Asiv ; Nisan, 2008

13th Nisan
2008
Yazar : Dincer

Son haftalarda Türkiye Cumhuriyeti başbakanının ağzından eksik olmayan ‘ 3 çocuk yapın ‘ söyleminden sonra , nüfus ve ekonomi üzerine bir yazı yazmayı planladım. Sayın Başbakanı tarafsız bir gözle izliyorum ve yaptığı olumlu işler dışında , olumsuz işlerinide ciddi şekilde eleştirme hakkını kendime verme lüksüne sahip olduğumu kendimce sanıyorum. Bu yüzden nüfus artışını teşvik konuşmalarını ağır şekilde eleştirmek istiyorum. Tabi ki nedenleriyle beraber …

Ekonomiler için nüfus önemli olduğu kadar ciddi bir sorun kaynağıdır. En önemlisi bir parametredir. Sayın Başbakan iktisat literatüründe Ceteris Paribus dediğimiz kavramın tuzağına düşüyor. Bir çok değişkenli fonksiyonda , diğer değişkenleri sabit varsayarak fonksiyonu basite indirgeyerek analiz yaparız. Ancak sabit varsaydığımız değişkenleri ihmal eder , onların önemsiz olduğunu düşünürsek büyük bir tuzağa düşeriz. İşte buna Ceteris Paribus tuzağı diyoruz. Ve başbakanda bu tuzağa düşerek yanlış yapıyor. Neden mi ?

Nüfus , özellikle genç nüfus artışını sadece işgücü ve üretimle bağdaştırıyor. Yani artan nüfus oranı ile emeğin yoğunluğu fazla olacak ve üretimin ucuzlaması ile beraber , yatırım artışı olacağını düşünüyor. Buraya kadar doğru düşünüyor olabilir ama ihmal ettikleri çok büyük sorun yaratacak gerçekler.

En önemli parametre gelir düzeyi. Ülkelerin GSMH oranı ile nüfus oranı optimum seviyede olmalı. Hele gelir dağılımı adil olmayan ülkelerde bu çok daha ciddi bir tehlike olarak göze çarpar. Ekonomik kalkınmada ana kalem ‘ tasarruftur. ‘ Tasarruf yapılabilmesi için yüksek gelir düzeyine sahip olmak gerekir. ( Yalniz yüksek faiz ile sürekli tasarruf sağlanamaz.) Tasarruf fazla olacak ki sermaye birikimi yeterli olsun. Bu sermaye ile verimlilik artışı sağlanabilsin. Yüksek verimin görülmesi ile yatırımların - üretimlerin artması sağlansın. Böylece gelir yükselsin. Bu basit döngünün gerçekleşmesi için tasarrufların yüksek olması şart. Şimdi siz 3 çocuk yapın derseniz , tüketimi sabit sayarsınız. Tüketimi ihmal etmek cahillikten öteye geçmez. 3 çocuk ile 1 çocuk arasında tüketim farkı çok büyüktür. Tüketim - tasarruf ilişkisinden anlaşılacağı üzere , yüksek tüketim düşük tasarrufu beraberinde getirecektir. Bu şekilde yatırımların verimliliğinden söz etmek yanlış olacaktır.

Başbakan bunları ihmal ediyor ve Çin gibi olmayı düşünüyorsa…Yani doğrudan yabancı sermayeyi yatırımlar bazıyla ülkeye çekmek istiyorsa…Açık dille emek bol ve ucuz diye yabancı yatırımların Türkiye ‘ de çoğalmasını istiyorsa…Gene yanılıyor ! Ülkelerin kalkınmasını sağlayacak faktör yüksek katma değer yaratmaktır. Yüksek katma değer ise sermaye-yoğun teknoloji ile sağlanır. Sen işçi doğurun dersen ve bir parametreyi daha ihmal edersen yine yanılırsın. Teknolojiyi kullanmak için beşeri sermayeye yatırım gerekir. Beşeri sermaye doğuştan bir yeteneğin yoksa bunu eğitimle aşılamak , sağlamaktır. Sen her kişiye bu eğitimi verebileceğini ve teknolojiyi kullanabileceklerini mi sanıyorsunda bunu göz ardı ediyorsun diye sorarlar adama. Ülkeler beşeri kalkınma ile gelişmelerini gösterirler. Bu kadar nüfusun olması ise beşeri kalkınma endeksine negatif etki yapmasını sağlayacaktır. Yani Türkiye ‘ de yatırım yapacak yabancı sermaye yatırımın verimliliğini isteyecektir. Emek bol diye buraya gelmeyecektir. Burası Çin değil çünkü. Çin ‘ i Avrupa ‘ ya açma aşamasının altında yatan neden sadece bol emek ucuz işgücü değil ki. Milyarlık Çinlileri tüketime alıştırmaya çalışıyorlar. Tüketim yapmayı öğrensinler diye oraya tesisler kuruyorlar. Kalitenin şimdilik düşmesine göz yumarak , oradaki mevcut maliyet avantajından yararlanarak , Çin ‘ i pazar haline getirip tüketim avantajından yararlanmak istiyorlar. Türkiye zaten tüketim yapmayı bilen bir ülke . Hatta tüketim çılgını ! Bu ülkeye ucuz işgücü var diye gelipte , düşük verimi görünce çekip gitmeyecekler mi ?  O zaman elimizde bir sürü kalifiye olmayan nüfusla kalır iyice fakirleşiriz.

İhmaller bunlarla bitmiyor. Tarım alanlarının verimliliği artan nüfusa cevap vermeyen koşullar nedeniyle gittikçe düşüyor. Bu kadar adamı nasıl besleyeceğiz diye soran yok. Gıda fiyatları zaten dünya üzerinde artıp duruyor. Bizim tarım reformumuz lafta kalıp gidiyor. Şimdi biz nüfus arttırırsak sulama sorunu yaşayan , verimliliği fazla talebe cevap vermeye çalışmaktan aşınan topraklarla yıpranan tarım sektöründe ne hale geleceğiz ? Gıda fiyatları iyice şişecek ve o nüfusun aç kalacak. İnsanlarda zaten gelir düşük , nasıl harcama yapacak o fiyatlar karşısında ? Senin sanayi sektörün kalkınacak diye diğer her parametreyi yok sayacaksın. Türkiye ‘ nin jeopolitik konumunu rezil edeceksin. Bunun anlamı budur heralde ancak.

Bir de bu kişilerin adaletsiz gelir dağılımdan etkilendiğini , eğitim alamadığını , cebine para koyamadığı durumları düşünürsek … Hepsinin aklının iyi şeylere çalışmayacağını … Son İtalyan şarkıcı olayında yaşadığımız sapıkların türeyeceğini … Gelirden payını alamayan , toplum içinde bir konuma gelemeyecek - söz sahibi olamayacak insanlar hangi yollara sapacak bunlar hiç düşünüldü mü ? Günlük geliri çok düşük olan kişi onlara kucak açan terör gruplarından tutunda , ülke içinde ki gerici gruplara dahil olacaklar. Bu ülkenin itibarını ve Avrupalılığını zedelemeyecek mi ?

Bir ülkenin başbakanı bu kadar kolay açıklama yapmamalı. Ben bana göre az sayılabilecek nedenlerle açıklamaya çalıştım nüfus sorununu. Bunlara daha bir çok örnek eklenebilir. Yani o fonksiyonda Sayın Başbakan ‘ ın sabit sayıp ihmal ettiği parametreleri arttırabilirim. Biz ne Çin ne de Rusya ‘ yız. Sayın Putin Rusya ‘ da doğurganlığı arttırmak için halka teşvik sağlıyor. Rusya petrol - doğalgaz zengini. Halkta müthiş bir gelir adaletsizliği var. Adamlar razı olmuş , zengin çok zengin olacak fakir ise emeğiyle ülkeyi kalkındıracak. Ülke bölünmüş yani . Sayın Başbakan sizde mi bunu istiyorsunuz ? Ama unutmayın ki bizim petrol - altın vb yer altı kaynaklarımız hala yer altında kalmaya devam ediyor ( ! ) .

Ben bu konuda Malthus teoremini destekliyorum. Bir ülkede nüfus optimum düzeyde kalmalı. Nüfus gelirden fazla ise sorunlar muhakkak olacaktır. Kıtlık , sefalet , yoksulluk , terörizm mutlaka gündeme gelecektir. Nüfusun geometrik , yiyeceklerin aritmek olarak arttığı gerçekten önemlidir bu teoride. Bu açıklamalara göre Türkiye ‘ de bu nüfusun bile çok fazla olduğunu düşünen bir insan olarak , nüfus artışının ülke kalkınmasına yarardan çok daha fazla zarar getireceğini düşünüyorum. Tepe yönetimdeki kişilerin konuşmadan önce daha fazla araştırma yapmasını temenni ediyorum. 

13 Nisan 2008

6th Nisan
2008
Yazar : Dincer

Gelişen ve büyüyen ekonomimizde , sorun olmaktan çıkaramadığımız işsizlik sorunu nasıl yok edilir diye kafa patlamaya çalışılıyor. Hızla gelişen hizmet ve sanayi sektörünün etkisiyle mi tarım faaliyetleri azaldı ? Yoksa daha karmaşık bir durum mu mevcut ? Şimdi bu sorulara detaylı bir şekilde cevap vermeye çalışacağım.

Türkiye ‘ de tarım kesimi , geleneksel kesim olarak bilinir. Tarımsal politikalar , tarım sektörü üzerinde geleneksel yaklaşımını sürdürdüğü için ve çağın yeniliklerine uyum sağlayamadığı için yetersiz kalmaya başlamıştır. Belirli bir ürünü en az emek ve maliyetle üretmek , verimlilik artışı için şarttır. Ne yazık ki ülkemizde tarım sektörü desteklenmediği ve geçmiş yıllardaki alışkanlıklarla üretime devam edildiği için , verimlilik sağlanamamaktadır. Makineleşme , toprak - gübre seçimi , çiftçi eğitimi gibi konularda ciddi reform eksikliği yaşanmaktadır. Serbest piyasa sistemi olan bütün ülkelerde tarımsal destekleme mevcuttur. Türk Hükümeti de tarımı geliştirme konusunda üstüne düşeni yapmalıdır.

Tarım sektöründe yıllar boyu sürdürülebilir büyüme sağlanabilmesi için , nüfus sayısına bağlı bir büyüme sağlanması gerekmektedir. Ülkemizde tarım sektörünün küçülme nedeni budur. Yani ; tarım kesimindeki üretim kapasitesi , artan nüfusa yetmediği için tarım dışı sektöre kaymalar yaşanmıştır. Tarımda nisbi olarak gelir azalışı meydana gelmiştir. Bu yüzden mutlak üretim miktarı olarak küçülen tarım sektöründe çalışan nüfus ciddi azalış göstermiştir.

Bu sebeplerden dolayı ; geleneksel tarım sektörü için önemli tarım politikaları kararları alınmalıdır. Tarımda dönüşüm gerekli olduğu için , bu dönüşümlerler için gerekli reformlar yapılmalıdır. Tarım sektörü iyileşme sürecinde :

  • Tarımsal destekleme
  • Tarım politikaları
  • Dönüşüm araçlarının belirlenmesi

yolları izlenmelidir. Ürün - çiftçi - toprak destekleme paketleri ile beraber , maliyeti ve emeği minimize edecek yardımların gösterilmesi şarttır.

Türkiye ‘ de 2001 krizinden sonra ‘ Güçlü Ekonomiye Geçiş ‘ programı kapsamında , tarım sektörü için IMF destekli bir paket uyguladı. Tarım kesiminin dönüşümü için telafi edici önlemler alındı. Fiyat desteği kaldırılarak ürün destekleme uygulanmaya başlandı. Yani ;

Devlet daha önceden destekleme alımı yapılacak ürünleri açıklayıp , bunlarda alacak fiyat düzeyini belirlerdi. Bu fiyatı duyan üretici ise talep edilenden çok üretime yönelip , devletin bunları alması ile beraber , bütçede ciddi zarar yaratırdı. Bu yüzden fiyat desteği kaldırılıp , yerine ürün desteği getirildi. Böylece her tarımsal ürünün fiyatı ürünün arz-talep koşullarına göre belirlenecektir. Ürün borsaları kurulmaya başlandı , fiyat arz-talebe göre belirlenmeye başlandı. Fakat bozulmaya başlayan doğa koşulları ile beraber ürün fiyatlarında aşırı dalgalanmalara maruz kalındı. Çiftçi maliyetlerini zor karşılamaya başladı. Bu durumda devlet , çiftçinin borsadan aldığı paranın üzerine birim başına telafi edici ödeme şeklinde ödeme yapmaya başladı. Bu da bir nevi doğrudan gelir desteğine eşdeğer olmaya başladı.

Netice itibari ile ; hem fiyat hem de ürün destekleme yollarında eksiklikler mevcuttur. Yeni methodlardan bir tanesi ise kredi desteği olmaya başlamıştır. Bazı bankalara tarafından verilen , mutlaka geri dönüşü istenen kredilerin uygun koşulları vardır. Tarımın stratejik bir alan olup , desteklenmesi gerektiği yeni yeni anlaşılmıştır. Bu şartlarla beraber , sigorta sistemi tarım sektörüne getirilmelidir diye düşünüyorum. Yani ;ürün ekildikten sonra çıktı alana kadar geçen sürede oluşabilecek risklere karşı sigorta sistemi geliştirmelidir. Bu sayede çiftçi zararını düşünmeden ekimini yapabileceği gibi , oluşabilecek hasara karşı kendini korumaya alabilir. Çiftçi riskini minimize ederken , yatırımcıda bunu görüp yatırımlarını arttırabilir.

Verimin şart olduğu unutulmamalı ve üretimde verimlilik artışı sağlayacak yollar ciddiyetle saptanmalıdır. Tarım kesimi ise olmazsa olmaz bir alandır ve reform şarttır.

TARIMDA NE HALE GELDİK , NEREYE GİDİYORUZ ?

Tarımda geçmiş dönemlerdeki gibi devam ettiğimizi söylemek yanlış olmaz. Yani geldiğimiz bir nokta henüz yok gibi. Ama gitmemiz gereken noktalar çok. Yukarıda bahsettiğim gibi tarımda nüfus sayısına göre azalış olmakta.Tarımda ciddi bir arz açığı bulunmakta. Bunun önemli nedenlerinden bir taneside maliyetler. Üretim maliyeti sorunu aşılamamaktadır. Daha önceleri sübvansiyonlar ile telafi ediliyordu. Ancak 2001 krizinden bu yana AB süreci ile sübvansiyonlar kaldırıldı yada asgari düzeye indirildi. Peki maliyetler neden artıyor ?

Nüfusun artması ile beraber kullanılan alanlarda artışlar meydana gelmiştir. Verimli araziler yerlerini daha verimsiz ve kullanışsız alanlara bırakmıştır. Artan nüfus ile paralel artan ihtiyaçlar karşılanmamaya başlanmıştır. Bununla beraber sulama alanlarındaki yetersizlikler önemli rol oynamaktadır. Toprakların verimliliğinin düşmesi , çiftçinin eğitimsizliği gibi nedenler tarımda küçülmeye etki olmaya devam etti.

Tarım arazisi alanlarını kısa vadede kar amaçlı kullanıma açma yöntemiyle , tarım arazisi alanları azalmıştır. Burada gelen gelir tekrardan tarım içinde kullanılmayarak , emeklilik ikramiyesi olarak görülmüştür. Yani tarım arazi satışı ekonomi içinde yatırım olarak değil , tüketim olarak kayda geçmiştir.

TARIM SEKTÖRÜNDE NELER YAPILMALI ?

Tarım destekleme paketi ile reform yapılması şart. Tarımda ilerleme kaydedilmek isteniyorsa iki şarttan biri yerine getirilmek zorunda. Nüfus artışının önüne geçmek ya da maliyetler ile verimliliği düzenlemek …

Türkiye ‘ de tarım sektörünün önemi hala bilinmemekte. Nüfusunun önemli çoğunluğu tarım ile uğraşırken , artan orana gelir bazında yetişilmemesi ile göçler yaşandı. Tarım arazilerinde yaşanan kayıplar zor telafi edilmektedir. Bu yüzden var olanı korumak ve geliştirmek önemli hal almıştır. Verimliliği artırmak için rasyonel girdi sağlamak gerekmektedir. Bunun çözümüde  ’ Organik Tarım ‘ olabilir.

Tarım sektörü için organik tarım bir fırsattır. Yapay ürünlerin fiyatları küresel iklim şartlarından dolayı artmakla beraber sağlık açısından organik ürünler kullanılmaya başlanması gerekmektedir. Yeni dönemde organik tarımın dünya üzerinde gelişeceği süphesizdir. Bu yüzden kamu politikaları ile teşvikler sağlanmalıdır. Rasyonel üretim ile beraber kaliteli organik ürün çıktısı yapılabilir. Bunun için gerekli kolaylık devlet tarafından sağlanarak , olumsuz etkilerden korunması amaçlanabilir.

Yenilen verilere bakarak konuşursam , Türkiye ‘ nin 3/4 ‘ ü tarıma elverişlidir. 30 milyon hektar ekim için uygunken 10 milyon hektarlık kısım ise sulanabilir durumda. Şu anda yalnızca 3 milyonluk kısmın sulandığına dikkat çekmek istiyorum.

Kısacası devlet ; teşvik sistemi başta olmak üzere altyapı , vergi sisteminde düzenleme , bilgi sistemi , teknoloji desteği , çiftçi eğitimi , kredi kolaylığı ve sigorta sistemini uygulamaya sokmalıdır. Bunlarla beraber yazının başlarında değindiğim Tarımsal Destekleme ( Ürün , Çiftçi , Toprak desteği ) yolunada başvurmalıdır.

TARIM SEKTÖRÜNÜN İSTİHDAMA ETKİSİ

Ülkemizin en ciddi sorunlarından bir tanesi işsizliktir.Daha önce bu konuyla ilgili ‘ Türkiye ‘ de işsizlik var mı ‘ başlığı altında bir yazı yazmıştım. Bu yazıda gelişen ekonomi ile beraber yapılan yatırımların tekolojik çağa uygun hale geldiğinden ve bu ortamda aranılan personelin niteliklerinin yüksek olduğundan bahsetmiştim. Eğitim konusunda yaşanılan problemlerin işsizliğe neden olduğunu ve kısa sürede işsizlik sorununun yatırımlarla ve büyüme ile çözülemeyeceğini söylemiştim.

Tarım sektöründe yaşanan daralma ile beraber daha önceleri tarım alanında istihdam eden personel sanayi ve hizmet sektörüne göç etmeye başladı. Nüfusa oranla düşük büyüme sağlayan tarımda istihdam edilecek kişi sayısı , gelirin nisbi olarak azalması ile beraber artmış ve bu da ülkede işsizlik sorununu tetiklemiştir. Eskiden çok ciddi oranlarda olan tarım kapasitesi ve istihdam rakamları son yıllarda ciddi şekilde azalmıştır. Gelirden pay alamayan halkın tarımdan iyice uzaklaşması önlenmelidir. Bunun için yapılması gerekenler tabi ki tarım reformuyla sağlanmalıdır.

Son dönemlerde küresel iklim değişikliği ve spekülasyon nedeniyle yükselen gıda fiyatlarının şirketler üzerinede etkisi vardır. Şirketler üretim aşamasında ciddi maliyetler ile karşılaşınca , ithal etmeye başlamışlardır. Üretim yerine daha kolay ve ucuz yolu seçerek ithalata alışmışlardır. Bu ürünleri kurdukları teknoloji seviyesi yüksek tesislerde işleyerek satışlarını yapıyorlar. Ancak son dönemlerde artan buğday ve mısır başta olmak üzere ürün fiyatları neticesinde ithalatta da sıkıntı yaşanmaya başlandı.

Kısacası Türkiye ‘ nin tek başına gelişmiş sanayi ülkesi olmayacağı iyi bilinmelidir. Stratejik ve jeo-politik konumu nedeniyle tarımın ihmal edilemeyeceği bir gerçektir. Bizim yüksek nüfuslu bir ülke olduğumuz unutulmamalıdır. Bu kadar yüksek nüfuslu bir toplumun gelişmeye çalışan sanayisi ile işsizliği yenmesi mümkün değildir. Gelir dağılımı probleminide yok etmesi mümkün değildir. Tarım sektörü canlandırılmalı ve kırsal kesimlerde yaşayan halkın bu sektörde faaliyet göstermesi gerekmektedir. Bunun için beşeri sermayenin geliştirilmesi şarttır. Teknolojinin her alana girmesi ile beraber çiftçininde eğitimi her konuda gereklidir. İstihdam sorununa önemli bir çözümün tarım kesiminden geleceği bana göre aşikardır. Doğa yıpratılarak , verimli araziler yok edilerek uygun sanayi ortamlarının yaratılması sonucunda zararı gören yine insanlar olacaktır. Çünkü sanayi doğayı ve toprakları yıpratan iş koludur. Karnı doyuran ise paradan ziyade besinlerdir. Bu besinleri sağlamak için paradan önce verimli topraklar gerekmektedir. Bunları yok ederek ileride daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalmamız kaçınılmazdır.

Günümüzden örnek vermek gerekirse buğday ve mısır fiyatlarında yaşanan ciddi artışların nedeni olarak spekülasyondan öte küresel iklim değişikliğini ve tarım alanlarındaki verimsizlik ve yetersizliği gösteriyoruz. Ülkemizde yıllardır uygulamaya sokulacak GAP projesi örneğinde olduğu gibi sulama alanlarının yetersizliği ciddi sorunlara yol açacaktır.

Sonuç olarak , öncelikle verimli toprakların korunması ve sulama çalışmalarına önem verilmesi ile çiftçiye eğitim desteği başta olmak üzere teşviklerin sağlanması ile beraber tarım sektörünün ekonomideki payı arttırılmalıdır. Eğer arttırılmayacak ise ve göz ardı edilmiş ise nüfusun doğurganlılığın derhal azaltılması gerekmektedir. Seçimi yapmak ülkenin elinde ancak böylesine fazla kaynağa sahip olup , tek bir yöne konsantre olarak bu ülkeyi mahvetmek ise yıllardır iktidarların yaptığı alışkanlık olmuş durumda. Ben son noktayı klasik bir cümle ile koyuyorum :

‘ Çiftçi milletin efendisi ise toprakları onların kölesi yapmalıyız…’

4 Nisan 2008

3rd Nisan
2008
Yazar : Dincer

Bugün akşam saatlerinde eve geldiğimde öğrendim haberi… Bu sayfada devamlı reformları destekliyor , olmazsa olmaz olduğunu dile getiriyor ve Türkiye ‘ nin geleceği için çok çok önemli olduğunu söylüyordum. Bunun nedeni ise kredi notumuz idi. Yani kredi notumuzun uluslarası derecelendirme kuruluşları tarafından arttırılması gerekliliğini savunuyordum. Bu artırım için ise yapmamız gerekenleri durmadan ve istikrarlı şekilde hayata geçirmemiz gerektiğini haykırıyordum.

1994 ve 2001 yılları arasında yaşadığımız krizlerde , S&P tarafından notumuz düşürülmüştü. Türkiye oldukça riskli ülke haline getirilmişti. Gelişmeler ile beraber notumuzu durağana yükseltmiş ve pozitife çevirmek için 7 yıllık süreçte ciddi atımlar atıyorduk. Bunlarda sağlık ve sosyal güvenlik reformları ile beraber , ekonomik düzenlemeler başı çekiyordu. Son olarak milli gelir hesaplama formülünü AB standartlarına getirerek son hamlemizi yapmıştık. Kısacası , Türk Halkının iktidar taraftarı değilim diyerek her yapılanı sürekli eleştirme hastalığı , işte bu yapılanları gölgede bıraktı. Daha doğrusu bunlar nedir , ne işe yarar diye sormadan , kulaktan dolma bilgilerle yerden yere vuruldu. Türkiye ise ben Avrupa ülkesiyim diye bağırarak , saçmada olsa bazı gereklilikleri hayata geçirdi. Şİmdi kısa olarak bunu neden yaptı açıklayayım :

S&P , Moody’s ve Fitch uluslararası derecelendirme kuruluşlarıdır. Bu kuruluşlar , ülkelerin potansiyellerine ve yaşanan gelişmelere karşı , uluslararası ekonomik ilişkilerde riski kontrol etmede etkin kurumlardır. Yani bu kuruluşlar , ülkelerin sosyo-ekonomik yapısı ve riski üzerinden bu ülkelere çeşitli notlar verirler. Bu not ne kadar yüksekse , o ülke o kadar refaha ulaşır. Kredi notu yüksek olduğu takdirde , ülke kredibilitesini artırır ve kolaylıkla kredi alır. Böylece Türkiye ‘ nin en önemli sorunu olan borçlanma maliyetlerine etkisi pozitif olacaktır. Şimdi gelelim gerekli olan ve değerlendirmede gösterge olan kalemlere ;

Bütçe açığı -  Cari işlemler dengesi - Kamu kesimi borçlanma gereği - Büyüme oranı - İşsizlik oranı…

Bu ekonomik göstergelerin yanısıra yapılan reformlar , iktidar partisinin oy oranı, siyasal istikrar ve hatta seçim tarihinin yakınlık veya uzaklığı gibi siyasal göstergeler dikkate alınır. Bunlara ek olarak ülkenin dış siyaseti ve ilişkileri de değerlendirmelere dahil ediliyor.

Türkiye ise bu bilinçle yapması gerekenleri uygulamaya koymaya çalıştı. Cari işlemler açığı ve işsizlik oranına henüz çare bulamasada , geçmişe göre gelişme gösterdi. Özellikle halkın refahını ve geçim düzenini kolaylaştıracak gelişmelerede önem verilmesi nedeniyle sağlık ve sosyal güvenlik alanında değişikliklere gitti. Son olarak milli gelir hesaplama yöntemini değiştirerek , kredi notu için bir hamle daha yaptı.

Ancak siyasal anlamda yaşanan son gelişmeler , Avrupa ‘ yı ciddi şekilde rahatsız ediyor. İstikrarın bozulması ile beraber yaşanacak her siyasi risk , ekonomileri tehdit eder. Bu yüzden Standart and Poor’s bugün Türkiye ‘ ye çok ciddi darbe vurabilecek bir karar verdi. Türkiye ‘ nin not görünümünü durağandan negatife çevirdi. Bunu bir uyarı gibi algılayabileceğimiz gibi , ileri ki dönemde notunu negatife çevirebileceğinin sinyalini vermiş oldu. Peki nasıl algılamalıyız ?

Değerli hocalarım başta olmak üzere , aklı başında ekonomistler sürekli söylüyor. Buna bir acemi olsamda , yıllardır sürekli gündemi takip eden ve araştırma yapıp çalışan birisi olarak destek veriyorum. Hatta bu sayfada bir çok yazıda kredi notumuzun ne kadar önemli olduğunu vurgulayıp , yapılanlara ve yapılacaklara dikkati söylüyorum. Bizi dinlemeyen iktidar ve siyasiler umarım S&P ‘ yi dinler. S & P açık bir şekilde Türkiye ‘ yi uyardı. Krizi ciddiye almıyorsunuz ! Daha yeni sayılabilecek bir tarihte krizden çıkmış , riskleri hala minimize edememiş , dış kırılganlığını henüz atlatamamış bir ülke olarak bunun yanına bir de siyasi belirsizliği eklememiz bardağı taşırdı. Mali ve ekonomik risklerin aşağı yöne çevirebileceğini belirterek , hükümetin global ortamdaki bozulmayı ve politik belirsizlikleri başarıyla yönetebileceğini göstermesi gerektiğini söyledi.

                                                ********* ********* *********

Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının hukuki yapısındaki tartışmalara katılıyorum. Yani bu kredi kuruluşlarının çok bağımsız kaldığını ve kendi başlarına yaptıkları menfi davranışlarla ülkeleri ve şirketleri zor durumda bıraktığını düşünüyorum. Bu konuda en büyük örnek Alman Sigorta Şirketi Hannover Re … Diğer iki derecelendirme şirketi tarafından kontrol edilen bu şirket , Moody’s ‘ ten kontrol izni istenmesine olumsuz yanıt verince , diğer kuruluşlar tarafından olumlu olan mali yapısı , Moody’s tarafından olumsuz yayımlanınca şirket ciddi zarara uğramıştı.

Yani derecelendirme şirketlerinde çalışan kişilerin hiçbir şekilde kontrol edilmemesi , kişisel sorunlar ve manipülasyonlara açık olması sorun yaratıyor. Hukuk sisteminin bu yönde düzenlenmemesi ve bu kuruluşların ‘ biz sadece rapor yazıp yayınlıyoruz , tamamen Amerikan anayasasının koruması altındayız ‘ açıklamaları eli kolu bağlıyor. Kısacası bu derecelendirme şirketleri artık güvenilirliğini yitirmeye başlamak üzereyken , bize yapılan bu not görünümünü değiştirme operasyonun altında bit yeniği aramaya çalışmak doğru olur mu ?

Bu çok karışık yerlere ve kişilere gidecek geniş bir  değerlendirme olacaktır. Benim yorumum ve analizim objektif çerçevede olmaya devam edecektir. Herkesin tamamen doğru karar vermediğini düşünüp , olan doğrular ile yanlışları bir çerçevede değerlendirmeye devam edeceğim. Bu not görünüm değiştirmesinde ise S&P ‘ nın yaptığı uyarının ciddiye alınmasını ümit ediyorum.

Bu sayfada geçmiş tarihte ‘ Kriz Geliyorum Diyor ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazıda bu olayları vurgulamıştım. Şimdi ise uyarı yurtdışından geldi. İktidar partisini desteklemediğimi tekrar belirterek , yapılan doğrulara ışık olup , yanlışlar karşısında ise siyah çizgimi koruyacağıma emin olarak aynı şeyi söylüyorum.

Türkiye bir krizi daha atlatamaz …

3 Nisan 2008

3rd Nisan
2008
Yazar : Dincer

Türkiye İstatistik Kurumu milli gelir hesaplama yöntemini değiştirdi, 2006 yılı GSYH 576 milyar YTL’den 758 milyar YTLíye çıktı. Kişi başına düşen gelirimiz de 2 bin 20 dolar birden arttı. Milli gelir hesaplamasında 1993′ten bu yana kullanılan 1987 bazlı serinin yerini 1998 bazlı yeni seri aldı.Türkiye’de milli gelirin hesaplanmasında daha önce Birleşmiş Milletler Ulusal Hesaplar Sistemi’nin (SNA 68) esas alınırken, revizyon ile istatistik alanında Avrupa Birliği’ne uyum sağlandı. TÜİK’in yaptığı revizyonla ortaya çıkan 126 milyar dolarlık milli gelir artışının önemli boyutu kayıt dışı ekonominin kayda alınmasıyla bazı sektör ve ürünlerin kapsama alınmasından kaynaklandı. TÜİK’in milli gelir hesaplarında yaptığı revizyon, “yöntem değişiklikleri” ve “kapsam genişlemesi” olmak üzere iki ana faza oturtuldu.

Peki bu değişikliğin amacı ne ?

Milli gelir hesaplama yönteminin değişmesi ile kapsam genişlemesi yaşandı. Ve milli gelir hesaplama yöntemine eski sistemde dahil olmayan ürünlerde eklendi. Böylece milli gelir rakamı yükseldi. Kayıtdışının önüne geçilmeye yardımcı olacak bu yöntem ile daha önceden düşük gördüğümüz milli gelir rakamımızın yüksek değerini göreceğiz.Ayrıca Milli gelirin revize edilmesiyle, Türkiye’ nin risk düzeyi gerilerken, ekonomik değerlendirmelerdeki kategorisi de yükselecek. Milli gelirdeki artış; bütçe açığı, borç stoku, cari açık gibi rakamların milli gelire oranını düşürmeye çalışacak.Dolayısıyla Türkiye’nin kredibilitesi uluslararası camiada daha yüksek bir yere çıkacak. ( Her ne kadar bir oyun gibi olsada , şimdiye kadar ki örnekleri işe yaradığını gösteriyor.) Türkiye’nin risklilik derecesi düşmesine yardımcı olacak .Bu sayede düşük olan kredi notumuz Fitch ve S&P tarafından yükseltilebilecek. Bu sayede Türkiye yatırım yapılabilir bir ülke olacaktır. Bunun anlamı daha kolay kredi alacağımız ve milli gelir ile istihdamın artacak olması olarak yorumlanabilir.

Bir ülke için en önemli göstergelerden olan büyüme oranları , uluslararası itibarı önemli ölçüde artırır. Bu yüzden mevcut sistemde bu yönde değişikliğe gitmek , kağıt üstünde suni büyüme gibi algılansada mevcut olan üretimlerin sisteme dahil edilmesidir. Özellikle Maastricht kriterlerine uyum sağlamak için bütçe açığı gibi sorunlar karşısında bu sisteme geçiş önemlidir.

Son olarak bir özet geçersem ; Bütçe açığı, cari işlemler dengesi, büyüme oranı ve İşsizlik oranı gibi  kalemler , revize edilen rakamlarla şu andaki mevcut rakamlardan daha farklı hal alacak. Bu da uluslararası derecelendirme kuruluşlarının dikkate aldığı göstergelerdeki gelişmeleri ifade etmiş olacak. Bu durumda yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi , Türkiye ‘ nin daha kolay ve ucuza borçlanıp , yüksek faiz ödeme sıkıntısını gidermeye yönelik olacaktır.

Ben hiçbir zaman gerekli olduğunu bildiğim bir hamle için eleştiri yapmam. Eleştiri yapan zihniyetinde , neyin gerekli olduğunu farkedecek kadar kapasiteye sahip olmadığına inanırım. Benim cebime daha fazla para girmiyor ki sen bizi zengin göstermeye çalışıyorsun demenin ise mantıksız olduğunu düşünürüm. En az bu işin mantıksız ancak gerekli olduğunu düşündüğüm kadar …

30 Mart 2008