Asiv ; Ekim, 2008
Resesyona girilecek mi girilmeyecek mi tartışmalarının yaşandığı bu günlerde Amerika’dan ilk sinyal geldi. Amerikan ekonomisi 3. çeyrekte 0.3 oranında küçüldü. Beklentiler 0.5 oranında küçüleceği yönünde olsada, beklentilerden daha iyimser gelen bir veriyle karşılaştık. Ancak bu iyimser gibi gözüken veri sizi yanıltmasın. Çünkü detaylarında gelecek için kötü ipuçları barındırıyor.
Amerika, Türkiye ekonomisi gibi tüketim harcamaları ile büyüyen bir ekonomiye sahip. Yani çok fazla üretime dayalı olmayan, ihracattan çok ithalat eden ve garip bir şekilde büyümesini makul düzeyde devamlı kılan bir ülke. Ekonomi için bu tarz büyümeler ‘ bıçak sırtı ‘ diye tabir ettiğimiz cinsten. Şimdi lütfen kısa bir açıklama yapmama izin verin.
Türkiye’de 2001 krizinden sonra oturtulmaya çalışılan mali disiplin arifesinde, temel hedeflerden bir tanesi büyüme oldu. Ülkemiz ne yazık ki ihracata dayalı büyüme hedefinden uzak, tamamen tüketime dayalı bir politika izledi.Mali sektörün üzerindeki güç artmaya başladıkça,kredi muslukları açıldı. Hatta kredi kartı çılgınlığının başlama nedeni de buydu. İnsanları tüketime alıştırmak için izlenen politikaların başında kredi kartı operasyonu geliyordu. Bankalara sağlanan avantajlardan sonra istenilen şey, halka uygun imkanlarla kredi ve kredi kartı sunulmasıydı. Her vatandaşın bu karta sahip olması ile beraber, cebinde parası olmadan harcama yapabileceği bilinci oturtturuldu. İnsanlar bu duruma çabuk uyum sağladılar ve enflasyonun dizginlenmesi ile beraber güven ortamı sağlandı. Bir de taksitli alışveriş imkanının sağlanması ile beraber harcama isteği tavan yaptı. Bu çılgınca tüketim harcamasının başlaması ile beraber ülke ekonomisi büyümeye başladı.
Bu kısa açıklamadan çıkaracağımız sonuç oldukça basit. Bu tip ülkeler büyüme stratejilerini tüketim üzerine kuruyorlar. ( Detaylı bilgi için buraya bakabilirsiniz. ). İşte Amerika’da ülkemiz gibi bir strateji izliyordu ve bunun zararını finansal kriz döneminde çok yaşayacak. Halk, tüketimden vazgeçtiği sürece ülke ekonomisi büyük zarar görecek. Bunun ilk sinyalini bugün aldık. Amerika ‘ da ‘ Real Personal Consumption Expenditures ‘ denilen PCE endeksi % 3.1 oranında azaldı. Kişisel tüketim harcamaları endeksi 1992′deki dip seviyeden bile yüksek oranda düşmüş. Dikkatinizi çekmek isterim ki, 3.çeyrek verileri için son baz ay ağustos. Yani, krizin en ciddi etkilerinin görülmeye başlandığı eylül ayına ait veri yok. Bu durum işaret ediyor ki, 4. çeyrekte kişisel tüketim harcamaları endeksinde daha büyük bir düşüş yaşanacak. Bu da demek oluyor ki Amerikan ekonomisi son çeyrekte büyümedeki kaybını arttırabilir. Yani ekonominin resesyona gireceğini çok büyük yüzde ile söyleyebiliyoruz.
Kredi krizinin olmasıyla beraber insanların kredi almakta zorlanması, doğru tabirle alacak kredi bulamaması harcamaları azaltıyor. Tabi bir de olayın reel boyutunu düşünür, FED faizleri her ne kadar indirmeye devam etse de , yatırımcıların teşvik edildiğini düşünürsek karşımıza kredi sorunu tekrar çıkacak. Çünkü faiz oranları ne kadar düşerse düşsün, yatırımlardaki olay kredi alabilme gücüdür. Kredibilite burada devreye girer ve derecelendirme seviyesine göre kredinin maliyeti belirlenir. Amerikan şirketide olsa, birçok şirketin kredi notunun düşürüldüğünü hatırlatmak isterim.
Otomotiv sektöründe başlayan problemler yakın sürede diğer sektörlere yayılacak gibi gözüküyor. Şirketler maliyetleri düşürmek için işçi çıkarmalara ağırlık veriyor. Dünyanın önde gelen şirketlerinin çoğu işçi çıkaracaklarını açıkladılar. Citigroup,Goldman gibi finans kuruluşlarından tutun Ford, Yahoo gibi şirketler kararlarını açıkladılar. Kısaca finans, parekende, otomotiv, yayın, seyahat ve teknoloji şirketleri aynı maliyet azaltma politikasını izleyecekler. Bu da demek olacak ki, işsizlik son yıllarda görülmemiş şekilde artacak. Bunun sonucunda yine savunduğum teze ulaşacağız. İşsiz halk, harcamalarını minumum seviyeye indirecek. Tüketimin azalmaya devam etmesi ile büyüme de sıkıntılar devam edecek. FED faizleri daha nereye kadar çeker bilemem. Ancak bildiğim birşey var. Faizler ile oynanarak birşeyi halledemezler.
Büyümesini sağlam temellere dayandıramayan ülkeler bu sorunları çekmeye mahkumdurlar. Amerikan ekonomisinin farkının ne olduğunu ben bazı yazılarımda anlatmaya çalıştım. Dünyanın en sağlıksız ekonomisi dünyanın en büyük ekonomik gücü konumunda olursa, dünya böyle krize sürüklenir.
Aynı şeyi ülkemiz içinde söylüyorum. Tüketime dayalı ve ithalata bağımlı şekilde büyümenin gideceği bir yol yoktur. Kestirme yollar sizi varacağınız yere daima en uzun sürede götürür. Zamanınızı çalar. Aynen ülkemizin zamanın çalındığı gibi. Bu büyüme sürdürülebilir değildir. Bir yerde elbette başımızı ağrıtacak. Bu kriz döneminde fırsatı bari bu şekilde yaratalım. Amerikanın bu durumundan dersimizi alalım.
31 Ekim 2008
Son bir haftadır yüklü eleştiriler almaya başladım. Bunun nedeni belki düşüncelerim belki de tutumum. Sayfama bir şekilde ulaşan okuyucularımdan bazıları, bu eleştirilerini mail yoluyla bana iletiyorlar. Bazı mailler normal ölçüde olurken bazıları şiddetli oluyor. Sizlerle bir maili ve bir yazıma yapılmış yorumu paylaşmak istiyorum.
Gönderen : ForceXy ( Daha ismini yazma cesareti yok )
Konu : Sen
İçerik : Sayfanı gülerek okuyorum.Çünkü senin beş para etmez ve baba parası ile okumuş gereksiz bir insan olduğunu düşünüyorum.Ekonomist sıfatını çok önemli birşey sanıyosun heralde. Ne ekonomiden anlıyorsun nede başka şeyden.Yazık günah zamanını harıyosun. Sizin gibiler ekonominin içine etti. Borsa diyip duruyon ne anlıyosan ondan. Batırmak için mi uğraşıyosun çevrendekileride bilmem.Ama bana eğlence malzemesi oluyosun.Sen yarın sabahtan itibaren pazarcılık yap çünkü senin ekmeğini kazanma şansın yok gibi. Değeri yaratan emektir unutma.Yani senin bu dünyada yaratcakın bişey yok. Sana sayın ekonomist diyip gururunu okşayıp mest etmek isterdim ama inan yalandan bile söylemiyorum.Biraz iş öğren boş konuşma.
Bir de ‘ Zavallılar ‘ yazım için gelen yorumu aynen sizinle paylaşıyorum. Dilerseniz yazının linkine basıp yorumu okuyabilirsiniz.
Demirci
25/10/2008
1.) “Para en değerli varlığınızdır…” Yoo para en değerli varlığım falan değil. Para, üretim araçlarına sahip burjuvazinin, proleteri sömürmek için kullandığı bir sahtekarlıktır. İnsanın karnı parayla doymaz, parayı yiyemezsin, domatesle doyarsın.
2.) Ekonomistler, aritmetik cambazlıklarla bu dünyaya bir değer kattıklarını zanneden üçkağıtçılardır. Bu yazıdan belli ki, siz de öylesiniz. Bu dünyaya gerçek değeri katan, tarlada o domatesi üreten adamdır.
3.) Ekonomi, sizin sandığınız gibi psikoloji üzerine yürümez. Ekonomi üretim ve sömürü üzerine yürür.
4.) Meslektaşlarınıza çatacağınıza, “ekonomiyi kimin için yapıyorum, ekonominin amacı nedir?” sorularına cevap arayın derim. Yoksa kıskançlığınızdan çatlarsınız, Harvard’ın kapısından içeri de sokmazlar adamı.
5.) Ayrıca, yazınızdan anlaşılan, ekonomist olmuşsunuz ama, ekonominin e’sinden anlamadığınız her halinizden sırıtıyor. Analist olmak ayrı, ekonomist olmak apayrı. Bu iki terimi birbirine karıştırıyorsunuz siz.
6.) Size kötü bir haberim var: Parayla para kazanma devri, er ya da geç yıkılacak, o zaman işsiz kalacaksınız. Siz şimdiden tarla nasıl bellenir öğrenin derim, ya da ineklerle falan arayı yapın şimdiden, e hani oportünistsiniz ya, fırsatları, trendleri kaçırmazsınız diyorum. Hani herkes eşek, siz akıllı, birkaç veriyi analiz ederek köşeyi dönersiniz ya… bilgisayarınızın başında, elinizi kirletmezsiniz siz, beyefendi.
7.) Bunları size hitaben değil, yazınızı okuyan insanlara hitaben, bilgilendirme amaçlı yazdım, silmezseniz sevinirim.
Bu iki görüşü sizinle paylaşmak istedim. Her türlü eleştiriye açığım ve herkesin fikrine saygım var. Bu sitede yazma amacım, çalışmalarım ve düşüncelerim sonucu ortaya çıkanları kağıt üstüne dökmek. Ve ilerleyen zamanlarda bu yazıları okuyup o zamanlar nasıl düşünüyormuşum ve nerede hatalı fikirler üretiyormuş diye bakmak. Elimden geldiğince yazmaya devam edeceğim.
Şimdi bir de yapmayı sevmediğim birşey yapacağım ve ekonomistliğimi yada bilgimi tartışan arkadaşlar için linkler vereceğim. Ne demişim neler olmuş bakacağım :
- 12 Aralık 2007 tarihinde ‘ Dolara dikkatli yatırım zamanı ‘ adlı yazı yazmışım. Şimdi doların durumuna bakabilirsiniz. Hatta son yaşanan dalgalanma sonucuda bu kur burda kalmaz diyerek ‘ Döviz diye diye ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım.
- 2008 yılının çok kötü geçeceğini ve o yıl piyasalarda durmanın çok riskli olacağını 9 Ocak 2008 tarihinde ‘ Piyasalardan çekilme vakti mi ‘ yazımdan anlatmaya çalıştım. 2008 nasıl geçiyor görüyoruz.
- 9 Aralık 2007 tarihinde ‘ Globalleşen Ekonomi Panik’te ‘ adlı makale yazmıştım. Dünyadaki sorunların gün yüzüne çıkmaya başladığını ve gelişmelerin olumsuz seyredebileceğini söylemiştim.
- Emtia fiyatları ile ilgili gelişmeleri 2008 senesinden önce şu yazılarımda belirttim. ‘ Altına Hücum ‘ ve ‘ Gübre Hisselerine Dikkat ‘ …
- Tarımdan sanayiye , global krizden finans piyasalarına kadar 2 yıla yakın süredir bu sitede yazılar yazdım. Daha üstünde durmadığım birçok makaleye buradan ulaşabilirsiniz.
Eleştiriye her zaman açığım ve üstesinden gelebilirim. Sinirlerime hakim olup, otokontrol mekanizmamı çalıştırma özelliğimi seviyorum. Bana yapılan eleştirilerin her zaman yaratıcı olmasını diliyorum. Saçma sapan ekonomi bilgileri ile bana gelinirse cevabı yine dilimle veririm. Anlayana igneleyici birçok cümle kurabilirim. Doğru yada yanlış bildiklerimi söylüyorum. Daha iyisini bilenleri her zaman zevkle okuyorum. Ama hiçbirşey bilmeyenlere yine dilimle gülme efekti veriyorum !
30 Ekim 2008
” Siyasi, askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, iktisadi muzafferiyetler ile taçlandırılmazsa kazanılan zaferler kalıcı olamaz. ”
Her insanın kendini bilmesi taraftarıyım Atam. İçindeki ışığı en iyi bilecek ve o ışığı insanlık için en aydınlatıcı şekilde kullanmayı sağlayacak kişi yine insanın kendisidir. Ben seçimimi yaptım. İktisadi muzafferiyetler ile taçlandırılacak zaferler için çok azda olsa katkı yapma isteğimden ötürü ekonomiyi seçtim. İktisatçıyım dediğimde bankacı mısın oğlum lafını duyacağımı bilerek seçtim. Ne iş yaparsınız siz sorusu beni kızdırmayacağı için seçtim. Herkes ekonomiden anlamasına rağmen (!) bu işin özünü öğrenmek istediğim için seçtim. Sadece ‘ ekonomist ‘ sıfatını almak için değil, elimden geldiğince fazla bilgiye ulaşmaya ve bu bilimin çok basit olduğunu sanan bazı çok bilmişlere işi gösterebilmek için bu yola başvurdum. İdeolojileri ne kadar farklı olursa olsun, işleri ne olursa olsun insanların bilgilerle çarpışarak yol alacaklarına inaniyorum. İster kapitalizmi savunsun ister marksist olsun. Dünyadaki ortak payda insanlıktır. İnsanların karnı doymadığı zaman düzeni bozucu savaşların çıkabileceğini göstermek görevimiz değil mi ? Bu sistemin, yönlendirilmesi en zor sistem olduğu ve dışarıdan görüldüğü gibi kolay şekilde kontrol altına alınamayacağını bildiğim için çalışmaya ağırlık verdim.
Gerçek işgaller kılıçla değil, sabanla olur sözünü beynime kazıdım. Ülkenin gelişmesi için sanayiden başka birşeyin gerekli olmadığını düşünen insanlara ‘ Tarımı ‘ tekrar hatırlatmaya çalıştım. Bunları yapmaya ve inandığım-bildiğim-öğrendiğim şeyleri yazmaya devam edeceğim. Senin hırsın gibi,senin çalışma azmin gibi, senin liderliğin gibi…Bunları gözümün önüne getirerek yılmadan yürümeye devam edeceğim.
” En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, kendini onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır. ”
Öldüğümde iyiden iyiye tüketilmiş olmak istiyorum. Çünkü ne kadar sıkı çalışırsam o kadar çok yaşarım. Yaşamın kendisi bana sevinç veriyor. Küçük bir mum değil benim için yasam. O şimdilik ellerimde tuttuğum ihtişamlı bir meşale ve onu gelecek nesillere aktarmadan önce mümkün olduğunca çok ışık saçmasını sağlamak istiyorum.
Kapitalizmi savunan bir insan nasıl bu sözü söyler diyorlar Atam. Ama insanların düşünceleri o kadar sığ ki, bazı kalıplara takılıp kalıyorlar. İnsanları ona göre yargılıyorlar. Onlara göre herşey basmakalıp. Ben yeni dünya düzenini, değişen şartarı göz önünde bulundurarak değerlendiriyorum. Ama insanlar değişimi basit terimlerden çıkaramıyorlar. Ben ise doğrularımla yanlışlarımla düşündüğümü söylemeye devam ediyorum. Haklıyı tebrik etmek, haksızın foyasını ortaya çıkarmak görevimiz değil mi ? Eğer içimizde ışık görüyorsak, bu ışığı iyice aydınlatmak için çalışmalıyız. Bu ışık aydınlatıldıktan sonra meşale haline gelir mi ? Ben geleceğini düşünüyorum. Bu meşaleyi, ışığı devamlı aydınlanarak yanacak şekilde taşıyarak, benden sonraki nesillere aktarmak için elimden geleni yapacağıma söz veriyorum.
” Büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin ne kadar sebatkar oldukları tarihen müsbettir. ”
İşte burada sorun var Atam. Çünkü bizim halkımızın % 48 ‘i hala uyuyor. Bizim milletimizin sebatkar olabilmesi için o halkın uyanması lazım. Ama senden sonra insanlar uyumaya alıştı Atam. Çünkü çoğu insan tembel oldu ve değişime gözlerini kapattılar. Onlar uyuyor değiller, sadece gözleri kapalı. Gelişime ve değişime gözlerini kapattıkları için ‘ uyuyor ‘ haline büründüler. Bazıları ise bu durumdan yararlanarak hakimiyeti ele aldı.
Bugün bize düşen, varımızı yoğumuzu ortaya koyup halkı uyandırmaktır. Bugün tam günüdür Atam. Bizlere armağan ettiğin büyük Cumhuriyetimizin yıl dönümünde, halkı uyanışa davet etmek görevimizdir. İnandığın gençlerden birisi olarak elimden geleni yapacağım. Sahip olduğum değerlerle, yapabildiğim ölçüde katkı yapmaya çalışacağım.
Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. Kanımızı savaş için akıtmayacağız belki ama bu ülkenin varolması için kan akıtan insanların yürekliliğini hatırlayarak bu büyük Cumhuriyeti ilalebet korumaya devam edeceğiz. Hiç süphen olmasın Atam.
Sana bir kez daha teşekkür ediyorum. Bize verdiğin bu güzel ülke için, bu güzel millet için… Verdiğin yaşama hakkı için , bağımsızlık için sana minnetarım Atam. Rahat uyu.
29 Ekim 2008
Sayın DigiTurk PR Departmanı Yetkilisi,
(tabii eğer var ise öyle bir şey
)
Ticari kaygınız nedeniyle istemeden ve farkında olmadan pek çok blog yazarının kişisel özgürlüğünü elinden aldınız.
Bunun beklenen sonucu olarak, an itibariyle, pek çok blog yazarı hem ailelerinin hem de dostlarının Digiturk aboneliklerini iptal ettirmeyi düşünüyor.
Müşteri kitlenizin en üst tabakasında yer alan, sinema paketleri ve yabancı dil kanallarının izleyicilerinin aynı zamanda Türkiye’de en aktif blog kullanıcıları olduğu gözünüzden kaçmaması gereken bir gerçek.
Marka imajınızın özellikle A+ grupta yerin dibine geçtiğinin ve geçmeye devam ettiğinin bilincinde olmalısınız.
- Blogger altyapısının canlı ya da banttan yayın yapmaya imkân tanımadığı,
- üçüncü parti servislerden alınan embed kodlar kullanılarak başka bir servis üzerinden sağlanan içeriğe erişim sağlanması yoluyla dağıtıldığı,
- yani kendi sunucularında barındırılmadığı herkes tarafından biliniyor.
- Buna rağmen Blogger.com’u engelleten güzide birimlerinizin başındakileri işten kovun bence. Bu işi bilen birilerini işe alın!
(bu maddeler jazzirti~dan alınmıştır)
Eğer markanızı düşünüyorsanız, ve bu yaptıklarınızdan dolayı üzgünseniz size Sansüre Sansür hareketine ana sponsor olmayı öneririm.
Saygılarımla,
Bir Blog Yazarı
—
not:
Başlık hem SEO, hem de ironi amaçlıdır.
not 2:
Eğer şu an yasaklanmamış bir blogunuz varsa sizi de benzer bir çağrı yapmaya davet ediyorum (evet bu bir mimdir, ve bu yazıyı okuyan her blog yazarı bu mim’e davetlidir)
not 3:
Konu ile ilgili yorum ve düşüncelerinizi duymaktan mutlu olacağım.
not 4:
Blogunuzda bu konuyla ilgili tepkinizi belirmeye üşenmeyin (bkz: not 2)
not5:
Orjinal mim burada fikribol’da bulunmaktadır
Hani bilinçsiz anne-babalar, çocuklarını korkutmak için ‘ öcü ‘ hikayeleri yaratırlar, çocuklarının yaramazlık yapmasını önlemeye çalışırlar ya…Hani bir süre sonra anlattıkları o hikayeleri gerçek sanıp kendileri de korkmaya başlar ya…İşte bu IMF hikayesi aynı hesap. İktidarda olmayanlar bizi IMF ‘ye muhtaç bırakıyorlar diye eleştirirler, iktidara geldiklerinde stand-by imzalarlar. İktidarda olan onlarla yola başlar ve mali disiplini sağlar sonra onlara ümüğümüzü sıktırtmayız der. Allah aşkına bir akıllı insan çıkıpta adam gibi sormaz mı ? IMF öcü mü diye !
Türkiye 1960 yılından beri IMF ile 20 stand-by anlaşması imzalamış. Bu kurum ülkemizden hiç eksik olmamış! 2000 krizini yaşadığımız zaman da IMF ile işbirliğimiz vardı. Geçmişe baktığımız zaman bu kurumun ülkeleri krizden koruyup korumadığını tartışabilecek oluyoruz. Ve çeşitli parametreleri incelemeye çalışırsak işin içine farklı düşünceleri katabiliyoruz. Mesela 2000 krizinde sorun likidite sıkıntısı idi. Piyasada likidite olmadığı için gerek faizler, gerek döviz kurları tavan yapıyordu. Eğer başımızda IMF olmasaydı, merkez bankası piyasaya likidite sağlayacaktı. Hadi bunu yaptı diyelim, bu seferde net iç varlıkları eriyecek ve döviz rezervleri bitme noktasına geleceği için, döviz kurunu hiç tutamayacaktı. Rezerv erimesi ile beraber kriz tam anlamıyla yayılacaktı. Bu yüzden IMF buna engel oldu. Ve bu noktada döviz rezervlerinin artması için destek verildi.
IMF ‘ nin yaptığı ülkeleri sınırlı büyüme oranlarında tutup, mali disiplini sağlamak. Gerek bütçe açığı, gerek borçlanma oranları gerekse vergi gelirleri ile ülkeleri sağlam mali düzene oturtmaya çalışıyor. AKP iktidarı göreve geldiğinde Derviş’in ekonomi poltikasını uygulayan, IMF stand-by anlaşmaları ile zorunlu olarak mali disiplini sağlayan bir iktidardı. Yani bu hükümetin şansı çok fazla. Çünkü AKP büyük krizin ardından yeniden yapılanma sürecinin temelleri atılırken iktidara geldi. Düşük büyüme hızlarının yaşanacağı dönemde IMF vardı ve mali disiplin sağlanmaya çalışıldı. Bu sırada dünyada inanılmaz bir likidite bolluğu yaşandı. Bu likiditeden ülkemizde nasibini aldı ve büyük bir ivme yakaladık. Böyle bir şans hangi siyasi lidere sahip olur sizce ? Kendi uyguladıkları bir politika olmamasına rağmen konjonktür şansı ile bugünlere gelen hükümetin başarısızıkları gün ışığına çıkmaya başladı. Ekonomik büyüme için birşey yapmadıkları, büyümeyi tamemen tüketimi arttırmaya ve piyasaya gelen sıcak paraya odaklı yaptıkları ortaya çıktı. Bugün gelinen noktada ülkenin en önemli sorunu dış ticaret sorunudur. Çünkü siz gelişmekte olan ülkenin başbakanı, bu kafayla gittiğiniz takdirde asla gelişmeyen ülkenin başbakanı olarak kalacaksınız. Bir ülke ihracata dayalı büyümeye geçmeden gelişemez. Finans piyasalarında oluşan hayali paralarla suni olarak kalkınır. Bu hayali paralar toz olup uçunca, siz de iktidardan uçarsınız !
Bugün gelinen nokta budur. Türkiye’nin ihracatı geliştirmek için birşey yapmadığı 6 yılın sonunda, bol likidite döneminin sona ermesi ile meydana gelecek sıkıntının kaynağı budur. Konuşmalarda ihracat rakamımız şu kadar diye övünürken kendinizi kandırmanın hiçbir esprisi yoktur. Buna ancak Sayın Kürşat Tüzmen güler ! ( Büyümeyi Analiz Edebilmek ve Hükümet Yalan yazılarıma bakıp bu konuyu detaylı anlayabilirsiniz. )
Tekrar IMF konusuna gelelim. Anlaşma imzalayalım derken bence önce sorunu tam olarak kavramak lazım. Ülkenin en önemli sorunu dış ticaret rakamları ise emtia fiyatlarındaki düşüş nedeniyle ithalat faturasını aşağı çekecektir. Dünyada yaşanan durgunluğa parelel olarak ithalatta düşüş meydana gelecektir. Hele bir de euro/dolar paritesinin 1.28 seviyelerine kadar düştüğü göz önüne alınırsa, bu da ithalata olumlu yansıyacaktır. İhracat tarafına bakacak olursak, orada da durgunluğa paralel olarak azalış meydana gelecek. Ancak enerji maliyetlerindeki düşüş ihracatçı için önemli olacaktır. Döviz kurundaki artışla ise sevinmeye başlayan ihracatçıların hevesi kursağında kalabilir. Çünkü dolar tüm dünyada değer kazanıyor ve euro karşısında da değerli hale geliyor. Hem daralan ekonomi hem de döviz kurlarındaki oynaklık ihracatçı için sorun olacaktır. Bir de tekstil ihracatı yerini otomotiv sektörüne hızla bırakmaya devam ederse bu daha kötü olacaktır. Çünkü otomotivin talebinde daralma çok hızlı oluyor. Sonuç olarak gelecek yıl için ihracat - ithalat tahmini iyi analiz edlimeli ve dış ticaret açığımızın ne olacağı düşünülmelidir. Bence ithalattaki azalış ihracattaki azalıştan daha etkili olacaktır. Bu nedenle dış ticaret açığımıza olumlu etki edecektir.
Sonuç olarak bu durgunluk ve emtia fiyatlarının düşmesi, ithalatının çoğunluğunu bu ürünlerden yapan ülke için faydalı olacaktır. ( Döviz kurunun düşeceğini varsayıyorum ) Tahminen $ 25-30 mLr gibi bir kazancımız olacak diye hesaplıyorum. Bu nedenle bizim ihtiyacımız olan paranın bu miktarda azalması demek olacak. Sıcak paranın girişinin yavaşladığı dönemde, ihtiyacımız olan dış kaynağın düşmesi önemli.
Bu gelişmelerin sonucunda ülkenin IMF’ye ihtiyacı var mı sorusunu sorabiliriz. Aynı zamanda neden hükümet IMF’yi istemiyor sorusunun yanıtını verebiliriz. Belli şartlarla gelecek IMF tabiki. Mali disiplinden taviz vermeyecekler. Dilerseniz IMF’nin taleplerini bir yazayım onun üstüne konuşayım ;
1- Kamu Harcamaları Kısılsın 2- Büyüme Tahmini Düşürülsün 3- Af Ve Sektörel Teşvike ‘Hayır’
Bunların yanında; büyümeyi azaltın, yatırımları frenleyin, sektörel teşvik vermeyin … Bu şartlarla gelecek IMF. Ancak hükümet yerel seçimler öncesi harcamaları kısamayacak. Bütçe açık vermeye mecbur edilecek. Bu nedenle hayır diyor. Büyümeden vazgeçmeyiz diyen hükümete daha makul bir büyüme rakamına razı olun diyor. Bence haklılar. Ancak hükümet büyümenin hayali olduğunu bilmediği için kabul etmiyor. Bunun için vergi ve sektörel teşvik vermek istiyor. Bunda çok geç kalan hükümet, büyümeyi bir kalıba sokamadıktan sonra şimdi bu teşvikleri daralan kredi piyasasında verse ne kadar etki eder ? Çok etmez çünkü büyüme stratejimiz farklı. Yani burada da IMF ile sorun yaşamayız.
Hükümet IMF ile başarı sağlamış olmasına rağmen şimdi halkı kandırmalarına izin vermeyeceği için IMF’yi istemiyor olabilir. Peki gerçekten ihtiyacımız var mı ?
Olay bence para değil. Çünkü bu krizin en önemli noktası ‘ güven. ‘ Bizim, yukarıda bahsettim nedenlerden dolayı paraya olan ihtiyacımız azalabilir. Ancak ülkemiz halen daha kırılganlık sıralamasında zirvede bulunuyor. Mali disiplinin bu hükümet tarafından seçim zamanı korunamayacağı inancı hakim olduğu için IMF ile ‘ ihtiyati stand-by ‘ a ihtiyacı var. Çünkü ben kendi adıma hükümete güvenmiyorum. Kriz politikalarının olduğuna inanmıyorum. Hatta herhangi bir ekonomik politikalarının olduğuna inanmıyorum. Bu yüzden para için değil destek için ve güveni sağlamak için anlaşmaya sıcak bakıyorum. IMF genelde sığınılacak son limandır. Ülkeler krize girdiklerinde sığınırlar. Fakat biz o kadar birbirimize alışığız ki, adamlar istediğimizde destek veriyor. Kim ne derse desin. İster bize emir veriyorlar desinler isterse bizi yönetiyorar desinler. Peki daha iyi yönetecek veya politika izleyecek siyasileri biliyor musun ? IMF ‘ ye karşı olanlar o zaman mevcut iktidara çözüm bulmalılar. Hatta gelecek iktidara bile çözüm bulmalılar çünkü ben ülkede önemli politikalar üreten insanları görmedim-okumadım.
NOT : Stand-by ile ihtiyati-stand by arasındaki fark için buraya göz atabilirsiniz.
28 Ekim 2008
Sayın başbakan geçtiğimiz günlerde yine bilgi sınırlarını zorlayan açıklamalar yaptı. Bankacılık kesimini aklı sıra uyardı. Bankaların kriz döneminden fırsat çıkarmaları gerektiğini ancak bunu reel sektörden faydalanarak yapmamaları gerektiğini söyledi. Başbakana göre bankaların kredi vadesi geldiğinde öde ya da faizini artır dememeleri lazımmış. Bunu önlemek için gerekirse önlem alacaklarmış. Ancak başbakanın dünyadan haberi ne yazık ki yok. Bankalar, BDDK tarafından denetlenen ve sermaye yeterlilik rasyosuna göre hareket eden finansal kurumlardır.
Kısa bir açıklama yapmama izin verin lütfen. Bankaların uymaları gereken kriterler, krizlere karşı dayanaklılığı arttırmak için banka sermaye oranları üzerinde oynanarak konulmuştur. Basel kriterleri olarak bilinen bu kurala göre, banka sermayelerinin riskli aktiflere oranının yüzde 8′den az olamayacağı öngörülür. Sermaye yeterlilik rasyosu adı verilen bu oran ülke yönetimleri tarafından takip edilmelidir. Türkiye’de Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Üst Kurulu ( BDDK ) bu korumayı üst düzeyde yapan bir kurumdur. Bankaların riskli kağıtlarını, aktiflerini ve verdiği kredileri yakından inceleyen, sermaye rasyosuna göre kredi verme işlemlerine izin veren başarılı bir kurumdur. 2001 krizinden sonra bankacılık sistemini korumaya odaklı kurulan BDDK, Sayın Tevfik Bilgin önderliğinde finansal sistemi koruyan ve güçlendiren bir kurum olmuştur. Eğer Türkiye’de bankacılık sistemi bugün güçlü ve sorunsuz ise bunun bir numaralı aktörü BDDK’dır.
Şimdi gelelim başbakanın bilinçsiz tehditine… Döviz kurlarında yükselişin olduğu şu günlerde, banka bilançolarındaki hazine kağıdı faizinin artması ile krediye verilecek paralar zorunlu olarak azalır. Bankalar eğer fazla kredi verme eğilimine girerlerse, sermaye yeterliliği rasyosu gereği sınıra takılacaklardır. Bu yüzden kredi verilmemesinin nedeni bankaların aç gözlülüğü değil, bankacılık sistemimizin güçlü olmasını sağlayan ve duacı olmamız gereken BDDK’ dır. Sayın başbakana bunu kim anlatır bilemiyorum.
Konu açılmışken uzun zamandır yazmak istediğim bu yazıyı yazabiliyorum. Kısa bir parantezi bu önemli kurumun değerli başkanına açmak istiyorum. Kendisi ile iki kere konuşma fırsatı bulmuş ve sunumlarını sürekli takip eden birisi olarak, onun gibi bir başkana sahip olduğumuz için şanslı olduğumuzu söylemek istiyorum. Kendisi, bankacılık ile ilgilenen çoğu adayın idolü durumunda bir insan. Halk Bankası müdürlüğünü genç yaşında başarıyla yapmış mütevazi, her zaman pozitif düşünen, ağzından hayır lafı çıkmayan, işbilen ve hızına yetişilemeyen üretken insan Tevfik Bilgin… Türkiye’de ki her banka kontrolünde. Her dönem bankaların aktiflerini ve kredilerini denetleme yükümlülüğü kendisinde. Buna rağmen hızını kaybetmeyen ve vizyonunu sürekli geliştirerek sistemi korumaya çalışan başarılı başkana teşekkürü kendi adıma borç biliyorum.
2006 yılında Basel - 1 kriterine göre yüzde 8 olan sermaye rasyosuna sadık kalan ancak piyasalarda yaşanacak dalgalanmalara hazırlıklı olunması için rasyo oran hedefini yüzde 12 ‘ ye taşıyan başkan, sermayesi yüzde 12′nin altında olan bankalara ceza getirmesede, o bankaların şube açmasına ve büyümesine izin verilmeyeceğini belirtmişti. O dönemde Garanti Bankası, Yapi Kredi Bankası ve Denizbank bu sınırda olan bankalardı. Bu bankaların da riskli akfiflerine karşı arttırılan sermaye oranları ile beraber güçlenmesine olanak sağlayan grup, Türk bankalarının talep görmesinde fayda sağlamıştır.
Geleceği görebilen güçlü vizyonlu başkan, Türk bankacılık sistemini Basel - 1 kriterine göre hareket ettirip, başı boş bırakmadan sürekli denetlemiş ve bu krizin olabileceğini öngörerek sistemi sağlıklı kılmıştır. Bu dönemde Türk bankalarının sermaye rasyoları yüzde 13 ‘ lerin üstünde olduğu ve riskli ( toksik ) kağıtlarda işlemlerinin olmadığı düşünülürse, sayın başkana nasıl teşekkür etmemiz gerektiğini anlayabiliriz.
Şimdi dünyada böyle bir kurumun kurulması için çalışmalar başlayacak. Eski FED başkanı Greenspan ‘in bankalara güvenmekle hata ettim sözünün ardından, böyle bir kurumun kurulacağı iyice belli oldu. Şuan dünyada böylesine güçlü bir kurumun bulunduğu tek ülke Türkiye. Dünya bu uygulamayı başlatırken, bu kurumun başkanı Tevfik Bilgin’den faydalanabilir. Sayın başkan dünyaya bu uygulamayı öğretirken bu işlerin yapmacık olarak değil iş prensibi ile yapılacağını gösterebilir.
27 Ekim 2008
Kriz dönemleri genelde eskilerin hatırlanmasına yardımcı olur. Fakat bu hatırlama olayı oldukça kısa süren ve geçici olacak olaylar olur. O dönemde ise geçmişin tozlu sayfaları yeniden açılır ve o sayfalarla basılan kitaplar best-seller olur. Karl Marx veya Friedrich Engels kitaplarında olduğu gibi …
Şimdi herkes Marx kitaplarına rağbet gösteriyormuş ve rahmetliyi anıyormuş. Herkes dilediğini anabilir ancak ben bir ekonomist olarak asla ve asla sosyalizmi savunmam. Kapitalizmin en optimum şekilde dünya üzerinde egemen olmasını isterim. Bu yüzden Marx vb kişilerin tarafında olmam. Ancak Marx’ın bazı tespitlerine katılırım. “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” Bu tanımlamaya katılıyorum. Dünyada meydana gelen her çağ önceki çağı başlatan sınıfların, o çağı desteklemeyen ve ona yeni şeyler katmak isteyen sınıfların çatışması sonucunda doğmuştur. Ekonomik anlamda da sınıflar arası savaşlar sonrası düzenler kurulmuştur. Kapitalizm; işçi sınıfı ile sermaye güçlü sınıfın savaşında, üretimi yapan grubun değil üretim sahibinin kazanması ile sonuçlanmasından ortaya çıkmıştır. Yani kapitalizm ile oluşan düzende kazanan her zaman sermayedar olacak ve işçi sınıfı geri planda kalacaktır. Gelir dağılımı adaletsizliği şiddetle artacak ve zengin daha zengin olurken, fakir daha fakir olacaktır. Bu yüzden Marx der ki ; ” Modern sanayiin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu halde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır. ”
Kapitalizm dünyayı geliştirecek ve kalkındıracak bir sistemdir. Özellikle globalizm ile beraber kapitalizmin gelişmesi zorunludur. Şimdiye kadar mevcut yaratılan kapitalist sisteme bir yenilik getirilmeyip, bu globalizm ile birleştirilince Marx’ı haklı çıkaran kriz ortamı oluşmuştur. Sorunun özü sosyalizmin gerekli oluşu değil, kapitalizmin sağlıklı düzene oturtulamayışıdır. Ancak ortada çok büyük bir gerçek vardır. Kapitalist sistemde üretici ile üreten kesim arasındaki gelir farkı aynı değerde doğru orantılı şekilde artamayacaktır. Bu yüzden kapitalizm ile beraber beşeri sermayenin mutlaka artması gerekmektedir. Vasıfsız kişilerin gelirleri sermayedar ile aynı oranda artış göstermeyecektir. Bunun aynı oranda artış göstermesini beklemek saçmalıktır. Beşeri sermayenin artmadığı zamanda gelir dağılımı ile ilgili çığırtkanlık yapmak sendikacılıktan öteye geçmeyecektir. Mevcut sistemin dünyaya daha iyi yaşam standartı getireceği düşünülmüyorsa, bunun nedeni vasıfsızlıktır.
Bir diğer konu ise kapitalizmin temellerinin geliştirilmemisidir. Kapitalizm; özel kesimin üretim ile ilgili araçlara egemen olup işletim hakkını elinde bulundurduğu ve serbest piyasa ekonomisine olanak sağlayan bir sistemdir. Bu sistemde üretim esastır. Emek ve sermaye hareketlerinin önemi vardır. Bu hareketlerde bireysel ticaret esaslarına göre belirlenir. Teknolojik gelişmelerin yaşanması ile beraber emek yoğun üretim yerine sermaye yoğun üretime geçilmesi ile beraber emek kesiminin sıkıntıları artmıştır. Çünkü teknolojinin devreye girmesi ile beraber vasıfsız emeğe ihtiyaç azalmıştır. Hele bir de globalizm şartları oluştuktan sonra hem kaliteli üretim ihtiyacı şart olmuştur hem de emek gereken yerlerde ucuz işgücü tercih edilmeye başlanmıştır. Bir yandan vasıf sorunu bir yandan da emeğin maliyeti faktörleri devreye girince insanların gözünde Marx canlanmıştır. Çünkü insanlar bu sistemin burjuvazi düzeni olduğunu düşünmüşlerdir. Üretici kazanırken kendilerinin kaybettiğini düşünmüşlerdir. Sermaye, yeni bir meta üretmek amacıyla satın alınan metanın yarattığı ekstra değişim değerinden oluşur. Emek gücünün değişim değeri ücret olarak yansır, fakat bu da kapitalist için ürettiği değerden daha azdır. Yani emek kesimi üretici kesimden daha az pay alır. Bu senaryo teoride mantıklı gözüksede pratikte yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı çok doğru değildir.
Kapitalizm ile bir başka sorun günümüzün en büyük problemi finansal sistemdir. Bana göre en ciddi sorun ve en sağlıksız işleyiştir. Dünyayı krize sürükleyen ve kapitalizmin tartışılmasına neden olan yegane etkendir. Çünkü kapitalizm üretim ile ilgili bir sistemdir. Kapitalizme finansal sistemin eşlik etmesi ve üretmeden suni değer katması sorun yaratmıştır. Dünya ekonomik sisteminin üretimden elde ettiği gayrisafi hasılanın, iki katı oranında bir değerin ortaya çıkması intiharın nedenidir. Sistemin çokmeye yüz tutma nedeni, Marx ‘ın sosyalizm çığlıkları değil, finansal sistemin hayali fısıldamalarıdır. Finansal sistemin kaldıraç etkisi ortaya koyarak yarattığı çeşitli enstrümanlar insanları üretime sevk etmeden para kazanma şansı vermiştir. Bu sayede emek kesiminin geliri azalırken, kapitalist olarak gözüken beş parasız sermayedarların gelirleri katlanarak artmıştır. Üretime katılmadan, üretenlerin ürünlerine finansal sistemde değer biçmek ve onların elde ettikleri varlıklarla kağıt üstü işlem yapıp para kazanmak, sisteme ağır darbe vurmuştur. Çünkü para üretimden kazanılmayıp, kağıt üstünde ve sisteme fayda sağlamayacak şekilde kazanılmıştır. Oradan kazanılan para reel sektöre akmayıp, mali sektörde kaldığı için sistem şişmeye devam etmiştir. Bankaların reel kesime kredi vermesinde azda olsa olanak artsada esas fayda mali sektör oyuncularına sağlanmıştır. Bu durum önlenemez bir hale gelmiş ve reel sektör ( esasen kapitalizm ) unutulunca durum bu noktaya gelmiştir.
Bugün sosyalizmin kalesi Rusya, Amerika’dan daha fazla kapitalist olduysa bunun sorumlusu finansal sistemdir. Rusya’da gelir dağılımı adaletsizliği maksimum düzeydedir. Ancak Rusya üretmeyi bilmeyen ve asla üreterek para kazanmayan bir ülkedir. Emeğe önem vermeyen bir ülkenin komunistliğinden nasıl söz edilebilir ? Bunu Marx nasıl açıklar ? İstediğiniz kitabını okuyun, tekrar tekrar satın alın. Bunun açıklamasını bulabilir misiniz ? Rusya bu duruma en iyi örnektir. Doğal kaynağından gelen paraya sadece güçlü sermayedarlar sahip olur ve globalizmin canlanması ile beraber finansal sistemi keşfeden Ruslar, sosyalizmi bir anda terkederler. Çünkü sosyalizm içinde de onlar arasındaki gelir dağılımı pek iç açıcı değildir. Çünkü Ruslar sosyalizm döneminde de üretici bir toplum değildir. Kapitalizmin esası üretimse, sosyalizmi bu üretim sorunu yok ettiyse nasıl oluyorda insanlar komünist düzende daha farklı yaşamıyorlardı ? Emeğin değerini bilmede fark olsaydı Ruslar hazırcılığa alışmazlardı.
Bana göre sistemdeki sorun farklı. Kapitalizm terk edilmemesi gereken aksine globalizm şartları ile güçlendirilip, düzenin sağlıklı şekilde kurulması gereken bir sistemdir. Kapitalizm üzerinde finansal sistemin ağırlığının azaltılması ve üretime dayalı yapılanmanın sağlanması gerekir. Bu nedenle yeni yapılanacak düzende mali kesim üzerinde sınırlayıcı etkiler geliştirilmelidir. Emeği yok edenin kapitalizm olmadığı ( yalnızca onun olmadığı ) idrak edilmelidir. Karl Marx ‘ ın yaşadığı dönemde finansal sistem bu halde değildi. Şimdi böyle bir sorun olduğunda Marx’ın kitabına sarılmak kolaycılıktan öte değildir. Emeği savunmak ve işçi sınıfını korumak için sosyalist olmaya gerek yok. Hakettiğini vermek önemlidir. Ama bununda bir sınırı vardır. Çünkü devir minumum maliyet ile maksimum verimin alınmaya çalışıldığı devirdir. Eğer insanlar vasıflarını geliştirmeyip, Marx’tan kalma söylemlerle hak talep etmeye kalkarsa ezilmeye devam edecektir. Devrin farklılaşma devri olduğunu söyleyen yaratıcı kişiler, önce insanların farklı olması gerektiğini söylemelilerdir. Bu farklılığı yaratmak için en son ihtiyaç olunan şey Karl Marx ‘ın kitaplarıdır.
Oldukça büyük ve tüm insanlığı ilgilendiren sosyal ve ekonomik sistem hakkında kolayca yargıya varılmasını çok yanlış buluyorum. 150 yıl öncesinin şartları ile günün şartlarının aynı olabileceğini düşünerek basit fikirlere kapılmalarına şaşıyorum. Herşey iyi analiz edilmeli ve ekonomide hiçbirşeyin tek nedene bağlı olarak değişebileceği düşünülmemeli. Birbiri ile koordineli olan ve bir kalemi değiştirdiğiniz zaman çok şeyin değiştiği bir sistemde yaşıyoruz. Ekonomi dışarıdan bakan herkesin ne var ya bunda dediği bir bilim. Ancak özünde öyle değil. Ve ne yazık ki insanlar bazı düzenlerin nimetlerinden yararlanacağım diye önemli taşları yerinden oynatmadan ahkam kesiyorlar. Sonucunda da böyle zor günlere katlanıyoruz.
26 Ekim 2008
Kriz döneminde en az etkilenecek sektörün teknoloji olacağını söylemiştim. Teknoloji şirketleri 3. çeyrek bilançolarını açıklamaya devam ediyorlar. Google’ın karını % 26 oranında arttırdığını açıklamasından sonra gözler Microsoft’a çevrilmişti. Google ile rekabette geride kaldığı düşünülen şirketin bilançosu merak ediliyordu. Ancak Microsoft, analistlerin beklentilerinden ( bu adamlara artık güven yok zaten ) daha başarılı bir bilanço açıkladı. Şirket, karını geçen yılın aynı dönemine göre % 2 oranında arttırarak $ 4.37 mLr ‘ a çıkardı. Bu da hisse başına 48 cent demek oluyor. Şirketin satışları ise $ 15.06 mLr oldu.
Microsoft COO’su Turner, ” Müşterilerin paralarını nasıl muhafaza edeceklerini düşündükleri bir dönemde, biz onlara maliyetleri kısarak en verimli ürünü sunmaya çalıştık ‘ dedi.
Ve gelelim asıl mevzuya. Artık yılan hikayesine dönen Yahoo! olayı, sonuca yaklaşmış olabilir. 16 Ekim’de Steve Ballmer, Yahoo ile olacak bir anlaşmanın Yahoo ve kendi hissedarlarını heyecanlandıracağını söylemişti. Ancak birkaç saat sonra Microsoft sözcüsü, durumda bir değişiklik olmadığını ve Yahoo ile anlaşma üzerinde görüşmelerin olmadığını belirmişti. Yahoo’dan ise konu ile ilgili açıklama gelmezken, bu iddialar üzerine Yahoo hisseleri % 10 değer kazanmıştı.
Tarihler 21 ekimi gösterdiğinde ise Yahoo’dan farklı bir açıklama geldi. İşgücünün %10 ‘ unu işten çıkaracaklarını açıkladılar. Şirket karında geçen seneye oranla % 51 oranında düşüş gerçekleşmiş ve şirket yalnızca $ 123 mLn kar etmişti. Bunun sonucunda maliyetleri kısmaya çalışma yolunu seçen şirket, çalışanlarının bir kısımı işten çıkarma aşamasına gitmişti.
Gelinen nokta ise Microsoft ve Google emin adımlarla yoluna devam ederken, Yahoo’nun bu rekabete asla uyum sağlayamayacağı… Bu yüzden artık MS ile Yahoo ‘ nun anlaşmaya yakın olduğu konuşuluyor. Ancak MS CFO’su Chris Liddell ” Küçük ve orta büyüklükteki şirketleri satın almaya devam edeceklerini söylerken, çok para verip kazancımızı arttırmak yerine az para ödeyerek kazancımızı arttıracak nokta alımlar ” yapacaklarına vurgu yaptı. Bir nevi Yahoo’yu satın almaya gönüllü olmadıklarına değindi.
Fakat ağız birliği edilmişcesine Yahoo ile ilgilenmediklerini söylemelerinin altında yatan nedenin farklı olduğunu düşünüyorum. Zira 30 eylülde gelen bilançolarına göre kasasında $ 20.7 mLr nakit parası olan ve piyasa değeri $ 17.5 mLr olan şirket için değeri hızla eriyen Yahoo tam kelepir durumda. Ve MS bu satın alım için biraz daha zamanın geçmesini bekleyip, son teklif ettiği $ 48 mLr civarındaki rakamın çok aşağısına bu işi bitirmek istiyor gibi gözüküyor.
Beklentilerin aksine online hizmetlerde gelirlerini % 15 arttıran ve $770 mLn’a çıkaran şirketin Live Search ve MSN reklam gelirleri başarıya işaret ediyor. Ancak Google ile yarışmak için daha ciddi adımlar atması gereken MS’in Yahoo’yu satın alması ciddi bir şansa işaret ediyor. Hele ki kasasında ciddi nakdi olan ve piyasa değeri ile kredibilitesi ‘ giant ‘ diye tabir ettiğimiz durumda bulunan şirket için bu satın alma zor gözükmüyor.
Benden söylemesi diye noktayı koyayım. Yakın zamanda böyle bir satın alma haberi hem Yahoo hisselerini uçurur hem de piyasaya oldukça faydalı bir gelişme olur !
25 Ekim 2008
Bu Amerika öyle bir ülke ki bazen tanımlamada bile zorlanıyorum. Dünyaya egemen olduğu kabul edilen ve insanların yaşamak için can attığı bir ülke… Şimdi çıkıpta ben gitmek istemiyorum ve böyle düşünmüyorum demeyin. Çünkü kağıt üstünde bir gerçek var ve bu da insanların Amerika’da yaşama isteği. Bunun nedeni de oradaki şartların en iyi olduğu düşüncesi.
Ancak Amerika öyle bir sanal ortam yarattı ki insanların rüyasını süslemeye olanak sağladı. Şöyle düşünün ; bu ülke üretime minumum katkıyı sağlıyor, dünyayı kendi parasına egemen kılmak için ithalata bağımlı yaşıyor, bu ithalatı karşılama gücünü dünya ülkelerinden aldığı ve değerlendirdiği borç para ile yapıyor ve bütçesinde açıkla yaşıyor. Kulağa biraz garip gelmiyor mu ? Bu ülke nasıl dünyanın en güçlü ülkesi olabiliyor diye düşünmeye çalışılıyor olunsada sonuç açıklanamıyor.
Kriz buna olanak sağladı ve sonuç bulunmaya başlandı. Amerika tam bir rüyalar ülkesi… Büyük yatırım bankaları dünya üzerinde birçok kurumun ve kişinin varlıklarını yönetiyordu. Bu varlıklarla bazı ülkelerin finansal sistemlerine katkı sağlıyordu. Tabir-i caizse Amerika merkezli bu kuruluşlar dünyayı yönetiyordu ! Tabi Amerika hükümetide bu bankaları destekliyor ve yardım ediyordu. Neden dersiniz ? Çünkü o adamların her sözü dünyayı sarsmaya yetiyordu. Bu da hükümetin işine geliyor ve güç odaklı yönetim olmasını sağlıyordu. Böylesine bir sistemin yaşama süresi ne kadar uzun sürerdi bilemiyorum.
Kapitalizmin, yönetilmesi oldukça güç bir düzen olduğunu düşünüyorum. Doğru işleri yapmaz ve tamamen bireyselciliğe odaklanırsanız, sonunuzu hazırlarsınız. Dünya bunu yaptığı için günümüzde bu kriz faciasını yaşıyor. Finansal piyasalar ne yazık ki kapitalizm için sağlıksızdır. Türev araçların doğurganlığı ve kaldıraç etkileri, dünyayı doğal olmayan büyümeye götürüyor. Bu büyümede insanların alışkanlıklarını değiştiriyor. Amerika’nın kurduğu gerçekten uzak rüya tüm dünyayı içine soktuğu için global kriz oluşuyor. Amerika kendi içinde finansal sistemin ucuz yolunu bularak pahalı şekilde yaşamaya başlarken doymadı. Bu zinciri tüm dünyaya yatırım bankaları aracılığı ile yaymaya çalıştı. Biz neden Amerika gibi olmayalım ve kapitalizmin nimetlerinden yararlanmayalım diyen Avrupa kendini ateşe attı. Ve dünya üzerinde pembe rüyanın sonuna gelindi. Şimdi çanlar kimin için çalıyor herkes çok iyi biliyor. Ve çanların çaldığı ülke yöneticileri stresle boğuşuyor. Ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Bu başarısız idareciler bunları haketse de insanlık bunu haketmiyor.
Haketmiyor…Çünkü kapitalizm ile beraber zenginler daha zengin olurken, fakirler daha fakir olur. Şimdi ise zenginler yarattıkları aşırı kapitali biraz eritecekler. Fakirler ise daha fakirleşeceklerdir.
Amerika, Çin’i dünyaya sundu. Çin ürünlerini dünyaya gösterdi ve ihracatın tavan yapmasını sağladı. Uzatmadan özeti söyleyeyim. Amerika dünyanın en büyük ülkesini kullanmak istedi. O insanları da bu sisteme dahil edip balonu iyice büyültmek istedi. Bu sayede birçok ülkenin sanayileri durağanlaştı. Çin’in ucuzluğu ile rekabet edemez hale geldi. Reel yatırımlardan para kazanamayan gruplar, finansal piyasalara yöneldi. Enstrümanların artması ile beraber tüm dünyayı alıştırdı. Ne yaptığını bilemeyen rüyalar ülkesi dünyayı krize sürükledi.
Kendisi birşey üretmeyen, üretileni yiyen ve parayı nereden buluyorda harcıyor diye düşünülmesine neden olan Amerika kurtarma paketlerinin maliyetini nasıl karşılayacak bilmiyorum. Greenspan dün günah çıkardı. Biz pembe rüyaya kendimizi o kadar kaptırdık ki, kime kredi verildiğini düşünmez hale getirdik dedi. ( Tabi bu cümleler onun sadece ‘ kısmen hatalıydım ‘ cümlesinin açıklaması. ) Risk idaresi ve doğru fiyatlandırma konularında piyasalara tam güven duyulması ne kadar doğruydu bunun cevabını veremedi. Bankalar, finans kuruluşları ve hedge fonlarındaki çok bilgili ve deneyimli uzmanların, riskleri doğru belirlediği ve bu çerçevede yatırımları doğru fiyatlandırdığı düşüncesinin hakim olduğunu, ancak bunun yanlış çıktığını düşünüyorlar. Bu uzman adı altındaki kişilerin sadece rüyalarını gerçekleştirmek için Amerika’ya gittiği ortaya çıktı.
Kriz Amerikan rüyasının sonunu hazırlıyor. Gerçekler ortaya çıktıktan sonra eğer güçlü düzenlemeler yapılırsa Amerikan rüyası ile yaşanmaz. Ancak gücünü kaybetmemek için yine suni olarak kapatılırsa, kapitalizm zorunlu olarak terkedilir. Obama’yı zor günler bekliyor bana göre. Göreve geldiğinde çok sıkıntı çekecek. Çünkü piyasalar düşmeye devam edebilir. Amerikan şirketlerinin bilançoları ortalığı kasıp kavuracak. Rüya artık kabus olacak.
24 Ekim 2008
Ve sonunda Türkiye’ye kriz geldi ! Aylardır hatta bize göre bir yıldır olan kriz ülkemize yeni geldi. Bunun nedeni dolar kurunun değer kazanması olarak gösterilebilir artık rahatlıkla. Döviz kuruna o kadar kronik takıntılı bir halkız ki, kurdaki zıplayışlar hemen krizi tetikliyor. Bunda haklılık payı olabilir elbette. Geçmişte yaşanan tecrübeler ve krizin en önemli göstergesi olarak kurdaki yükselişin akla gelmesi son derece normal.
Ancak geçmiş dönemde sorun dalgalı kur rejiminde olunmamasıydı. Yani kuru sabitlemek için, merkez bankası piyasaya müdahele etmekten, zaten az olan rezervlerini eritti. Krizi tetikleyen gelişmelerden en önemlisi olan rezervlerin erimesi meydana çıkınca kriz kaçınılmaz oldu. Yani krizin çıkma nedeni asla döviz kurundaki yükseliş değildir. Krizin sorumlusu dalgalı kur rejimini benimsemeyen hükümetlerdir. Şimdi ise kur dalgalı ve istediği yere kadar gidebilir. Piyasaya müdahele şart değildir. Ki döviz kuru mantıklı seviyelerine tekrar geri gelecektir. Merkez bankasının rezervi sağlam kalarak…
Bu kısa ancak bilgi olarak detaylı açıklamadan sonra gelelim bugüne. Döviz kuru aylar sonra 1.70 seviyesini geçti. Peki kur neden yükseliyor ?
Bunun nedenini tüm dünyada egemen olan kısa süreli riskli yabancı yatırımcıların ( Hedge Fon ) çıkışına bağladık. Yani emtia fiyatlarının da düşmesi ile sıkıntıları iyice artan bu fonlar, ülke piyasalarından mal çıkarak geri dönüyorlar. Eskiden mal çıktıktan sonra kredi ile devam edebiliyorlardı. Ancak bu dönemde kredi alamadıkları için paralarını çekip çıkıyorlar. İşlem yaptıkları piyasaların para birimini, dolara çevirdikleri içinse kurda tüm dünyada yükseliş yaşanıyor. Hatta dolardaki güçlenme ile beraber petrol ve altın son dönemlerin en düşük seviyelerine geriliyor.
Türkiye’de de durum böyle. Dün iktidar yanlısı medyanın saçma sapan komplo teorisinde olduğu gibi, bir grubun toplu dolar alımına geçtiği zırvalık. Türk yatırımcısının bu seviyelerden dolar alması ise saçmalık. Peki bu kur neden yükseliyor ? Çünkü yabancı yatırımcı hala ülkeden mal çıkıyor. Size basit bir örnek vereyim. Garanti Bankası hissesinin bugünkü toplam işlem hacmi tam 410 milyon lot. Değer kaybı ise bir ara % 8′ lere kadar artmasına rağmen son kayıp % 3.37. Bunun anlamı yabancı yatırımcı güçlü oranda mal çıkmaya devam ediyor. Bu çıkan yatırımcının dolara talebi sürüyor. Hele bir de bazı kritik direnç noktaları rahat geçilince insanlar paniğe kapılıyor ve hala zavallı olan görüş ( doların değerli liman olması ) hüküm sürüyor.
Piyasalarda kötünün 2 kat kötüsü hergün sahne alıyor. Elbette piyasa buna bir dur diyecek. Kısa vadeli yabancı satışı bittikten sonra, traderler sahne alacak ve kısa zamanlı ralliler yaşanacak. Ki bu yakın gözüküyor çünkü piyasa olağanüstü şeyler yaşıyor. Bununla beraber doların yüzüne kimse bakmamaya başlayacak. Çıktığı gibi geri gelecek. Bana göre yılı 1.45 ‘ in üstünde kapatması şaşırtıcı olur.
Gelelim şirketlerin sıkıntılarına. Eğer onlarda risk yönetim başarısızılığını göstermiş ve geleceği göremeyip, geliri ile gideri arasında farklı döviz kuru seçmişlerse, bu durum onlar için kriz demek olur. Kur farkı ödemelerinde sorunlara yol açacak ve borçlarını arttıracaktır. Ancak burada iyi analiz edilmeli ki, kısa vadeli borçların döviz ile borçlanma oranları ne kadar düşükse o kadar rahat ederler. Çünkü kurun bu seviyede kalması imkansız.
Son olarak kişisel görüşümü aktarayım. Bence yüksek kur enflasyona çok etki etmez. Çünkü düşen talep ile beraber kıtlık boy gösterir. Dolara endeksli malların fiyatlarının artması ise malı zaten satamayan esnafın karını düşürür. Yani enflasyona muazzam etki etmez. Ancak kurun ithalattaki kısıcı etkisi önemlidir. Ara malı fiyatının artması ithal ikameci ihracata etki edecektir. Ancak katma değerli ihracattaki kur artışı ile meydana gelen kazançlar bence sağlıklı olacaktır.
Kim ne derse desin, ben döviz kuruna takılmam. Kur bir sonuçtur ve biz önce nedenleri doğru yapalım ki sonucuna katlanmayalım. Bizim için ilk öncelik araçları doğru kullanmak.
23 Ekim 2008

