduğunuz şirketin her türlü durumu sizin riskinizdir. Yıl sonunda durumunuzu hesaplarsınız. Ani fiyat düşüşleri ile panik yapmamayı öğrenirsiniz. Şirket kötü bir dönemden geçer, size de yansır. Kısacası aldığınız risk çok fazladır. Bir nevi yönetimdir. Hem de kendi varlığınızın yönetimi. Bunda kazanılacak tecrübeyi, başka yerde bulmanız çok zor. Bir şirkette hata yaptığınızda kovulursunuz. Ancak kendi varlığınızda yaptığınız yatırımda hata yaparsanız, kovulma gibi bir şansınız yoktur.
Neyse çok uzattım. Piyasalarda yatırım dışında bir de kendi işlerimiz var. Nasıl bir hayatım oldu siz düşünün artık : ) Gün içi piyasaları takip etmek, işlerimiz için projeler üretmek, çalışacak arkadaşları ayarlamak, onlarla işleri yapmaya çalışmak, organizasyonları-bağlantıları ayarlamaya çalışmak… Her şey istediğimiz gibi gitmiyor. Hayatta en zor şey insan çalıştırmak. Hele benim gibi durmadan üreten bir beyniniz, önce kafasında hayal ederek onun gerçek olması için zamana bakmadan çalışan bir yapınız varsa işiniz daha zor. Çünkü hayallerinizi gerçekleştirebilecek çalışmayı yapacak insan bulmak çok zor. Benim en büyük şansım, şu aşamada o insanları bulmuş olmam. Bizim en büyük şansımız o insanlar olacak bence.
Sonuç olarak siz ne dersiniz? Çoluk-çocuk halinle bu işlere kalkışılır mı yoksa arada böyle çok bunalsanda yola devam mı? İnsanları dinlemeyi çok severim. Hem de tam kulak vererek dinlerim. İş yaşamında kafamdakini değil, onların ki uygunsa o görüşleri uygulamayı severim. Ama kusura bakmayın, olay kendimle ilgili olunca, sizi dinlerim ama kendi bildiğimi uygulamaya devam ederim : )
Yatırım yapıyorum, ne yapmalıyım? Sermaye olan paramı mı kullanmalıyım yoksa kredi mi almalıyım? Evet… Bana son zamanlarda farklı kişiler tarafından sorulmuş olan bu sorudan, bir yazı konusu çıkarmak istedim.
Diyelim ki yeni bir yatırım yapacaksınız. Cebinizde belli bir sermayeniz var. Buna güvenerek yola çıkıyor ve yatırıma başlıyorsunuz. Ancak yatırım dediğimiz olayda işler her zaman eksiksiz planlanıp, maliyet hesaplanamaz. Yani mutlaka ekstralar çıkacaktır.
Benim yatırım yaparken ki stratejim kredi kullanmaktır. Cebimde sermayem olsa dahi ona dokunmadan, kredi alırım. Cebimdeki nakit paraya dokunmak istemem. Yatırım yapmanın ne demek olduğunu bilen işadamları da cebindeki paraya dokunmaz. Cebimdeki para güvencedir herşeyden önce. Ve elimdeki paranın nakit olarak çıkmasını istemem. Aldığım krediyi, belli faiz oranlarında ve belli vadeye kadar geri ödeme sürem var. Ve bir yatırım yapıyorsam mutlaka geri dönüş süresini hesaplarım. Eğer yaptığım yatırımın geri dönüş süresi ile aldığım kredinin vadesi arasında doğru orantı varsa, kredi kullanmak tam isabettir. Geri dönüş çok uzun vadeli olabilir ve bu aldığınız kredinin vadesi ile eşanlılık göstermeyebilir. O halde bakacağım olay yatırımımdan elde edeceğim aylık gelir miktarlarıdır. Aylık ödeyeceğim kredi miktarı, aylık gider grubumda planlanır ve harcamalar ona göre şekillenir. Böylece yatırım yapmak için aldığım krediyi aylara bölmüş olur, aylık giderlerim arasına ekleyip gelirimden oraya pay aktarırım. Bu şekilde ilk yıllar karlılık oranımı düşürürüm ancak yatırım maliyetini karşılamış olurum. Ki bir işe yeni başlayan şirketler için karlılıktan önce yatırımın geri karşılanması daha önemlidir.
Burada akıllara takılan soru şu. Benim sermayem varken, neden krediye faiz ödeyeyim? Kredi faizleri genelde yıllık olarak %13-14 civarında. Sermaye olarak sakladığınız paranızı bankada faize koysanız, yaklaşık olarak o oranlarda getiri elde edersiniz. ( Tabi o sermayeyi başka finansal enstrümanlarda değerlendirebilirsiniz.) Kısaca elinizde bulunan sermaye, bankadan aldığınız kredinin faizini karşılamaya yetebilir. Böylece sermayenize dokunmadan, yatırım yapmış olabilirsiniz. Elinizde bulunan sermaye ileride yatırım planlarınız için moral olarakta size katkı sağlayacaktır. Çünkü işlerin kötü gitmesi durumunda, giderleriniz gelirlerinizden fazla olursa ( belli bir oranda olması gerekli ) mutlak suretle sermaye arttırımı yapmanız gerekir. Eldeki sermayeyi tükettiğiniz takdirde, ek sermaye için bu sefer ister istemez kredi kullanmanız gerekir. O nedenle cepte her zaman nakit kalması avantajdır.
Tabi büyük sermayeli projelerde yatırım yapılırken zaten kredi kullanılır. Ancak bu yazının hedef kitlesi küçük-orta boy yatırımlar olduğu için açıklamak istedim. Ben kendi adıma yapacağım ( miktarı ne olursa olsun ) yatırımda, kredi kullanarak iş yapıyorum. Ama tabi elimde bulunan sermayeyi, en azından bu kredi faizini karşılamaya yetecek oranda değerlendirerek.
Soğuk havalarda protokolü bekleyecek diye sıralanan çocukların ülkesi… Yüzlerine bakılmadan orada oldukları umursanmadan saatlerce bekletilen çocukların ülkesi… Fikirleri alınmadan, ellerini sıkmaya gerek görülmeyen gençlerin ülkesi… Altın iş gücü olarak görülen fakat toplumda değer görülmesine izin verilmeyen gençlerin ülkesi…
İşte bu ülkeye Amerika’nın yeni başkanı Obama geldi. Bana göre vücut dilini en iyi kullanan ve iletişim dili en yüksek başkan kendisi. İnsana güven veren ve kendisini dinleten bir ışığı var. İşte bu başkan bugün Türk gençleri ile buluştu. Soruları yanıtladı, el sıkıştı. Bu buluşmayı televizyondan canlı olarak izledim. Bu tutuma bayıldım. Obama’nın harika bir imaj çizdiğine, etkileşime önem verdiğine, en önemlisi insanlara değer verdiğine inandım.
24 saat dahi kalmadığı İstanbul’da programını gençlerle sohbete ayırabiliyor. Obama Türk gençleri ile buluşuyor. Kulağa harika geliyor. Ancak bazı Amerikan emperyalizmi ile insanları doldurmaya çalışan kişilerin söyledikleri de kulağıma geliyor bu arada. Öylesine bir düşmanlık yaratılmış ve insanlar kulaktan dolma bilgilerle ve çok fazla şey bilmeden buna bağlanmış ki, ne yaparlarsa yapsınlar kulp takılıyor. Öğrencilerin o toplantıda el-pençe divan durmalarına mı laf edilmiyor, toplantıda sorulan soruların kim tarafından sordurulup ne tarz sorular olduğu mu tartışılmıyor.
Tabi haklılar aslında. Bizim ülkemizde halka inmeyi, üç beş kuruşluk yardımları ulaştırmak olarak görüyorlar. Diyaloğa girmeyi ise bilmiyorlar. Şimdiye kadar hangi Türk lideri bir üniversiteye sadece öğrencilerle buluşup, onları dinlemeye gitti? Bu toplantı belki sadece imaj ve dikkat çekmek için yapıldı, sorular başkaları tarafından o gençlerin eline tutuşturuldu belki ne fark eder? Sonuç olarak böyle bir ortama girildi mi? O gençleri dinliyorum, söylediklerinize değer veriyorum diye bakan gözler görüldü mü? Bence olay budur. Müsamere çocuklarına benzitelen gençlerin duruşlarına getirelecek eleştiride, Türkiye’nin Amerika’ya karşı duruşu benzetmesi yapılabilir. Ama bence o duruş gençlerin şaşkınlığı ve saygısı olabilir ancak.
İzlediği politikalara, yaklaşımlara bir şey diyemem. Zaten çok yeni ve kimse net bilgiye sahip değildir. Ancak duruşu, ışığı, liderliği ile kendisine hayran olduğumu söylemeliyim. Bunu söylediğimde Amerikan hayranlığı olmakla yeniden suçlanacağımı bile bile… Ekonomistim, kapitalizme karşı gelmem. Bu nedenle Amerikan emperyalizminin kapitalist düşmanı sıfatı bile almışlığım vardır. Güler geçerim. Çünkü bunları söyleyen adamların tek bildiği ‘ Amerika, emperyalizm, kapitalizm ‘ kelimelerinin anlamlarıdır. Umarım o anlamları da biliyorlardır yani.
Halkı dolduruşa getirmek kolaydır. Çünkü halk bilinçsiz. Kendisi öğrenmeye ihtiyaç duymadığı için kulaktan dolma bilgilerle bilgiçlik taslamaya alışmış. Her şeyi onlar biliyordur eminim. Bu gençler böyle kullanılmaya devam edildikçe, eldeki altın iş gücüne ne demeliyiz bilmiyorum. Değer vermeyip, fikrine başvurmayıp, kenarda kullanıma hazır olarak tutmak ne mümkün?
Montofon inekleri yerli ineklerden 3 kat fazla süt verirmiş. Besiciler ellerinde montofon ineği varsa, altın besliyorlarmış hissine kapılıp her yerde bunu söylerlermiş. Ancak bu inekler güdülmesi ve beslenmesi en zor ineklermiş. Aynı zamanda hassaslarmış. Bu nedenle verim almak için ‘ altın besliyoruz ‘ demek yerine özenli bakım göstermek gerekirmiş. Bu bakımı gösteremeyen besiciler yıllarca bu ineklerden verim alamadan yaşarlarmış. Nasıl verim alınacağını bilmeyen her besici, montofon ineğine sahip olmanın şansını sadece dillerine kullandırırmış.