Kulakları çınlasın, kuzenimi sinir ettiğim ‘ Cadde ‘ ( Bağdat Caddesi ) gezilerimiz olurdu. İnsan burada kız arkadaşını karıştırır, rezil olur derim ben. Ama ne dersem diyeyim, gitmemezlik etmem. Bulunmaktan en fazla keyif aldığım yerlerden biridir. Her şey aynı gibi gözüksede, gözlerimiz ister istemez farklılık arar. Aynı olan şeyleri konuşmaya devam etsem de, oraya giderim.
Burası aynı saç tipine sahip sarışın dolu… Aynı çantayı kullanıyorlar… Elllerinde aynı model cep telefonu… Hepsinin ayağında aynı tip ayakkabı…
Baksanıza… Dört odak noktası belirlendi bile. O halde siz oraya gittiğinizde farklı bir kişi görmek istiyorsanız, kriterlerinizi belirlediniz. Sarı uzun saç değilde, siyah kısa saç olabilir. Çantası bir aylık tatil eşyasına sahip şekilde olmayacak ufak bir çanta olabilir. Cep telefonu için hala tuş takımı kullanıyor olabilir. Ayağında bez olmayan, deri bir ayakkabı olabilir. İşte siz o zaman o insana farklı diyebilirsiniz.
Eğer aynı tarz dediğiniz kişilerin, hangi yönleri ile aynı olduğunu saptayabildiyseniz, farkı bulabilirsiniz. İşte durum işlerde de aynen böyle. Birbirinin kopyası çok fazla şey olabilir. Ama o aynılık içinde, farkın ne olacağını saptamak çok önemlidir. Benzer şeyleri dikkat çekmeyecek şekilde, kendinize göre küçük farklılıklarla değiştirerek yeni diye sunarsanız, o da aynılık içinde kaybolup gidecektir.
Sarı uzun düz saç dolu olan bir yere, sarı uzun kıvırcık saç ile giderseniz bu fark olmaz. Ancak sarı uzun saç olan yere, siyah kısa saç ile giderseniz fark göze batar. Yani yapacağınız işlerde, yaratmayı düşündüğünüz fark ‘ renk bazında ‘ olmalı. Bu nedenle bazı özellikler çok iyi belirlenerek, onlar üstünden stratejik hamleler ile yol alınmalı.
Uzun süredir, proje geliştirirken bu noktanın üstüne çok basıyorum. Araştırmaları bu şekilde yaparken, hangi nokta ile fark yaratabiliriz bunu düşünüyorum. Bunun için bu yazının başında Bağdat Caddesi örneğini verdim. Çünkü en çok bulunduğum yer orası. Eğer yabancı olduğum bir yerden bahsetsem, bu farklı noktaları saptamam zorlaşacaktı. Aynı şey iş konusunda da geçerli. Yabancı olduğumuz ve az bilgi sahibi olduğumuz noktalarda farklı yönleri saptamamız çok zordur. Bu nedenle en önemli özelliklerden bir tanesi, ortamı ve oyuncuları bildiğiniz noktalarda atış yapmanız. İşte o zaman hedef tahtasındaki ‘ 12 ‘ size biraz daha göz kırpar.
Oldum olası hiç sevmem bu yarışmayı. Şimdiye kadar en çok zevk aldığım ve heyecanlandığım 1997 yılında Şebnem Paker’in ‘ Dinle ‘ şarkısıyla yarıştığımız zaman olmuştu. Bana göre en büyük başarıyı da o göstermiştir. Kendi dilinde söylenilen bir şarkıyla ilk üçe girmek gerçekten çok büyük bir başarıydı.
Kesinlikle dile karşı bir tepkim yok. Müzik evrenseldir ve kendi dilinde şarkı söylemeli tartışmaları çok ucuz milliyetçiliktir. Öyle bir yarışmada İngilizce şarkı söylenmesini doğru buluyorum. Sertab Erener’in kazandığı yarışmada, şarkının yanı sıra harika bir sahne şovu vardı. Sertab’ın lobisi de fena değildi ve yarışmayı haklı olarak kazandık. Bu yıl ise favori olarak gösterildiğimiz yarışmada, ben Hadise’yi favori görmüyorum. Umarım yanılırım ve yarışmayı kazanırız ancak bana göre ilk 5′e girmesi başarı olacaktır.
Şarkı ve melodi gayet güzel. Akılda kalıcı ve coşturucu… Ancak yarı finalde izlediğim Hadise’nin bu yarışmada birinci olması haksızlık olur. Kız güzel, fiziği çok iyi… Böyle bir kızın öyle bir kıyafet giymesini, basit bir kadına dönüştürülmesini kabul etmiyorum. Kimse kusura bakmasın, gerek kıyafet gerek sahne şovu orada önemli. Kıyafet en kibar tarifle rezil, kareografi denen şey ise tam anlamıyla ‘ Street Music ‘ tarzı. ( Bu tarz ne bende bilmiyorum, şimdi çıktı, içimden söylemek geldi ) Umarım bu gece daha güzel ve bu yazıyı unutturup, vay be diyeceğimiz bir şov izleriz.
Neyse bu yazıyı yazmamın amacı bu değil. Benim merak ettiğim nokta bu sene kime 12 puan vereceğimiz. O kadar müzikten uzak ve siyasi çok çok basit düşünceler taşıyan bir yarışma ki, şaşırtıcı puanlamalar olmuyor. İskandinav ülkeleri kendi aralarında puanları toplaşırken, biz kendi komşularımızdan puan topluyoruz. Peki nereye veriyoruz? Hani Ermeni soykırımı tartışmalarının olduğu dönemde, Ermenilerle dostuz mesajı vereceğiz ya, o nedenle 12 puanımız Ermenistan’a gidiyor. Basitliği severiz vesselam. Ama ben diyorum ki bu sene de Azerbaycan’a verelim. Onları küstürdük ya, biz sizin ebedi kardeşiniziz, ne demek küslük diyelim. Hemen verelim 12 puanı gönül alalım. Nasıl olsa Eurovision’da verdiğimiz puanlarla mesaj verebiliyoruz. (!)
Türk halkının yıllardır alışık olduğu, faize yatırım stratejisi bitmek üzere. Dünyanın en yüksek faizini veren ülkelerden biri olan Türkiye, son dönemdeki faiz indirimleri ile bu liderliğini bıraktı. Merkez Bankası’nın son indirimleri ile faizler çift hanenin altına iniyor.
İnsanlar birikimlerini hiç düşünmeden faize yatırıyorlardı. Gerçekten en yüksek ve risksiz getiriyi elde ediyorlardı. Yabancı yatırımcı için de durum böyleydi. Yabancılar, dövizlerini bozdurup, türk parası ile faize yatırım yapıp, daha sonra yine dövizlerine kavuşup zengin olup gidiyorlardı. Bizde böyle suni sıcak para çekiyorduk.
İşte bu devrin sonuna gelindi. Artık öyle faizden para kazanma, daha doğrusu yüksek para kazanma devri kapandı. İnsanlar artık varlıklarını değerlendirmek istiyorlarsa, faiz alternatifinin yerine başka enstrümanları da düşünmek zorunda kalacaklar. En azından bunu değerlendirmek isteyecekler. Bunun için de finansal danışman ile çalışmak istemiyorlarsa, ekonomiyi ve piyasaları daha yakından takip etmeleri gerekecek…
Gelelim bu işin reel etkisine. Faizler yatırımlar için kağıt üstünde gibi dursa da ciddi bir etken. Yatırımcı, faiz oranın yüksekliğini gördüğünde, ben o parayı faize koysam getirim daha iyi olur diye düşünerek, risk kategorisinde ‘ B ‘ sınıfında yer alan yatırımlarda daha isteksiz davranabiliyor. Faizlerin yatırım yapılabilir noktaya gelmesi reel yatırımlar için itici etken olacaktır.
Son olarak bir de bankalar, düşen faizleri kredi vb. oranlara yansıtmayı başarırlarsa, ekonomi için ciddi bir adım atılmış olacak. Her zaman söylüyordum… Türkiye gücünü kullanabilirse çok başarılı noktalara gelir. Bu gücün farkında olmak şart. Radikal kararlarla bazı riskleri alıp, getir-götür sermaye ülkesi konumumuzdan vazgeçersek, liderliğe oynayabiliriz.
O kadar alışığız ki basit yöntemlerle karanlık aşılamaya… O kadar alışığız ki mantık çerçevesinden uzak hareket etmeye…
Hey özgürlük! Demiş üstad. Ama nerede? Eminim ki bizde değil. Yaşamda özgürlükleri elinden alınmış, baskı ile yaşamak zorunda bırakılmış binlerce insan var. Bazı kelimeler ne yazık ki sadece ağızdan çıkabiliyor.
Hayatımıza internet girmesi ile beraber, bu özgürlük kavramı daha çok tartışılacak gibi duruyor. Youtube ile başlayan site kapatma saçmalıkları devam ediyor. Hatta geçenlerde Youtube’ nin kapanmasının birinci yılını kutladık.(!) Blogspot’a erişimin engellenmesi ile bir çok blog’un kapanması ile karşı karşıya kaldık. Son dönemde ise Dailymotion ve Justin Tv’ye de erişim mahkeme kararı ile engellendi.
Pardon ama biz kaçıncı sınıf ülkeyiz?
Sansüre Sansür ekibi yeni bir harekete imza attı. Yay! Hareketi ile internet özgürlüğünün elimizden alınması protesto ediliyor. 11 Mayıs itibariyle, videolar manifestoyla beraber bloglarda yayınlayarak, ortak bir mesaj verilmesi hedefleniyor. Aynı gün, aynı mesajla ortaya atılarak kamuoyunun dikkati çekilmesi amaçlanıyor.
Ekranlarımız ve internetimiz kararmadan, bu uygulamaya destek vermeye ne dersiniz?
SansüreSansür - 01 from adboy on Vimeo.
Geçen günlerde bahsettiğim piyasaların olumlu yöndeki dalgası ne zaman son bulacak merak ediyorum demiştim. Yükseliş hız kesmeden, aralıksız olarak devam ediyordu. Her sabah bugün düşeriz biraz herhalde diyordum ancak %3′lere varan artışlarla başlıyorduk. Piyasa fazlaca şişmiş şekilde patlamayı bekliyordu.
Bu sabahta yükselerek açıldık. Orta ölçekli bankaların kar rakamları havayı ısıttı ve büyük bankaların da yüksek kar rakamı açıklayacağını gösterdi. Ancak bu yükselişin nedenlerinden ( bahane ) en önemlilerinden biri IMF ile banka bilançoları idi. Bu beklentinin satın alınmasıydı. Öğleden sonra kapanışa yarım saat kala, piyasa ciddi bir satış baskısı ile karşılaştı. Endeks gün içinde %6′ya yakın oynadı. Hisseler ise tam anlamıyla bir şok yaşadı. Kısacası tarihi denebilecek bir gün yaşadık borsada.
Son yarım saatte bir çok hisse senedi, alıcısız işlem görmeye başladı. Yani taban fiyattan işlem gördü. Ancak hisselerin taban-tavan fiyatlarını belirleyen ağırlıklı ortalamalar, kapanış değerlerinin %6-7′i üstünde gerçekleşti. Yani hacimsiz ve panik satışı ile yaşanan bir gerileme oldu. Bazı hisseler günlük %20′ye yakın farkla işlem görmüş oldu. Saat 16.00′ya kadar %14′e yakın primli bir hisse günü ekside kapatabildi. Sanırım piyasa son dakikalarda çoğu kişiye büyük bir şok yaşattı.
Banka bilançolarının beklentilerinin bitmesi ( yani açıklanmaya başlanması ) şişen piyasada kar realizasyonunu beraberinde getiriyor. İşlem hacmi günlerdir çok yüksek rakamlara ulaşıyordu. Gemiye sonradan binmek isteyen yatırımcılar ile günlük şişen balon patladı.
Yarın düşüş eğilimi devam edecektir. Ancak o kadar hacimsiz ve panik satışı oldu ki, doğası gereği bir toparlama yaparak, daha sağlıklı bir düşüş sürecine girmeliyiz. Bu beklenen bir gelişme olsa da, bu kadar sağlıksız ve hacimsiz olması pek hoş olmadı. Piyasanın havası bozuk ve panik havası hakim. Ama son yazımda bahsettiğim olay ne yazık ki gerçek olmuş gibi. Borsanın düşüşünden korkan yatırımcılar, borsa yükselirken geç cesaretlenip oyuna dahil olmuşlar. Ve yine kaybetmişler. Sanırım özeti bu şekilde çıkartabiliriz. Yoksa bu kadar boş ( hacimsiz, yani hisse kademelerin altı boş, bu da demek oluyor ki mal çıkmak için suni yükselişler olmuş ) bir düşüş olmazdı. Bekleyip görelim ama bugün unutulmazlar arasına girmeye adaydı.
Not : FM - Football Manager adlı menajerlik oyunu.
İlk defa futbol temalı bir yazı yazacağım. Çünkü dün çok kızdım. Bir hocanın kendini takımdan üstün görmesini, kendi bildiklerini okumasına sinirleniyorum. Beşiktaş gibi bir takımın, liderlik stresine bu şekilde girmesini kabul etmiyorum. Mental olarak takımı hazırlayamıyorsa, psikolojilerini ayarlayamıyorsa burada sorumlu antrenördür.
Şimdi kusura bakmayın ama biraz futbol eleştirmenliği yapacağım. Önce Türkiye’nin futbol açısından ne kadar aciz bir ülke olduğundan başlayayım. Beşiktaş’ta Tello diye bir adam var. Portekiz’de bedavaya yakın, yedek topçusu olarak oynayan bu adam, Beşiktaş takımında milyon dolara yakın para alırken, olmazsa olmaz adam oluyor. Ben şimdiye kadar adam geçebildiğini görmedim. Sahte pres yapıyor, koşmuyor ve olduğu kanat felç oluyor. Tek yapabildiği orta. Ayağını iyi kullanan her futbolcu takımın kralı olsaydı vay halimize. Bir de Yusuf var. Kusura bakmasın Denizli ama burası Beşiktaş. Eğer bir antrenör takım yapmayı kafasına koyduysa, 15 dakikalık bir adamı takıma almaz. Yusuf’un yeteneğini, futbol bilgisini tartışmam. Topla oynaması zevk veriyor. Ama Beşiktaş onun yeri değil. Hele bu yaşta, bir kaç maç kazandıracak diye olmaz!
Son olarak dünkü maçta Denizli’nin yaptıklarına bakmak istiyorum. Sivok’u orta sahada oynatmak müthiş bir risk. Delgado, Tello, Bobo’nun oynadığı bir takımın, orta sahası çok güçlü olmalı. Yalnızca Ernst’e orta sahayı teslim etmek faciadır. Devre arasında ise zaten koşmayan takımda Delgado’yu çıkarıp ( Tello’yu atacağına ) Yusuf’u koymak intihardır. Al sana orta sahası olmayan, defans ile forvetten oluşan bir takım. Böyle bir takımın başarılı olması mümkün müdür? Hadi onları geçeyim diyeceğim ama Serdar Özkan gibi bir adamı, o dakikalarda kurtarıcı diye oyuna sokmayi nasıl izah edeceğiz? Çıkan oyuncu ise en tecrübeli ve sakin olacak isim Ernst… Beşiktaş’ın ivme kazandığı o anda, Serdar Özkan’ı oyuna alıp maçı bitirdi sayın Denizli.
Takım kötü oynuyorsa hoca ne yapsın? Bu söze katılmıyorum. Hoca takımı mental olarak hazırlayacak en başta. Türkiye’de kendisini sihirbaz olarak gören iki antrenör var. Fatih Terim ve Mustafa Denizli. Terim’in tek farkı, oyuncularını psikolojik olarak hazırlar. Zor maçlarda en azından böyle titremez adamları. Sinirli olur, adam döver ama ayakları titremez.
Ertuğrul Sağlam’ın gitmesine üzülmüştüm. ‘ Yolun Açık Olsun Hocam ‘ diye bir yazı yazmıştım. Ertuğrul Hoca olsaydı ve elinde bir Ernst olsaydı, bu kadar kötü geçen bir ligde, Beşiktaş şampiyonluğu şimdi garantilemişti. Takımdan kendini üstün gören, büyük takımlara karşı maç kazanamayan bir hocayı Beşiktaş’ta görmek istememem kadar normal bir şey yoktur heralde. İlk geldiği gün de demiştim, Mustafa Hoca ile olmaz bu iş diye. Büyük bir olasılıkla olacak. Beşiktaş şampiyon olacaktır. Ama sadece bu sene. Gelecek yıl yine eskiye dönecektir. Çünkü Denizli’nin bir takımı bir dönemden fazla şampiyon yapabileceğine inanmıyorum.
2009 yılının ilk günlerinde, bu yıl neredeyim diyerek, hangi yatırım araçlarını tercih edeceğimi açıklamıştım. Bunda borsa elbette ilk sırada yer alıyordu. Çünkü bazı hisseler, 2001 krizinde dahi görmediğimiz seviyelere inmişti. Risk normalin iki katına çıkmış olsa da, bazı noktalardan alım yapılmasının uzun vadede getiri sağlayacağından bahsetmiştim.
O zamanlar borsa endeksi 22.500 seviyelerine kadar gerilemişti. 2009 yılının ilk çeyreğinin sonunda, alınan önlemlerden ziyade yapılan faiz indirimlerinin ( bu da bir nevi önlem diyebilirsiniz tabi ) banka bilançolarına olumlu etkileri ile piyasalarda toparlanma görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde ‘ Kriz Bitti mi? ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım. Burada piyasa ekonomisi ile reel ekonomi farkından bahsetmiştim. İşte piyasa ekonomisi, bu toparlanmayı yapmaya mecburdu. Piyasanın dibe vurmaması ve işleyişin devam etmesi için bu toparlanma şarttı.
Türkiye için konuşalım… Yerel seçim nedeniyle sürekli ertelenen IMF anlaşması ile borsa haddinden fazla düşmeye devam etmişti. Seçim sonrası, IMF ile anlaşmanın kesin olarak yapılacağının açıklanması ve şartlarda anlaşıldığının duyurulması ile yön yukarı çevrildi. Bununla beraber Merkez Bankasının yaptığı radikal faiz indirimlerinin, bankaların ilk çeyrek bilançolarına çok olumlu etki yapacağının beklenmesi havayı iyice olumluya döndürdü. Bir de yurt dışında kritik durumda bulunan büyük bankalarının ilk çeyrek performanslarının görülmesi ile havanın dünyada olumluya dönmesi iştahı arttırdı. Perakende sektöründen de gelen veriler olumlu oldu. Bunların tamamının birleşmesi ve yatırımcıların düşük seviyelerden yaptıkları alımların yükseliş iştahını arttırması ile borsalar toparlanmaya geçti.
Peki bu nereye kadar sürebilir? Bu yükselişin olacağını beklemeyen çok sayıda insan pozisyon almadan yakalandı. Bu insanlar yükselişe aldanıp, piyasaya girmeye başladı. Klasik Dow Teoreminin işleyeceğini düşünüyorum. Büyük oyuncular düşük seviyeden fiyatlamayı yapıp piyasayı yükseltirken, ellerindeki malları fiyatları biraz daha yükseltip küçüklere satacaklar. Tam mal çıkışı olduğu zaman da, piyasa kar realizasyonu ile bazı olumsuz haberleri kullanarak geri gelmeye başlayacaktır. Bu denli soluksuz yükselişin elbet bir dönüşü olacaktır. Ancak bu seviyelerin nereler olacağı iyi hesaplanmalı.
30 bin seviyesinin altına sarkmalarda, 28500 bandının deneneceği açık duruyor. Kişisel görüşüm bu saatten sonra özellikle Amerika’daki stres testi sonuçlarının beklenmesi, olumlu hava ile ikinci plana atılan domuz gribi tehlikesinin ikinci etkisinin dikkate alınması yönünde. Piyasa satışa geçerken bütün bahaneleri kullanacaktır. Bunun için kendi borsamız için 28500 seviyelerinden önce yeni pozisyon alımının risk olacağını düşünüyorum.
Dünya, Meksika’da başlayan ve Amerika’ya da sıçrayan domuz gribi korkusunu yaşıyor. Bunun Avrupa’da da bazı insanlarda görüldüğünün düşünülmesi endişeleri artırıyor. Dünya Sağlık Örgütü ( WHO ) SARS tehlikesinden sonra yaşanan ikinci en ciddi salgına karşı hazırlıklı olunması gerektiğini söylüyor.
İşte bu bilgiler ışığında, domuz gribi ekonomileri nasıl etkileyecek? Dünya piyasaları bu beklentiler üzerine işlemleri gerçekleştirmeye başladı. Gerçi Amerikan borsası, domuz gribi beklentisini biraz rafa kaldırarak, bankalardan gelen iyi haberleri fiyatlasada, bu olumsuz gelişme kar satışları için neden olup, düşüşleri arttıracaktır.
Seyahatlerin yavaşlayacağına dair beklenti, turizm şirketleri hisselerinin dünya piyasalarında taban yapmasına neden oldu. Aynı şekilde havayolu şirketlerinin hisseleri de yüksek değer kaybı yaşadı. İlaç üreticisi, maske üreticisi vb şirketlerin hisseleri ise tavan fiyatlara ulaşıyor. Spesifik olarak bakmayacak olursak, genel anlamda ise piyasalar domuz gribi tehlikesinin ekonomileri etkileyeceğini düşünüyor. Bu nedenle borsalar düşüş eğilimine giriyor.
Hatırlamakta yarar var ki, SARS salgınının maliyeti $40 milyar’ı bulmuştu. Tüketimin azalması ve turizm gelirlerinin azalması ile beraber, zaten zorda olan küresel ekonomiler için ciddi bir tehlike olarak görülen domuz gribi, piyasaları derinden sarsabilir. Salgının küresel çapta büyümesi ciddi bir maliyet yaratacağı için, kriz döneminde düzelmeye çalışan ekonomilere ikinci bir darbe indirecektir. Avrupa ve Dünya borsaları bu beklentileri satın alarak, düşüş eğilimine girdiler. Daralan ekonomiler, bu salgının gelirleri etkilemesi ile beraber küçülme oranlarını arttırabilirler. Bu nedenle domuz gribi eğer salgın boyutunu arttırırsa ekonomileri daha zor günler bekliyor olacaktır.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramıdır. O gün meclis açılmıştır. Yurdumuz fakir olduğu için, padişah yurdumuzu koruyamadığı için gitmek istedi..”Bu topraklara bir şey yapın ama bana bir şey yapmayın” demesiyle Atatürk yurdu kurtarmak için bir savaş başlattı. Savaşın adı Kurtuluş savaşıdır. Ve o savaştan sonra yurdumuz düşmanlardan kurtulmuştur.
Atatürk çocukları çok severdi. 23 Nisan Çocukların da bayramı oldu. O günden beri her 23 Nisan’da bütün çocuklar coşkulu…
Ben okulumuzda neler neler yapılacağını teker teker söyleyeyim..
- İSTİKLAL MARŞI okunur,
- Gösteriler başlar
- Öğretmen eşliğinde danslar, folklörler, şiirler, şarkılar söylenir,
- Koro çıkar
Yani kısaca herkes coşar,
Ben de bunların içinde yer almaktayım.
İşte şimdide yazmış olduğum şiirim…
23 Nisan
Yıllardır beklediğim gün,
İşte şu an yanımda.
Ruhumun beklediği marş,
Masal ve şiirler,
İşte şu an yanımda.
Ülkemin çocuklar,
Çocuklarının çocukları
Nisanı bekler,
İklim, Elif, Nazlı ve diğer bebekler
Saatlerce beklediğim
Artık sağ kolumda
Nisan’ın 23. günü
Bilge İYİBOZKURT
2/A 338
Galatasaray İÖO
Bu yıl ilk defa uygulanan bir sosyal sorumluluk kampanyasıyla blog yazarları 23 Nisan’da bir günlüğüne hem o günün anlam ve önemini yaşatmak, hem de çocuklara yazma ve paylaşma sevgisini aşılamak için bloglarını çocuklara bırakıyorlar.
http://www.23nisanblog.com/ sitesinde yer alan bu cümle beni heyecanlandırmıştı. Türkiye’de ilk defa yapılan bu sosyal sorumluluk projesi ile gönüllü Türk bloggerler, bloglarını 23 Nisan’da çocuklara bırakacaklar.
Sadece Türkiye’de değil, Unicef aracılığıyla tüm dünyada ‘ Uluslararası Çocuklar Günü ‘ olarak kutlanmaya başlanan bu özel günde, ben de blogumu sevgili Bilge’ye devredeceğim. Kendisi Galatasaray İlköğretim Okulunda okuyor. Aklına hayran olduğum bir çocuk. Fransızca’yı o kadar kısa sürede öğrenmesine şaşırmadığım ve ileride çok büyük başarılara imza atacağına inandığım bir çocuk Bilge.
Kendisi 23 Nisan’da bu bloga, içinden ne geliyorsa yazacak. Hatta belki bir sürprizi dahi olabilir. İpucu mu vereyim? Fransızcasını konuşturacak bir şeyler olabilir belki…
Siz de bu kampanyaya destek vermek isterseniz, lütfen 23 Nisan Blog sitesini ziyaret edin. Orada yer alan bannerları kullanabilir ve blogunuzu çocuklara devredebilirsiniz.
Ata’mızın büyük armağanı Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı artık dünyaya örnek olan ve tüm dünya çocuklarının günü haline getirilen bir gün. Özellikle böyle bir dönemde, siz çağdaş ve modern yaşamdan yanaysanız, bu yaşamın en büyük hazinelerimiz olan çocuklarla sağlanabileceğini düşünüyorsanız, onlara verilecek sayısız şanstan birini değerlendirin. Kazanılan her çocuk, ülkemiz için eşsiz bir kazançtır. Haydi siz de, 23 Nisan’da bu blog benim kampanyasına destek verin.



