YÖNETİM
Kriz döneminde en az etkilenecek sektörün teknoloji olacağını söylemiştim. Teknoloji şirketleri 3. çeyrek bilançolarını açıklamaya devam ediyorlar. Google’ın karını % 26 oranında arttırdığını açıklamasından sonra gözler Microsoft’a çevrilmişti. Google ile rekabette geride kaldığı düşünülen şirketin bilançosu merak ediliyordu. Ancak Microsoft, analistlerin beklentilerinden ( bu adamlara artık güven yok zaten ) daha başarılı bir bilanço açıkladı. Şirket, karını geçen yılın aynı dönemine göre % 2 oranında arttırarak $ 4.37 mLr ‘ a çıkardı. Bu da hisse başına 48 cent demek oluyor. Şirketin satışları ise $ 15.06 mLr oldu.
Microsoft COO’su Turner, ” Müşterilerin paralarını nasıl muhafaza edeceklerini düşündükleri bir dönemde, biz onlara maliyetleri kısarak en verimli ürünü sunmaya çalıştık ‘ dedi.
Ve gelelim asıl mevzuya. Artık yılan hikayesine dönen Yahoo! olayı, sonuca yaklaşmış olabilir. 16 Ekim’de Steve Ballmer, Yahoo ile olacak bir anlaşmanın Yahoo ve kendi hissedarlarını heyecanlandıracağını söylemişti. Ancak birkaç saat sonra Microsoft sözcüsü, durumda bir değişiklik olmadığını ve Yahoo ile anlaşma üzerinde görüşmelerin olmadığını belirmişti. Yahoo’dan ise konu ile ilgili açıklama gelmezken, bu iddialar üzerine Yahoo hisseleri % 10 değer kazanmıştı.
Tarihler 21 ekimi gösterdiğinde ise Yahoo’dan farklı bir açıklama geldi. İşgücünün %10 ‘ unu işten çıkaracaklarını açıkladılar. Şirket karında geçen seneye oranla % 51 oranında düşüş gerçekleşmiş ve şirket yalnızca $ 123 mLn kar etmişti. Bunun sonucunda maliyetleri kısmaya çalışma yolunu seçen şirket, çalışanlarının bir kısımı işten çıkarma aşamasına gitmişti.
Gelinen nokta ise Microsoft ve Google emin adımlarla yoluna devam ederken, Yahoo’nun bu rekabete asla uyum sağlayamayacağı… Bu yüzden artık MS ile Yahoo ‘ nun anlaşmaya yakın olduğu konuşuluyor. Ancak MS CFO’su Chris Liddell ” Küçük ve orta büyüklükteki şirketleri satın almaya devam edeceklerini söylerken, çok para verip kazancımızı arttırmak yerine az para ödeyerek kazancımızı arttıracak nokta alımlar ” yapacaklarına vurgu yaptı. Bir nevi Yahoo’yu satın almaya gönüllü olmadıklarına değindi.
Fakat ağız birliği edilmişcesine Yahoo ile ilgilenmediklerini söylemelerinin altında yatan nedenin farklı olduğunu düşünüyorum. Zira 30 eylülde gelen bilançolarına göre kasasında $ 20.7 mLr nakit parası olan ve piyasa değeri $ 17.5 mLr olan şirket için değeri hızla eriyen Yahoo tam kelepir durumda. Ve MS bu satın alım için biraz daha zamanın geçmesini bekleyip, son teklif ettiği $ 48 mLr civarındaki rakamın çok aşağısına bu işi bitirmek istiyor gibi gözüküyor.
Beklentilerin aksine online hizmetlerde gelirlerini % 15 arttıran ve $770 mLn’a çıkaran şirketin Live Search ve MSN reklam gelirleri başarıya işaret ediyor. Ancak Google ile yarışmak için daha ciddi adımlar atması gereken MS’in Yahoo’yu satın alması ciddi bir şansa işaret ediyor. Hele ki kasasında ciddi nakdi olan ve piyasa değeri ile kredibilitesi ‘ giant ‘ diye tabir ettiğimiz durumda bulunan şirket için bu satın alma zor gözükmüyor.
Benden söylemesi diye noktayı koyayım. Yakın zamanda böyle bir satın alma haberi hem Yahoo hisselerini uçurur hem de piyasaya oldukça faydalı bir gelişme olur !
25 Ekim 2008
Üst düzey yöneticilerin iflas ettiği ve sorgulandığı dönemden geçerken, yönetim ile ilgili düşüncelerimi aktarmak istedim. Şirket yöneticilerinin amaçları kafalarında aynı olsada yaptıkları birbirine uymuyor olabilir. Bazıları hemen pazar payı kapmak için fiyat düşürme yoluna gidiyor bazıları ise standartı ve sağlamlığı oturtarak uzun vadeli kalkınma planlıyor.
Benim ilk düşündüğüm nokta ise şirketimin kredibilitesi. Kredibiliteyi sağlamak için gerekli koşulları sağlamak ilk şart olmalıdır. Uluslarası derecelendirme kuruluşlarına kote olmak ve onlar tarafından izlenmeye alınmak önemlidir. Şeffaf ve düzenli yapılanma ile alınacak yolun uluslarası arenada itibarı sağlayacağı gerçektir. Bunları yapmanın amacı ise kredidir. Dünyada çarkın dönüşünü sağlayan krediler, firmalara güç kazandırırlar. Herkes bir şekilde kredi alabilir. Ancak kredi, maliyetlere yansıyan en ciddi kalemdir. Aldığım kredinin kalitesi ile maliyeti ne kadar ters orantılıysa, o kadar kar ederim. Bu iyi şartlarda krediyi alabilmek içinde şeffaf stratejiler geliştirmek gereklidir. Şirketin sağlam ve uzun vadeli büyümesi için bu yolda emin adımlarla ilerlemek önemli olacaktır. Son dönemlerde herkes kredi alabildiği ve faizler yerlerde süründüğü için, yatırımlar artmıştı. O yüzden yöneticiler kredibiliteye önem vermemişti. Ucuz maliyetli kredi ve artan iş hacmi ile ucuz fiyattan çok sayıda mal satarak pazar payı elde etmeye çalışılmıştı. Bu balon uzun yıllar sürer, biz de bu sayede büyür ve yatırımlarımızı güçlendiririz prensibini benimseyen yöneticilerin şirketleri bu dönemde çaresizliğe girecektir. Çünkü kredi alımı zorlaşan devirlerde, kredibilitesi düşük olan şirketlerin şansı yoktur.
Yönetimde bir diğer yanlış borçlanmalar olacaktır. Çoğu şirket ciddi bir risk planlaması ve yönetimi gerçekleştirmediği için borçlanmalarına dikkat etmedi. Özellikle kredi bolluğu olduğu dönemde yatırımlarını arttıran yöneticiler, kısa vadeli yüksek borçlanmaya girdiler. Eğer bu borçlanma oranları, şirket aktifleri ve kaynakları ile iyi hesaplanmadan yapılmıişsa, şirketler borç yükünün altından kalkamayacaktır. Hatta kısa vadeli borçlanmada gelir ve giderin aynı döviz kuru üzerinden yapılmama riski alınmışsa, kurtulma şansı yok denecek kadar azdır. Yani hem kısa vadede ciddi borçlanmaya gidilmiş hem de geliri ( örnek: € iken $ ) ile borçlanılmışsa bu önemli sıkıntı yaratacaktır. Borçlanma konusunda da yönetim eksikliği, riski ölçmede ve balonların her zaman havada olacağı düşüncesidir.
Benim düşüncem iyi ve başarılı yöneticinin işini iyi bilen finansman yöneticisi ve planlamacısıyla çalışması gerektiğidir. Şirketler planlarını uzun vadeli yaparlar. 5 yıllık bir plan yaparken, 5 yıl içinde ekonomideki beklentileri dikkate alıp, her zaman krizin patlak verme ihtimalini göz önünde bulundurmak zorundadırlar. Kriz planlanamayan değil beklenilmesi gereken bir yönetim eksikliğidir. Yöneticiler riski doğru planlayamaz ve yaptıkları yatırımların risk yönetimlerini optimum düzeyde yapamazlarsa çok büyük sıkıntı çekerler.
Yaşadığımız tarihi kriz finansal sistemdeki etkisini bırakıp, reel sektör etkilerini gün yüzüne çıkarmaya başladığında ne demek istediğimi çok daha net anlayacaksınız. Türkiye’de bu yöntemi kullanmayan çok sayıda firma olduğunu düşünüyorum. Umarım çok yara almazlar ve ilerleyen dönemlerde daha profesyonel şekilde çalışırlar.
10 Ekim 2008
Robert Inman, hizmet sektörü ile ilgili görüşlerini şu şekilde açıklıyor ; ” Hizmet sektörü üretimini diğer sektörlerden ayıran en önemli özellik, hizmet sektörleri mallarının maddi olmayan özellikleri, bu hizmetleri depolamadaki güçlük, tüketici ile üretici arasında direkt, ekseriye yüzyüze ortaya çıkan değişimdir. ” Bu yüzden, iktisatçılar hizmet sektörleriyle ilgili olarak “ticarete uygun olmayan sektör” (non-tradable sector) kavramını kullanmaktadırlar.
Hizmet sektörü uluslararası ticarette aldığı pay bazında, GSMH’ye yaptığı katkıdan daha azdır. Ancak bu sektör, ekonomilerde GSMH ciddi oranda artıp, kişi başına düşen servet yükseldikçe canlanır. Özellikle 1994 krizinden sonra Amerika’da canlanmaya başlayan sektör, son yıllarda büyük hareket kazandı.
Yukarıda ki şekilde 2006 yılında Amerikan Gayrisafi Milli Hasılasının sektörlere göre dağılımı yer alıyor. Hizmet sektörü % 67.8′lik paya sahip en büyük endüstri kolu durumunda. Özel şirketler tarafından üretilen hizmetler, gayrimenkul ve bankacılık, sigorta ve yatırım başta olmak üzere mali hizmetlerle beraber eğlence; restoran, bar ve diğer yiyecek ve içecek hizmetleri bu oranı oluşturuyor.
Zenginleşen halk, hizmet sektörünü kalkındırmaya devam ederken, bu sektörde faaliyet gösteren firmalarda hızla büyümeye başladılar. Bunların içinde en belirgin gelişmeyi kaydeden firma ‘ Starbucks ‘ oldu. İçlerinde Türkiye’de başta olmak üzere çok sayıda ülkede hizmet gösteren kahve zinciri, tarifi zor bir büyüme hızı yakalamıştı. Hiç kimse bir kağıt bardak kahvenin, bu kadar zenginleştirebileceğini düşünmedi. Ancak Starbucks hisseleri 2006 yılında Nasdaq’ta $40 seviyelerine kadar yükselmişti. Bu çılgınca büyümenin kaynağında, parasını kahveye ayırmaya alışmış halk yatıyordu. Çünkü ekonomik sistem oldukça başarılı işliyordu ve halk kendisini oldukça zengin hissediyordu.
Gelip görelim ki, 2007 yılının sonlarında patlak veren mortgage krizinden itibaren, ekonomide beklenen yavaşlama eğilimi ile Starbucks hisseleri hızla erimeye başladı. Bugün geldiğimiz noktada hisseler $12 civarlarına kadar düştü. Bunun altında yatan nedende, halkın gelecek ile ilgili kaygıları ve ceplerindeki parayı koruma telaşlarıdır. Halk artık nasıl para kazanacağım korkusu yaşadığı için, kahveye para vermek istemiyor. Harcamaları kısma politikasına başlayan halk, kahve içmesem ne olur konumuna yavaş yavaş gelmeye başladı. Bu da Starbucks’ın ilerleyen günlerde daha zor duruma düşebileceğinin göstergesi oluyor.
Hizmetler sektörü, ekonomilerdeki büyüme ile beraber gelişen, daralma ile batma noktasına gelebilecek bir sektör. Çünkü halk cebinde para varsa, hizmetlerden yararlanma yolunu seçer. Starbucks son 5 yılda olağanüstü gelişme gösterirken, bunda finansal sistemdeki balonun etkisini gözardı etmemiştir umarım. Eğer onu dikkate almayıp, insanlar ne olursa olsun bizi seçecek havasına girdiyse, üzgünüm Starbucks demek zorunda kalacağım. Çünkü şansları çok az.
8 Ekim 2008
Geçen hafta yapılan İddaa ihalesi ile ilgili yazı yazmaya ancak zaman buldum. Tarihi ve çok tartışılacak bir ihale oldu bana göre. İzlerken çok keyif aldım ve şaşkınlığımı gizleyemedim. Yılda 2-3 mLr YTL ciro yapan İddaa oyunlarını bundan önce Turkcell ‘ in de sahibi olan M.Emin Karamehmet ‘ in şirketi oynatıyordu. Bu oyunlara talebin yüksekliğini gören bazı büyük firmalar ihaleye katıldı. Mevcut oynatıcı İnteltek firması ile Doğan Yayın Holding konsorsiyomu ihale için ciddi yarışa girdiler.
İlk turda teklifler okundu ve DYHOL toplam cirodan % 6.1 , İnteltek ise % 11.3 oranında pay almayı önerdi. Mevcut işletme İnteltek şimdiye kadar %12 oranında pay alıyordu ve Karamehmet bundan oldukça şikayetçiydi. Yani bu oranın çok düşük olduğunu ve yatırımlarını karşılayamadığından bahsediyordu. DYHOL ise ilk turda bu şikayet edilen rakamın yarısına kadar inmişti.
İhalenin ilk turundan sonra verilen arada , ihalenin DYHOL ‘ a kaldığı düşünülüyor ve acaba ihalede teklifi yükseltme şansı var mı diye soruluyordu. ( Karamehmet o kadar ağlamıştı ki , % 6 ‘ lık oranla Doğan ‘ ın zarar edeği düşünülüyordu.) Ancak ikinci tur başladığında daha büyük bir şokla karşılaştık. DYHOL teklifini %2.1 ‘ e düşürürken , bombayı İnteltek patlattı ve % 1.4 oranında pay almayı önerdi. Böylece ihaleyi kazanmış oldu ve herkesi şok etti. % 12 pay alırken zarar ettiğinden yakınan mevcut işletmeci , yeni dönem ihalesinde 10 kata yakın indirim yapmış oldu.
4 yıldır İddaa oyunlarının işletim hakkını üstlenen İnteltek firması toplam 6 mLr YTL ‘ ye yakın hasılattan % 12 lik pay almıştı. Şimdi ise % 1.4 ‘ e razı oldu. Bunun anlamının ne olduğunu açıklamaya gerek yok sanırım. Söyleyebileceğimiz tek söz , bu ihaleden kazançlı çıkan taraf Türk Devleti olsa da , Turkcell ‘ in sahibi Karamehmet yine bazı yollar bularak servetine servet katmaya ve devleti sömürmeye devam edecektir.
3 Eylül 2008
Uh , başlık beni korkutmaya yetti bile. Ne yazık ki attıktan sonra anladım ve yazıya başlamış bulundum. Marka olmayı kafaya takmış kişileri gözümde canlandırdım , üstüne bir de ‘ global ‘ kelimesini ekledim. Çok süslü oldu bu fikir ama bir o kadarda korkutucu …
Marka olmak neden bu kadar önemli ? İnsanların sizi hatırlaması , güvenli liman olarak görüp kafalarında soru işareti oluşmadan sizi tercih etmesi , kredi ihtiyacı durumunda kolaylık sağlayacak olan itibarınız … Güçlü olmanız , kaliteli olduğunuz izlenimi ve cabası … Peki ya kazancınız ? Bir Tommy Hilfiger misiniz yoksa Diesel mi ? Böyle bir marka yaratmışsanız , fiyatınız yüksek olupta insanları prim ödemeye razı edebiliyorsanız saygı duyarım. Peki ya bilinen ancak insanlara aradaki fiyat farkını ödemeye razı edemeyen bir markaysanız … O zaman marka olmanızın size getirisi ne olacak ?
Marka olmak önemlidir fakat herşeyin başı marka olmak değildir. Ticarette işin başı gelirdir. 5 yıl süre ile marka yaratıp , pazar payı elde edeceğim diye çalışılarak düşük fiyat politikası gibi uygulamalar ile hazin son hazırlanır. Yarattığım markayı tanıtacağım diye harcanacak reklam , iletişim vb ( kısaca PR diyelim ) çalışmalarında harcadığınız rakamlar sizin gider hanenizi güçlendirir. Gelir haneniz ise marka sevdanız yüzünden hep zayıf kalır. Peki ya marka olma sevdasını bıraksak ? Tam bir hedef seçip , o hedef kitleye çarpıcı hizmet sunmaya çalışsak nasıl olur ? PR çalışmalarını maksimum seviyede yapmak yerine daha makul düzeyde yapmamızı sağlayacak projeleri geliştirsek daha başarılı olmaz mıyız ? İşte işin sırrı buradadır. Milyon dolarlık tanıtım bütçesi ayırıp insanlara ‘ ben markayım ‘ diye bağırmak yerine , insanlara farklı bir marka olduğunuz izlenimini çarpıcı fikirlerinizle verseniz çok daha başarılı olursunuz eminim. Benim düşüncem daha öncede söylediğim gibi ; ‘ Siz ürün - hizmetinizi yaratırsınız , markanızı müşteriler sizin beklemediğiniz anda taleple etiketlerler. ‘
Hedefe ulaşmaya çalışırken , sonunu gözümde canlandırırsam başarısız olacağıma inanırım. Yani yatırım yaparken , marka olacağım diye inatla çalışma yaparsam başarısız olacağımı düşünürüm. Çünkü marka olmak için yol uzundur. O uzun yolda önüme çıkacak her noktada ayrı ve güçlü konsantre olarak adım atmalıyım. Bunun için ilk hedef yaratacağım projenin ilgi görmesi olacaktır. Bunun için çalışıp , o proje yaratıldıktan sonra olan ilgiye ve beklentiye göre geliştirmeler yapmak zorundayım. Ürünü - hizmeti yarattıktan sonra marka olacağım diye tüm imkanlarımı PR çalışmalarına harcarsam ne vaktim kalır ne de param. Müşterinin tepkisini izleyemeyip , müşterinin beklenti - isteklerine göre projemi şekillendiremezsem , yaptığım PR çalışmaları kaç yazar !
İlk amaç müşterinin aradığı veya olduğu zaman gururla yapmaktan - gitmekten hoşnut kalacağı projeler yaratmaktır. Bunları şekillendirmektir. İstenilen düzeye ulaşıldıktan sonra müşteri sizi marka yapmaya başlar zaten. İşte o zaman gerekli PR çalışmaları yapılır ve büyümeye başlanılır. Benim söylemeye çalıştığım , marka olmaya çalışmayın yada reklama para harcamayın demek değil ! Onlar bu işin en önemli parçasıdır ! Ancak yola çıkmadan önce haritadan yararlanmak gereklidir. Haritadaki çizgilerin hızla geçilip , varılması hedeflenen yere son sürat ulaşmanın mümkün olmadığı anlaşılmalıdır. Daha çabuk varmak için , çok para ödeyip son model bir araba aldınız diyelim. Siz onu hakkıyla kullanmayı bilmedikten sonra harita ne işe yarar ?
Bu kadar harita demişken yazının başlığı ile bağlantı kuralım. Marka olmayı geçtim bir de global marka olacağım diyenlere laf atalım. Bunu diyenlerin haritadan haberleri yok sanırım. Amerika sınırlarına baktıkları zaman ne demek isteğimi anlayabilirler belki. Yıllık pazarlama bütçesi P&G ve Philip Morris gibi firmalarda 2 Milyar $ civarında. Bunun nedeni global dünya şartları mı yoksa coğrafya mı acaba ?
13 Ağustos 2008
Bir işe başlarken arzu edilen ‘ başarılı ‘ olmaktır. Yani yaptığınız işin tutmasıdır. İşin başarılı olmasını istiyorsanız , müşteri profilini - segmentini - ihtiyacını - beğenisini göz önüne almak zorundasınız. Sıradan ve yapılanın üstüne ufak çaplı yenilikler koyarak kendinize göre ‘ yeni ‘ oluşum yaratıyorsanız , bu zaman kaybından öteye geçmez. Piyasada tutunmak için düşük fiyat stratejisi uygularsınız , bu hem sizi hem de rakiplerinizi zorlar. Sonuçta siz ve rakipleriniz kaybederken , kazanan daha ucuza alım fırsatı yakalayan müşteri olur.
Yeni yatırımınız ne olursa olsun , farklı ve daha önce uygulanmamış olan proje olmalıdır. Ya da yapılmaya çalışılmış fakat tam araştırma yapılmadan , müşteriyi cezbedecek yönleri düşünülmeden , uygulamaya sokulmuş projelerin geliştirilmişi olmalıdır. Siz yurtdışında gördüğünüz benzer bir uygulamayı kendi ülkenize getirip uygularsanız bu ayıp olmaz. Hatta çok fazla değişiklik yapmadan , orada gördüğünüzü aynen uygulayın ! Bunun ayıp ve kolaycılık olan hiçbir yanı yoktur. Yeter ki doğru projeyi seçin ve kendi ülkenizin yaşam biçimi ile örtüşecek değerlendirmeleri yapın.
Taklit ettiğiniz ürün - hizmet - program size başarıyı getirecektir. Burada önemli olan doğru proje ve bulunduğunuz yerin şartlarına göre o projeyi şekillendirmektir. Domino ‘ s Pizza Amerika ‘ da başarılı olduktan sonra İspanya ‘ da bir yatırımcı ( TelePizza ) eve servis pizza fikrini uygulayıp kendi yarattığı marka ile başarılı oldu. Türk televizyon kanallarında izlediğimiz yarışmaların tamamına yakını , dünyada yapılan yarışmalar ve ülkemizde taklit ediliyorlar. ( ! ) Amerika ‘ da başlayan sosyal - video paylaşım sitelerinin örnekleri bazı ülkelerde uygulanarak başarılar elde ediyor.
Kısacası önemli olan benzer uygulamayı getirirken doğru etkinlik çalışmasını yapmak. Başka yerlerde başarılı olan uygulamaları seçerken , bulunduğunuz yerdeki şartları ve insan kitlesinin düşünce yapısını doğru anlamak .
Gördüğünüz uygulamayı ister aynen getirin ister süsleyin. Yeter ki aynı etkiyi sizin yaşadığınız yerde de gösterebilecek projeleri seçin. İnsanlar sizin projenizin orjinalini gördüğünde dedikodu yaparak çeneleri ile zaman harcarken , siz başarınız neticisinde kazandığınız parayı harcıyor olursunuz.
13 Ağustos 2008
30 yılı aşkın süredir teknoloji alanında efsane halinde bulunan dev bir şirket Microsoft… Windows 95 ile bizi işletim sistemi ile tanıştıran dahi adam ‘ Bill Gates ‘ , genç yaşında oturduğu kaptan köşküne veda etti. Uzun süredir zaten mesaiden uzak durduğu söylenen Gates , Seattle ‘ daki Microsoft Üssü ‘ ndeki çalışma ofisini , yakın arkadaşı ve ortağı Steve Ballmer ‘ a bıraktı. CEO görevine 2000 yılında gelen Ballmer , şimdi ise şirketteki en güçlü söz sahibi oldu. Bu ikilinin bir süredir kavgalı olduğu söylentileri ortalıkta dolaşmaktayken , Gates ‘ in şirketi kurup zirveden inerken bırakması daha çok konuşulacak gibi duruyor. Ben şimdi konuma yani bu dev markanın hızlı gerileme dönemine girişinin ayrıntılarına geleyim.
İnternetin çağımıza gelmediği , işletim sistemleri ile hard - software ürünlerin kullanıldığı dönemlerde rakipsiz olan dünyanın en büyük bilişim şirketi idi Microsoft. Ancak globalizm ile birlikte internet çağına adım atmamız ile bir zamanların devinin , hızla geride kalacağı ve tahtını yeni şirketlere kaptırabileceği az kişinin aklına gelirdi.
İnternet dünyası , servetlerin hızla kazanılıp - kaybedildiği , acımasız global düzenin bir parçası haline geldi. Bu dünya birçok firmayı bir anda zirveye çıkarabildiği gibi , yenilikçilikten uzak olan yada rekabette başarısız kalan güçlere zenginliğin tadını çıkartmadan , yere indirdi. Microsoft ise bu alanda oldukça geri kalan ve bir türlü internet çağına yenilik getiremeyen şirket olarak , devliğini kaybetti.
Evet … Microsoft ‘ un en ciddi rakibi Google oldu. İnternet teknolojisi hamlesinde hep Google ‘ u izleyen şirket , bir adım öne geçmeyi hiç başaramadı. Bunu açıklamak için çeşitli hipotezler üretebiliriz. Google ‘ ın internet teknolojisi şirketi olarak sektöre dahil olması yani sistemlerini ve vakitlerini tamamen bu teknolojiye ayırmalarını gösterebiliriz. Arama motoru olarak sektörde yer edinen şirket daha sonra olağanüstü yenilik sağlayan atılımlarla kısa sürede değerini katladı. Microsoft ise üretim aşamasında olduğundan dolayı , ağırlığını halen daha ürünlerine ve pazarlamaya vermeye devam ederek , internet teknolojisi alanına yatırımlarını gerektiği ölçüde yapmadı. Bunda geri kaldığı için , hep yapılanların üstüne oynadı ve zorlandı. Sonunda Google ‘ ı taklit eden ve kıskançlıkla suçlanan bir şirket haline geldi. Son olarak Yahoo! olayında yaşananlar ise Microsoft için sonun başlangıcı olarak adlandırıldı. Bu ifade oldukça acımasız olmasına rağmen , Google ‘ ın Yahoo! ile işbirliği yapacağı ve arama motoru alanında monopol güç olarak iyice büyüyeceği düşüncesi , Microsoft cephesinde soğuk rüzgarlar estiriyor gibi görünüyor.
Microsoft ‘ un geri kalmış hamlelerine göz atacak olursak ; Google ‘ a rakip olarak çıkarılan Live Search , GMail ile yarışacak Live Mail , Play Station egemenliğine son vermek için geliştirilen Xbox , Linux ve Mac Os programlarının karışımı ( iyisi ) olacak dedikleri Windows Vista , Mozilla Firefox güvenliği ile yarışacak dedikleri yeni Internet Explorer …
Saydığım bu örneklerin hepsinde geride kaldı Microsoft. Bana göre geri kalış nedenini yukarıda açıkladım. Bu atılımların hepsini alternatif olarak geliştirdi. Yani öncü olamadı , olanların üstünü yapmayı çalıştı ve başarısız oldu. Bundaki asıl neden ileriyi göremeyen birimleri mi yoksa bu teknoloji alanında anlaşamayan Gates - Ballmer ikilisi mi bilinmez ama Microsoft ‘ un aldığı yara açıkca belli oluyor. 21.1 mLr $ piyasa değerine sahip olan Microsoft ‘ un Web reklam gelirleri % 9.6 ‘ dan % 6.7 ‘ ye gerilerken , Google ‘ ın gelirleri % 13.1 seviyesinden ikiye katlanarak % 28.4 ‘ e çıktı. Piyasalarda iki şirketin hisse senetlerine bakacak olursak , Microsoft hisseleri bir yıl içinde 30 $ ‘ dan 25 $ ‘ a gerilerken , Google hisseleri ise 555 $ ‘ dan 540 $ ‘ a geriledi. Haziran 2007 yılında ise 740 $ seviyelerine kadar yükselmişti.
Rakamlar , kullanıcı görüşleri ve veriler Microsoft ‘ un ciddi bir gerileme dönemi ile karşı karşıya olduğunu söylüyor. Bu gerilemenin , duraklama dönemine girme şansı olmadığı için ( bu sektörde böyle bir dönem mümkün değil ) ya yükselme dönemi ile sonlanacağı ya da çöküş dönemi ile tamamen son bulacağı beklentisi hakim. Microsoft ‘ un son şanslarını kullandığı görüşü ile yapacağı her atılımın artık çok dikkatli olması gerektiği ortada. Şirketin yeniden yapılanma sürecine gidebileceği ve artık zeka küpü bilgisayar dehaları ile beraber yenilikçi ve gelişimci yöneticilere ağırlık vermesi gerekiyor sanırım. Çünkü piyasa artık eskisi gibi değil ve senin ürettiğini beklemiyor. Binlerce şirket internet dünyasında yer alıyor ve bazıları kopya olsada bazıları ciddi yeniliklerle geliyor. Dolayısı ile satın almalar yada birleşmeler ile güçlenilen platformda eski şirketler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar , silinme tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorlar.
14 Temmuz 2008
Son dönemlerde medya beni hasta etmeye başladı ( ! ) . Gazetelerde işin gerçeği dışında , dikkat çekmek için yazılan haberleri okumaktan gerçekten sıkıldım. Son olarak dikkatimi çeken konu Ülker Grubu’nun ünlü çikolata markası Godiva’yı almasından sonra yapılan haberler oldu. Logosuyla ve likörlü çikolataları ile ilgilenen basın , bu satın alımın ticari ve lobisel boyutunu görmezden gelme ısrarını sürdürdü. Magazin basıncılığı tuttuğu için ekonomide bile konudan sapmalar oldu.
Neyse beni yazı yazmaya sevk eden husus bunlar değil. Ülker’in satın alımda ödediği meblayı , halka arz ile çıkaracağının manşetlere taşınması… Sevgili dostlar , bu vesile ile beraber 2008 yılında patlama yaşayacak bu halka arz olayını biraz tanımlayalım hem de bu sahte gazetecilik manşetlerine açıklama getirelim. Çok kısa olarak halka arz nedir ondan bahsedeyim.
Halka arz basit tanım ile : Sermaye piyasası araçlarının satın alınması için halka çağrıda bulunulmasını , halkın bir anonim ortaklığa katılmaya davet edilmesini , hisse senetlerinin borsalarda devamlı işlem görmesini ve hisse senetlerinin satışını ifade eder.
Yani şirketler halkı ortak olmaya çağırır ve paylarından belli bir kısmını satarlar. Bu şekilde finansman sağlayarak likiditelerini arttırırlar. Buraya kadar olan bölümle , Ülker Grubu’nun Ülker Çikolata’yı halka arz ederek , Godiva’ya ödediği parayı çıkaracağı daha doğrusu kaynağını sağlayacağı söylenebilir. Ancak bu işin tek yönü bu değil , yani bu kadar basit değil. Bu olay , o açıklamayla manşetlere taşınmaya yeter ancak olayın özünü açıklamaya yetmez. Burada sorulması gereken soru , bedavaya getirelecek para havadan mı geliyor ?
Elbette havadan gelmiyor. Halka açılmanın ciddi dezavantajları var. Şirket hissedarları hisselerinden pay veriyorlar. İleride şirkette meydana gelebilecek ciddi büyümede , gelirlerinden vazgeçmeyi göze alıyorlar. Şirketin yönetim ve denetim hakları kısıtlanabiliyor. Başka gruplarca hisseler borsada ele geçirilip , yönetime dahil olma imkanı sağlanıyor. Bununla beraber , grubun yıl sonunda elde ettiği kar , kar payı ve temettü hissedarlar ile paylaşılabiliyor.
Yukarıda ki örnekleri gördüğünüz zaman , Ülker’in Godiva’yı aldığı paranın finansmanını Ülker Çikolata’yı halka arz ederek sağladığını düşünebilir misiniz ? Daha doğrusu Ülker’in Godiva’yı bedavaya aldığını düşünebilir misiniz ?
Kısacası Ülker’in , Ülker Çikolatayı halka arz etmesi ile Godiva’yı bedavaya getirmediği gibi , risk aldığını da düşünebiliriz. Neden mi ?
Öncelikle Godiva’yı hangi şirketin aldığına bakılacak. Yıldız Holding Ülker Bisküvi’nin ana ortağı. Bu şirket Godiva şirketlerinin % 20 ‘ sinden az , % 33 ‘ ünden fazla olmamak üzere iştirak etme konusunu değerlenmeye almış. Bu yazılı açıklama İMKB ‘ye yapıldı. Ülker Bisküvi % 30 ‘luk oranda halka açık bir şirket. Değeri ise 1 milyar dolar civarı. Şimdi Ülker Bisküvi hissesine sahip yatırımcılar ortak oldukları şirketi inceleyecekler. Çünkü ortak oldukları şirket , bu satın alımın finansmanını nasıl sağlayacak ? Özkaynaklarından mı yoksa borçlanarak mı ? İki olasılıkta da karlılığı ciddi oranda etkileyecek. Bu durumda kar görmeyen yatırımcılar , hisselerden uzaklaşabilecek.
Aynı şekilde Ülker Çikolata’nın halka arzı ile ilgili yabancı fonlar ciddi araştırmalar yapıp , buna göre yatırım yapacaklar. Bu sayede verilen 850 mLn doların makul bir rakam olup olmadığı belli olacak. Eğer rakam değerinden fazla ise bu hisselere olan talebe ve hisselerin performansına yansıyabilir.
İşte bu nedenlerden dolayı , satın alma ve finansmanı çok ciddi bir olaydır. Ülker’in halka arz yöntemi ile Godiva alımını bedavaya getirdiğini söylemek çok ciddi bir gazetecilik ayıbıdır. Günümüzde ne yazık ki manşetlerle okuyucu çekilme alışkanlığını geliştirilmiş ve gerçekler göz ardı edilmeye başlanmıştır.
Böylesine bir satın alımın imza aşamasından önce öğrenilememesi ile ekonomi fiskosçuluğu eksikliği ortaya çıktığı gibi , alım sonrasında bit yeniği aranması ve konuyla ilgili nereden ne uydurursak kardır mantığının damarlara kazındığı ortaya çıkmıştır.
Bu konuyla ilgili bilgi verebilip , en azından ortada olan gerçekten uzaklaşmayı , kendimce anlatabildiysem sevindim. Çünkü herkes elinden geldiğince birşeyler yapmalı ki , medyamız kirlenmesin …
6 Ocak 2008
Türkiye’nin gıda devi Ülker , dünyanın en lüks çikolata markası Godiva’yı satın alarak çıtayı yükseltti. Globalleşen piyasada , piyonları ile hamle yapmayı bırakarak , vezirini kullanmayı başardı(!).
Ülker Grubu , dört ana coğrafyada tüketicilerle buluşan ve dünyanın en lüks premium çikolata markası olan Godiva’yı satın alarak dünya pazarında güçlü bir marka olma yolunda sağlam bir adım attı.
Nestle , Starbucks , Mars gibi firmalarında teklifleriyle katıldığı satış sürecinde Ülker Grubu’nun bu dünya markalarından sıyrılıp , Godiva’yı alması büyük bir başarı. Benim açımdan da sevindirici bir gelişme oldu. Çünkü uzun zamandır aynı çırpınışta bulunuyorum. Lütfen satmayı bırakalım ve alıma geçelim !
Biraz açıklayayım. Türkiye’de büyük gruplar , üretim yaptıkları ve uzman oldukları sektörlerde yarattıkları markaları ne yazık ki satma yoluna gidiyor. Ne yazık ki toplumumuzda bir markayı yarattıktan sonra hemen satıp onu paraya dönüştürme merakı var. Bu merak sayesinde Türk markaları Avrupa’da büyüyemiyor ve tanınmıyor.
Artık küreselleşen bir dünya üzerinde yaşıyoruz. Piyasalar iç pazardan çıkıp dış pazara bağlı şekilleniyor. Yani yerel büyükler sadece kendi çiftliğinde ötebiliyor(!). Sağlam olup ayakta kalmak isteniyorsa , dış pazarlarda faaliyet göstermek şart. Belki yabancı ortak , belki yabancı şirketlerle yapılan evlilikler. Bu olmazsa olmaz bir koşul.
Ülker Grubu , innovasyon olayını tam algılayan , kendi büyüklüğünün farkına varan ve Türk şirketleri içinde en büyük atılımı yapan şirket. Yıllardır çikolata üreten ve sundukları tatlar ile Türkiye’nin en leziz markası olan Ülker, bu lezzetini dünyaya tanıtma fırsatını yakaladı ve açık denizlere yapabileceği en sağlam açılımı yaptı. Tanınmış , saygın bir markayı satın alarak piyasada var olmayı tercih etti.Bu satın alım bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Godiva en büyük çikolata markası olup , bu satışta Nestle gibi büyük grupların arasından Ülker Grubu’nun seçilmesi başarının bir göstergesidir. Eminiz ki incelemeler çok detaylı yapılmıştır ve Ülker’e güvenin eseri olarak imzalar atılmıştır.
Bazı kesimin yüksek fiyat teklifi karşısında Ülker’in seçildiğini iddia etmesi ise tamamen kıskançlık hissettiren iddialardır. Çünkü yıllık 500 milyon dolar cirosu olan bir şirket için , 850 milyon dolarlık rakam çok abartı olmasa gerek. Yani bu satın alımı , Türkiye’ye ünlü bir futbolcu getirmeye benzetenler ayıp ederler. Parayı bastırıp alınabilecek bir şirket olmadığı açıktır. Bu da demek oluyor ki Ülker , çikolata ve çikolatalı ürünler alanında işinin ehli. Yıllardır bu işi başarıyla yapan Ülker’in ödülü Godiva oldu.
Ülker Grubu’nu bu satın alımdan dolayı tebrik ediyorum. Bunun ilk olmasını ve devam etmesini diliyorum. Türk markalarının dünyaya açılması çok önemli. Ve bence ekonomik reformlar kapsamında olması gereken şeylerden bir tanesi de , Türk şirketlerinin satın alımları hızlandırmaları…
Globalleşen dünyada , açık denizlere açılmaya korkarsak kıyıda boğuluruz. Ki biz ülke olarak artık dalgalardan sonra kıyıya daha ferah şekilde ulaşıyoruz. Bunun devam etmesi için çaba şart.
24 Aralık 2007
![]()
Turkiye’nin en buyuk Gsm operatoru Turkcell’i biraz paniklemis gordum. Billboardlarda , tv’lerde , gazetelerde kisacasi her yerde ayni reklam var.O reklamda beni dusunmeye sevk etti acikcasi…
Hangi reklam???
Herkesin bir cello-can’i oldugunu gosteren reklam.Birbirinden guzel ve tatli cocuklarin rol aldigi reklam filmlerinde ki vurguyu garipsedim acikcasi.30 milyona yakin kullanicisi olan bir GSM operatoru neden ; ‘ En iyi cekim alani bizde , biz en iyisiyiz ‘ demeye calisiyor??? O insanlar bunu bilmedikleri icin mi Turkcell’i secmisler? Bence Turkcell hata etti.
Tuketicinin aklina ; ‘ acaba Turkcell monopolcuydu de biz o yuzden Turkcell’i tercih ettik ‘ sorusunu sormaya yoneltti.Oysa ki Telsim ve Avea oldugunda dahi herkes biliyordu Turkcell’in kalitesini ve ona gore secim yapiyorlardi.Simdi Vodafone , Turkiye’ye gelince , rekabet ortaminin oldugunu dusunduler.Acikcasi biraz korkarak , reklam stratejilerini degistirdiler. Hemen fiyat dusurmeye gitmediler ki ; en iyi kampanyalarin Turkcell’de oldugunu soylemeden gecemeyecegim.
Simdi karmasik yazdigim cumleleri ozetleyeyim;
- Turkcell ; 30 milyon kullaniciyi hice saydi.Vodafone’dan farkini gostermek icin binlerce cello-can yaratmasina gerek yoktu. O kadar buyuk kitleye sahipken yaptigi bu hareket kesinlikle Turkcell’in tek konumda oldugunu dusunerek rahat calistigini dusundurttu.Ciddi rakip gelince , kaliteli olduklarini sacma bir sekilde gostermek istediler.
- Once Turkcell vardi demek icin degil , once kimse olmadigi icin biz Turkcell’i sectik dedirttirmek icin yapilmis bir hareket oldu.
- Yeni kullanici cekmek icin degil , ellerinde ki kullanicilari kaybetmemek icin yapilmis bir reklam oldu.En vahimide bu bence.
- Fiyatlarinda oynamaya gitmeden once , taktiksel , ilk uygulama yontemi olarak yapilmis bir reklam oldu. Yani ; eger cekim alani ile musterimizi tutamayacagiz kanaatine varirlarsa , fiyatlarda indirim yapmak icin yeni kampanyalar yaratacaklardir.
Bir reklamdan ancak bu kadar uzun komplo teorisi yaratilabilirdi diye dusunmeniz dogal.Fakat monopol ortamlarda ki hassasiyetim cok fazla.Avea ve Telsim’e fazla onem vermiyordu Turkcell ve tek durumdaydi.Simdi ise Dunya’nin onemli operatorlerinden Vodafone geldi ve Turkcell yonetimide iyi biliyor ki ; oylesine bir yatirimi bosa yapmazlar ve ciddi bir pazar olarak Turkiye’ye geldiler…
Turkcell buyuklugunu simdi gosterecek cunku bicagi kemige dayanmasina hic mi hic alisik degiller…
29 Nisan 2007


