GÜNCEL
Yakamozun denize vurduğun an,
Gözlerim gözlerine kenetlendiği gibi…
Güneşin doğduğu an,
İçimi sıcaklığınla ısıttığın gibi…
Şimşeğin çaktığı an,
İçimi ışığınla aydınlattığın gibi…
Yağmurun penceye vurduğu an,
Mutluluk gözyaşları gibi…
Ne kadar uzakta olsanda biliyordum,
Ne kadar içimde olduğunu…
Ne kadar bensiz olsanda biliyordum,
Ne kadar içinde olduğumu…
Hangi rüzgar uçurabilir bendeki seni ?
Hangi fırtına koparabilir sendeki beni ?
O zaman ne duruyorsun söylesene,
Sen benim rüzgarım mısın ?
Rüzgarın uçuramadığı meleğin aynası mısın ?
Mustafa filmi üzerine yazı yazmak için uzun süre bekledim. Konuşmaları dinlemek, eleştirileri okumak ve yorumları almak için. Ancak bu kadar üzerine gidilip eleştirileceğini düşünmüyordum. Bu konu, kadın programlarına kadar gelince ( aşağılamak için söylemiyorum ) artık yazma zamanı geldi diye düşündüm. Eleştirilen noktalardan aldığım notlar üzerine 3 basit soru hazırladım. Şimdi affınıza sığınarak kendi görüşlerimi belirtmek istiyorum.
* Atatürk diktatör mü ?
Atatürk çok büyük bir devrimci. Devrimi, Toktamış Ateş hocam şu şekilde tanımlardı ; “Bir toplumdaki siyasal, ekonomik yararlanma olanaklarının, toplumun geniş kesimleri lehine hızla değişmesi”. Bunun siyasal alanda “katılım”ın artması, ekonomik alanda “paylaşım”ın dengelenmesi ve vatandaşlara her alanda “fırsat eşitliği”nin tanınması olarak yorumlardı.
Atatürk bir devrimcidir. Şeyh-ül İslam’ın egemen olduğu bir ortama, medeni bir çizgiyi getirmeye çalışan, saltanat rejimini kaldırıp yerine cumhuriyet rejimini kurmak isteyen bir insandır. Bunu yaparken, kendisine inanan kişilerin çok az olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Halkın cemaat liderlerine inandığı bir ortamda, cemaat liderlerinin Allah tarafından gönderildiğine inandırılan bir halkın görüşünü değiştirmeye çalışan bir liderdir. Bunu yaparken, elbette dikta rejimine benzer bir uygulama yapmak zorundadır. Çünkü halkın büyük çoğunluğu tarafından egemen olan görüşü yıkmak için bunu yapması gereklidir. Atatürk, meclisi kurduğu zaman, karşısına rakip olarak gelen kişilerin demokrasi adına gelmediklerini bildiği ve gerici görüşü savunup, halkı cumhuriyet rejimine karşı kışkırtacaklarını bildiği için buna izin vermemiştir. Aynen en yakın arkadaşının bu ayaklanmalar içinde olduğunu öğrenince, onu yargılamaktan çekinmediği gibi… Devrimler bazen kanlı çatışmalara da neden olabilir. Atatürk ‘ nün yaptığı da aynen böyle bir devrim işte. Üç-beş kişinin dini kullanarak, saltanat adı altında halkı kandırıp yönetmesine engel olup, Türk halkının Cumhuriyet rejimine geçmesi…Halkın batılı uygulamaları örnek almaları ve kültürlerini geliştirmeleri…Kadınların bu rejime dahil edilmeleri…Bunlar gibi sayabileceğimiz onlarca inkilabı hayata geçirmek için yaptığı şeyin adı ‘ devrimdir.’ Bunu yaparken, gerici halka, isyan çıkartan dindarlara karşı uygulamak zorunda olduğu politika, dikta politikasıdır. Yalnız onu yapmasının nedeni, halkın Cumhuriyet rejimine inanmasını sağlamaktır.
Eğer Atatürk bir diktatör olsaydı, kendisine ‘ Baş Komutanlık ve Mareşallik ‘ rütbesi verildiği zaman halkı istediği gibi yönetirdi. Demokrasiyi bu ülkeye getirmek için uğraşmazdı. Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir sözünü söylemeyip hakimiyeti eline alırdı. İşte Atatürk bu derece halkı için hizmet eden bir liderdir. Ona diktatör demeye cüret etmek bilgisizlikten öteye gitmez bence.
Filmde de Atatürk’ün diktatör özelliğini gösteriyor gibi bir eleştiri getirmekte düşünceden yoksun olmanın ürünüdür gibi geliyor.
* Atatürk dinsiz mi ?
Bu eleştiriyi getiren kesime çok şaşırdım öncelikle. Atatürk’ün dinsiz olabileceğini düşünecek tek kesim olmalı. Onlarda düşündükleri için değil, kandırmacalarına engel olacağı için düşünecek kesim…
Atatürk’ün çok önemli bir cümlesi, filmde aynen geçiyor. ” Biz ilhamlarımızı gökten gayipten değil, hayattan alıyoruz. ” Burada da demek istediği, biz Allah’ın gönderdiği elçiler değil, yarattığı kullarız. Yaratılışımız ve gücümüz Allah’tan geliyor ancak ilhamlarımızı yaşayarak öğrendiğimiz gelişmelerden alıyoruz.
Dinsiz mi söylemlerine neden olan sözün aslı bu değil midir ? Saltanat rejiminde, Şeyh-ül İslam inanışında, cemaatlerin olması ve cemaat liderlerinin Allah tarafından gönderilen elçiler olduğuna inanılması gibi bir durum geçerli değil midir ? Halkta, o kişilerin dediklerine itaat etmezsek Allah tarafından cezalandırılacağız diye düşünüp kapanan kesim değil midir ?
İşte Atatürk’ün yaptığı, bu inanışı silmektir. Cumhuriyet rejimini getirirken, silmesi gereken inanış budur. Bunun dinsizlikle ne gibi bir alakası olabilir ? Meclisin açılışını perşembeden cumaya alması, açılışta hutbeler okutması, kurban kesmesi vb dini inanışların yerine getirilmesi esastır. Bunun dışında ki görüşlerin dinsizlikle alakası yoktur. Bunun amacı irticayı ve gericiliği ülkeden uzaklaştırmaktır.
Filmde de bu vurgu yapılıyor. Atatürk, Allah’ın yarattığı bir kuldur. Allah tarafından ülkemizi kurtarmak için gönderilen bir elçi değil. Ve Atatürk, gücünü Allah’tan alıp ilhamlarını vizyonundan alan büyük bir liderdir.
* Atatürk zevk ve kadın düşkünü mü ?
Filmin en çok eleştirilen noktalarından bir tanesi olsa da, ben hala anlayamadım. Filmin yüzde 90′u tarihi anlatım ile geçerken, çok az kısmında kadınlar yer alıyor. Eğlence ise artık adı eğlenmekten çıkmış olan yemek masalarında sabahlamalardan esinlenerek kalıyor.
Filmin başında Mustafa’nın büyük şehre gelişi, kendini öğrenmesi ve erkekliği tatması duyguları anlatılıyor. Hangi erkek bu evreleri geçirmez ? Bırakın o devirleri, bu çağda bile küçük şehirden büyük şehre üniversite okumaya giden gençler, o akıma kapılmaz mı ? Bunun çağla ilgisi yoktur. Bunun tamamen insanlıkla alakası vardır. Aynı Ata’mızın insan olduğu gerçeği gibi.
Zaten o ilk yıldan sonra sadece amacı uğruna yaşayan, hayatını kitaplarla geçirmeye başlayan daha sonra ise ülkesi için en zor şartlarda savaşlara katılarak geçiren bir adamdan bahsediliyor. Hayatının hangi bölümüne bir kadını sokabilecek ki zevk düşkünü damgasını alabilsin ?
Hangi erkek bir kadınsız yaşayabilir acaba ? Günümüzde hangi erkek sadece amacı ve hayali uğruna, bu hayalin kendi çıkarıyla ilgisi olmadan, yıllarını oldukça zor şartlar altında çalışarak geçirebilir ? Filmde uzun uzun anlatılan, gösterilen zor şartlarda yaşayan bir adamdan bahsediliyor. 18 yaşından 45 yaşına kadar yerleşik bir evi olmayan, sürekli çalışarak ve savaşarak yaşayan bir adamdan bahsediliyor. Allah aşkına bu insanın eğlenmeye ve hayatın tadını en iyi yansıtan kadınlara ihtiyacı olmaz mı ?
Ki bir lider ince ruhlu olmalıdır. Atatürk’ün yazdığı mektuplardan anladığımız üzere, ruhu ne kadar ince ve hassas. Kelimelerinde kadın ruhundan anlayan bir hava var. Savaşçı ve hırslı bir adam, bir yandan da hassas ve duyarlı bir insan. İşte bu lider bizim önderimiz. İşte o insan bizim Ata’mız.
Son dönemlerini anlatan bölüm biraz uzatılmış deniyor. Orada da anlatılmak istenen birşey var. Yıllarca yalnız kalmş ve sadece halkı için yaşamış bir insanın depresyon hali. Halkın sıkıntılarını dinleyip, dertlerle boğuşan bir insanın yalnız hali. Kendisine arkadaşlığı içki şişelerinden çıkarmış bir insan. Ona eğlence demek imkansız. Dertlerin muhabbeti belki de. Yorgunluğu sıkıntıları ile birleşince son dönemlerde iyice bunalmış bir kişi.
Elinden sigarası düşmüyor diye eleştiren kesim ise önce 14-15 yaşında özenerek sigara içmeye başlayan çocukları düşünsün bence. Atatürk’ün bazı özelliklerini göstermeyelim diye uğraşacaklarına, Atatürk’ün emanet ettiği vatanı koruyacak gençlerin ne yolda olduğunu eleştirsinler önce.
Bunların gösterilmesinden rahatsız olmuşlar. Çünkü o insanüstü bir varlık! Bırakın gözümüzde sıkıntısı olmayan bir insan olarak yaşasın diye düşünüyorlar belki. Ancak onun insan olduğunu hatırlatan bu film için ben teşekkür ediyorum. Tekrarlıyorum ; Ata’mız bize Allah tarafından gönderilmiş elçi değil, Allah tarafından benim-sizin gibi yaratılmış bir insan. Tek farkı, ülkesi için zekası ve geniş vizyonu ile yılmadan çalışmış büyük bir devrimci lider olması.
Eleştirilerden belli noktaları kendimce toparlayıp yorumladım. En çok ilgimi çeken nokta, eleştirilerin geldiği kesimin yine aydın görüşlü kişiler olması. Bu beni iyice sıkıntıya soktu. Onlar halen daha aynı çizgide yürüyor. Ve o çizgi, ülkemizi karanlığa götürmeye devam edecek.
Son paragrafta Bekir Coşkun’u anmak istiyorum. Bir programa canlı telefon bağlantısı ile katılan Can Dündar, aynı grupta çalıştığı Bekir Abi’sinin eleştirilerine çok şaşırarak, bir soru sormuştu. ‘ Bekir Abi filmi izlediniz mi ‘ diye. Bekir Coşkun’un verdiği yanıt ise ; ‘ Hayır izlemedim. Çok güvendiğim yakın dostum anlattı. ‘… Fazla söze gerek var mı ?
11 Kasım 2008
Dün akşam Star Tv haber bülteninde Can Dündar ile ilgili habere rastladım tesadüfen. İyi ki rastlamışım. Bildiğiniz gibi çarşamba gecesi Abbas Güçlü’nün sunduğu Genç Bakış programına, Mustafa filminin yazar ve yönetmeni Sayın Can Dündar konuk oldu. Yeditepe Üniversitesi’nin öğrencilerinin önüne hedef tahtası olarak konuldu.(!) Bu tabiri kullanmaya utandım ama izleyenler bilirler ki gerçekten öyle oldu. Öğrenciler bütün Atatürk doluşuyla Can Dündar’ın üstüne geldi. Atatürk sevgisini basit bir simge olarak gören ve ne yazık ki o büyük insanın adını sürekli ağzına olan o öğrenciler, Can Dündar’ı acımasızca eleştirdiler.
O kadar eleştiri karşısında çizgisinden hiç çıkmayan ve saygı-terbiyesi ile her suçlamaya cevap veren Can Dündar, eminim ki filmi yaptığına pişman olmamıştır. Ama pişman olduğu nokta, Ata’mızın değerini sadece isminden ibaret sanan o öğrencilerin bu cumhuriyeti koruyacağını düşünmesi olmuştur eminim.
Neyse olayın o boyutu farklı. Atatürk çok büyük bir insan ve ben o insanın adını konu edip tartışmaya girmem. Herkesin görüşü kendisinedir. Ancak Atatürk adını ağzına alıp polemiğe giren insanları da asla kabul etmem.
Benim bahsetmek istediğim nokta dünkü Uğur Dündar’ın sunduğu haber bülteni… Ben öyle bir habercilik rezaleti görmedim. Ve çok net söylüyorum ki Uğur Dündar’dan tamamen soğudum. ( En kibar tarifi bu heralde.) Abbas Güçlü’nün programından görüntüleri ekrana getirmeye başladılar. Mustafa filmi hakkında eleştirilerden bahsettiler. Ve programdan kesitler sunarken, öğrencilerin Can Dündar’ı yerden yere vurdukları eleştirileri ekrana getirdiler. Yanlışım yoksa 6 öğrencinin görüşleri geldi ekrana. Hepsinde de ‘ kardeşim sen iş mi yaptın mı bu filmi yaparken, birşey yaptığını mı sanıyorsun ‘ vurgusu vardı. Ancak bültende, öğrencilerin eleştirileri varken, Can Dündar’ın bir tek cevabına bile yer verilmedi ! Evet, hedef tahtası olarak gösterilen kişiye olan suçlamalar ekrana getirilirken, cevaplarını yayınlamadılar.
Ben-sen-o Can Dündar’ı bilirken ve onun cevabını oradan duymaya ihtiyacımız yokken, biz-siz-onların ihtiyacı var ! Halkımızın çoğu, olan biteni tv’den öğreniyor. Kaç kişi Can Dündar’ı tanıyor? Siz şimdi yaptığınız o sahte haberle, Can Dündar’ı Türk halkının hedef tahtası yapıyorsunuz. Genç Bakış programı zaten gece yarısından sonra başlamış ve izleyen sayısı çok az. Olan biteni tv haber bültenlerinden öğrenen halka, bu habercilikle o insanı nasıl hedef tahtası yaptırdığınızın farkında mısınız ? Atatürk ismi ile dolduruş yapmak, bir nevi galeyana getirmek nasıl açıklanır sizce ? Filmde, Atatürk’ün insan olduğu hatırlatılıyor. Hatta adı bile ‘ Mustafa’. Kemal ve Atatürk adı geçmeden. Bu ülkede yıllardır Ata’mızı araştıran, onun belgesellerini yapan ve o insanın her cümlesini bulmaya çalışan bir belgeselciyi kıskanmanın sonucu mu bu haberler ?
Hadi bunları geçtim diyelim. Öyle bir görüntü verdiler ki şok oldum. 2 saatlik programdan alıntı yaptığı bölüm, Dolmabahçe Sarayının - Fulya Köşkü’nün bakımsızılığı ve Çanakkale’de şehitlerimizin kemiklerinin yollarda olmasının gündeme geldiği bölümdü. Bir öğrenci çıktı ve bunları hatırlattı. Siz neden böyle faydaları şeyleri ortaya çıkaracağınıza, bu tarz işlerle ilgileniyorsunuz diye misyonsuz bir soru sordu Can Beye. Ve öğrenci ekledi. Bu görüntüleri ortaya çıkaran kişi Arena programıyla ‘ Uğur Dündar. !
Uğur Dündar bu reklama kadar düştü mü ? O haber bülteninde Can Dündar’ı hedef tahtası yapmasını geçtim, o haberden kendi reklamını çıkaracak kadar mı beter durumda ? Bu nasıl habercilik, lütfen birisi bana anlatsın. Çok rica ediyorum.
7 Kasım 2008
Bugün kehanetlerde bulunma zamanı…Kehanetleri ile ünlü Nostradamus’un, yıllardır akıllarda kalan öngörüsü(!)nün dayanağı gerçek olacak gibi. Amerika Birleşik Devletleri, tarihinin ilk siyahi başkanına sahip olmaya yakın. Dünyanın sonunun, Birleşik Devletlerin başına siyahi başkanın gelmesi ile gerçekleşeceğini söyleyen Nostradamus başka birşeyi görüp,öyle kehanette bulunmuş olsa gerek.
Çünkü dünya öylesine ciddi bir ekonomik problemle boğuşuyor ki, bu dünyanın sonu mu tartışmalarına neden olacak düzeydeydi. Şimdi başkanlık koltuğuna oturacak olan aday, ekonomiye nasıl katkı sağlayacak bu merak ediliyor. Ben de, başkanlık seçiminin ekonomik boyutunu yazmak istedim. Diğer boyutlarına fazla karışmak istemiyorum.
Wall Street, yeni başkanını temkinli bekliyor. Dün, o kadar sıkıcı bir seans yaşadık ki, tamamen başkanlık seçimine konsantre olunmuş gibiydi. Anket sonuçları Obama’nın önde olduğunu göstersede, esas sonuç sandık başında olacak. Galibin kesin adı olmasada, piyasalar Obama’nın başkanlığı düşüncesine fazla prim tanımadılar. Ancak McCain başkan seçilirse, Obama’nın başkan olacağını tepkisiz fiyatlandıran piyasanın tersine dönebileceği ve bunu yükselişle karşılayabileceğini düşünüyorum.
İki başkan adayının ekonomi konusunda nasıl bir tutum sergileyeceği merak konusu. Obama bazı tedbirlerini açıklamış olsada, bunlar çok etkileyici değil. Yani klasik seçim kampanyası sözünden öteye gitmiyor. McCain ise fazla bir açıklama yapmadı. İki adayda kurtarma paketine sıcak bakmışlardı ve onaylanmasını istemişlerdi. Fakat iki adayında, ekonomi ile ilgili planları ortada yok. Umarım kendilerinin hazırladığı ancak çok fazla detayına ulaşamadığımız planlar vardır. Eğer, seçim sonunda oluşturulmaya bırakılacak planlar varsa, bu kabus olur. Çünkü koltuğa oturma tarihi aralık ayını bulacak. Kabinesini oluşturup,hazine ve maliyede görev alacak kişileri belirleyip, plan üretme tarihi çok ileriye gidecek. Ki başkanlık seçiiminden sonra piyasalarda düşüş beklendiğini düşünürsek, önümüzdeki günler oldukça zor geçecek.
Ekonomik sıkıntının reel sektöre etkileri hızlanarak görülmeye devam ederken, tek akla gelen husus, devletin ekonomiye daha fazla el atacağı. Kişisel görüşüm, iki başkan adayının da sistemi yenilemeye yardımcı olacak planlarının olmadığı yönünde. Yani hangisi gelirse gelsin, devlet müdahelesini arttırıcı önlemlerle düzenlemeye gidecek. ” Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ” sözünü devre dışı bırakacak. Serbest piyasa ekonomisi belki terkedilmeyecek ancak devletin eli görülmeye başlayacak. Bu da demek oluyor ki görünmez el ortadan kaldırılmaya çalışılacak. Oysa ki sistemdeki bozulmanın bazı doymak bilmeyen ahlaksızlar tarafından meydana geldiği düşünülüp, bu sistemde devlet mekanizmasını yine minumum düzeyde tutacak bir plan hazırlansa, herşey daha sağlıklı ve güçlü olabilir. Ne yazık ki Obama’da da bu kıvılcımı göremedim.
Obama klasik bir demokrat. McCain ise klasik bir milliyetçi. Ermeni olayında McCain bizden yana gibi gözüksede, Irak konusundaki tutumu korkutucu cinsten. Obama ise demokratik bir başkan adayının yapacağı gibi Ermeni ve Kıbrıs olaylarında farklı tutumda. Demokrasi bu mudur acaba dememize neden oluyor.
Sonuç olarak bugün seçilecek aday pek birşeyi değiştirmeyecek. Amerika’yı ülkemize benzettim. Bush’tan sıkılan halk, değişim istiyor. Obama’nın seçim propagandası ” All we need-change ” şeklindeydi. Obama, bazı şeyleri değiştirir mi bilemiyorum. Ancak şuana kadar gözlemlediğim ve konuşmaları dinlediğim ölçüde, tek değiştirebileceğine inandığım nokta, beyazsaraya siyahi bir başkanın girmesi yönünde. Bunun dışında neleri değiştirir bilemiyorum. Özellikle ekonomi konusunda yapacaklarını merak etsemde, yenilikçi ve yaratıcı uygulamaları getireceğini ne yazık ki inanmıyorum. Tek yapabileceği kabineye bazı önemli ekonomistleri dahil etmek olabilir. Bunların başında nobel ödüllü ekonomist Krugman‘ın olduğunu düşünüyorum.
McCain cephesinde ise durum farklı değil. Tek bildiğim ünlü yatırımcılardan destek alacağı. Ancak McCain’ın esas amacının ekonomiden farklı olduğunu düşünüyorum.
Sevgili Nostradamus diyerek bitereyim. Kehanetlerine inanmıyorum. Bugün o koltuğa siyahi bir başkan otursa bile değişimin beyaz-zenci değişimi kadar basit olmadığına inanıyorum.
4 Kasım 2008
Son bir haftadır yüklü eleştiriler almaya başladım. Bunun nedeni belki düşüncelerim belki de tutumum. Sayfama bir şekilde ulaşan okuyucularımdan bazıları, bu eleştirilerini mail yoluyla bana iletiyorlar. Bazı mailler normal ölçüde olurken bazıları şiddetli oluyor. Sizlerle bir maili ve bir yazıma yapılmış yorumu paylaşmak istiyorum.
Gönderen : ForceXy ( Daha ismini yazma cesareti yok )
Konu : Sen
İçerik : Sayfanı gülerek okuyorum.Çünkü senin beş para etmez ve baba parası ile okumuş gereksiz bir insan olduğunu düşünüyorum.Ekonomist sıfatını çok önemli birşey sanıyosun heralde. Ne ekonomiden anlıyorsun nede başka şeyden.Yazık günah zamanını harıyosun. Sizin gibiler ekonominin içine etti. Borsa diyip duruyon ne anlıyosan ondan. Batırmak için mi uğraşıyosun çevrendekileride bilmem.Ama bana eğlence malzemesi oluyosun.Sen yarın sabahtan itibaren pazarcılık yap çünkü senin ekmeğini kazanma şansın yok gibi. Değeri yaratan emektir unutma.Yani senin bu dünyada yaratcakın bişey yok. Sana sayın ekonomist diyip gururunu okşayıp mest etmek isterdim ama inan yalandan bile söylemiyorum.Biraz iş öğren boş konuşma.
Bir de ‘ Zavallılar ‘ yazım için gelen yorumu aynen sizinle paylaşıyorum. Dilerseniz yazının linkine basıp yorumu okuyabilirsiniz.
Demirci
25/10/2008
1.) “Para en değerli varlığınızdır…” Yoo para en değerli varlığım falan değil. Para, üretim araçlarına sahip burjuvazinin, proleteri sömürmek için kullandığı bir sahtekarlıktır. İnsanın karnı parayla doymaz, parayı yiyemezsin, domatesle doyarsın.
2.) Ekonomistler, aritmetik cambazlıklarla bu dünyaya bir değer kattıklarını zanneden üçkağıtçılardır. Bu yazıdan belli ki, siz de öylesiniz. Bu dünyaya gerçek değeri katan, tarlada o domatesi üreten adamdır.
3.) Ekonomi, sizin sandığınız gibi psikoloji üzerine yürümez. Ekonomi üretim ve sömürü üzerine yürür.
4.) Meslektaşlarınıza çatacağınıza, “ekonomiyi kimin için yapıyorum, ekonominin amacı nedir?” sorularına cevap arayın derim. Yoksa kıskançlığınızdan çatlarsınız, Harvard’ın kapısından içeri de sokmazlar adamı.
5.) Ayrıca, yazınızdan anlaşılan, ekonomist olmuşsunuz ama, ekonominin e’sinden anlamadığınız her halinizden sırıtıyor. Analist olmak ayrı, ekonomist olmak apayrı. Bu iki terimi birbirine karıştırıyorsunuz siz.
6.) Size kötü bir haberim var: Parayla para kazanma devri, er ya da geç yıkılacak, o zaman işsiz kalacaksınız. Siz şimdiden tarla nasıl bellenir öğrenin derim, ya da ineklerle falan arayı yapın şimdiden, e hani oportünistsiniz ya, fırsatları, trendleri kaçırmazsınız diyorum. Hani herkes eşek, siz akıllı, birkaç veriyi analiz ederek köşeyi dönersiniz ya… bilgisayarınızın başında, elinizi kirletmezsiniz siz, beyefendi.
7.) Bunları size hitaben değil, yazınızı okuyan insanlara hitaben, bilgilendirme amaçlı yazdım, silmezseniz sevinirim.
Bu iki görüşü sizinle paylaşmak istedim. Her türlü eleştiriye açığım ve herkesin fikrine saygım var. Bu sitede yazma amacım, çalışmalarım ve düşüncelerim sonucu ortaya çıkanları kağıt üstüne dökmek. Ve ilerleyen zamanlarda bu yazıları okuyup o zamanlar nasıl düşünüyormuşum ve nerede hatalı fikirler üretiyormuş diye bakmak. Elimden geldiğince yazmaya devam edeceğim.
Şimdi bir de yapmayı sevmediğim birşey yapacağım ve ekonomistliğimi yada bilgimi tartışan arkadaşlar için linkler vereceğim. Ne demişim neler olmuş bakacağım :
- 12 Aralık 2007 tarihinde ‘ Dolara dikkatli yatırım zamanı ‘ adlı yazı yazmışım. Şimdi doların durumuna bakabilirsiniz. Hatta son yaşanan dalgalanma sonucuda bu kur burda kalmaz diyerek ‘ Döviz diye diye ‘ başlıklı bir yazı yazmıştım.
- 2008 yılının çok kötü geçeceğini ve o yıl piyasalarda durmanın çok riskli olacağını 9 Ocak 2008 tarihinde ‘ Piyasalardan çekilme vakti mi ‘ yazımdan anlatmaya çalıştım. 2008 nasıl geçiyor görüyoruz.
- 9 Aralık 2007 tarihinde ‘ Globalleşen Ekonomi Panik’te ‘ adlı makale yazmıştım. Dünyadaki sorunların gün yüzüne çıkmaya başladığını ve gelişmelerin olumsuz seyredebileceğini söylemiştim.
- Emtia fiyatları ile ilgili gelişmeleri 2008 senesinden önce şu yazılarımda belirttim. ‘ Altına Hücum ‘ ve ‘ Gübre Hisselerine Dikkat ‘ …
- Tarımdan sanayiye , global krizden finans piyasalarına kadar 2 yıla yakın süredir bu sitede yazılar yazdım. Daha üstünde durmadığım birçok makaleye buradan ulaşabilirsiniz.
Eleştiriye her zaman açığım ve üstesinden gelebilirim. Sinirlerime hakim olup, otokontrol mekanizmamı çalıştırma özelliğimi seviyorum. Bana yapılan eleştirilerin her zaman yaratıcı olmasını diliyorum. Saçma sapan ekonomi bilgileri ile bana gelinirse cevabı yine dilimle veririm. Anlayana igneleyici birçok cümle kurabilirim. Doğru yada yanlış bildiklerimi söylüyorum. Daha iyisini bilenleri her zaman zevkle okuyorum. Ama hiçbirşey bilmeyenlere yine dilimle gülme efekti veriyorum !
30 Ekim 2008
” Siyasi, askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, iktisadi muzafferiyetler ile taçlandırılmazsa kazanılan zaferler kalıcı olamaz. ”
Her insanın kendini bilmesi taraftarıyım Atam. İçindeki ışığı en iyi bilecek ve o ışığı insanlık için en aydınlatıcı şekilde kullanmayı sağlayacak kişi yine insanın kendisidir. Ben seçimimi yaptım. İktisadi muzafferiyetler ile taçlandırılacak zaferler için çok azda olsa katkı yapma isteğimden ötürü ekonomiyi seçtim. İktisatçıyım dediğimde bankacı mısın oğlum lafını duyacağımı bilerek seçtim. Ne iş yaparsınız siz sorusu beni kızdırmayacağı için seçtim. Herkes ekonomiden anlamasına rağmen (!) bu işin özünü öğrenmek istediğim için seçtim. Sadece ‘ ekonomist ‘ sıfatını almak için değil, elimden geldiğince fazla bilgiye ulaşmaya ve bu bilimin çok basit olduğunu sanan bazı çok bilmişlere işi gösterebilmek için bu yola başvurdum. İdeolojileri ne kadar farklı olursa olsun, işleri ne olursa olsun insanların bilgilerle çarpışarak yol alacaklarına inaniyorum. İster kapitalizmi savunsun ister marksist olsun. Dünyadaki ortak payda insanlıktır. İnsanların karnı doymadığı zaman düzeni bozucu savaşların çıkabileceğini göstermek görevimiz değil mi ? Bu sistemin, yönlendirilmesi en zor sistem olduğu ve dışarıdan görüldüğü gibi kolay şekilde kontrol altına alınamayacağını bildiğim için çalışmaya ağırlık verdim.
Gerçek işgaller kılıçla değil, sabanla olur sözünü beynime kazıdım. Ülkenin gelişmesi için sanayiden başka birşeyin gerekli olmadığını düşünen insanlara ‘ Tarımı ‘ tekrar hatırlatmaya çalıştım. Bunları yapmaya ve inandığım-bildiğim-öğrendiğim şeyleri yazmaya devam edeceğim. Senin hırsın gibi,senin çalışma azmin gibi, senin liderliğin gibi…Bunları gözümün önüne getirerek yılmadan yürümeye devam edeceğim.
” En iyi kişi, kendinden çok, bağlı olduğu toplumu düşünen, kendini onun varlığının ve mutluluğunun korunmasına adayan insandır. ”
Öldüğümde iyiden iyiye tüketilmiş olmak istiyorum. Çünkü ne kadar sıkı çalışırsam o kadar çok yaşarım. Yaşamın kendisi bana sevinç veriyor. Küçük bir mum değil benim için yasam. O şimdilik ellerimde tuttuğum ihtişamlı bir meşale ve onu gelecek nesillere aktarmadan önce mümkün olduğunca çok ışık saçmasını sağlamak istiyorum.
Kapitalizmi savunan bir insan nasıl bu sözü söyler diyorlar Atam. Ama insanların düşünceleri o kadar sığ ki, bazı kalıplara takılıp kalıyorlar. İnsanları ona göre yargılıyorlar. Onlara göre herşey basmakalıp. Ben yeni dünya düzenini, değişen şartarı göz önünde bulundurarak değerlendiriyorum. Ama insanlar değişimi basit terimlerden çıkaramıyorlar. Ben ise doğrularımla yanlışlarımla düşündüğümü söylemeye devam ediyorum. Haklıyı tebrik etmek, haksızın foyasını ortaya çıkarmak görevimiz değil mi ? Eğer içimizde ışık görüyorsak, bu ışığı iyice aydınlatmak için çalışmalıyız. Bu ışık aydınlatıldıktan sonra meşale haline gelir mi ? Ben geleceğini düşünüyorum. Bu meşaleyi, ışığı devamlı aydınlanarak yanacak şekilde taşıyarak, benden sonraki nesillere aktarmak için elimden geleni yapacağıma söz veriyorum.
” Büyük tehlikeler önünde uyanan milletlerin ne kadar sebatkar oldukları tarihen müsbettir. ”
İşte burada sorun var Atam. Çünkü bizim halkımızın % 48 ‘i hala uyuyor. Bizim milletimizin sebatkar olabilmesi için o halkın uyanması lazım. Ama senden sonra insanlar uyumaya alıştı Atam. Çünkü çoğu insan tembel oldu ve değişime gözlerini kapattılar. Onlar uyuyor değiller, sadece gözleri kapalı. Gelişime ve değişime gözlerini kapattıkları için ‘ uyuyor ‘ haline büründüler. Bazıları ise bu durumdan yararlanarak hakimiyeti ele aldı.
Bugün bize düşen, varımızı yoğumuzu ortaya koyup halkı uyandırmaktır. Bugün tam günüdür Atam. Bizlere armağan ettiğin büyük Cumhuriyetimizin yıl dönümünde, halkı uyanışa davet etmek görevimizdir. İnandığın gençlerden birisi olarak elimden geleni yapacağım. Sahip olduğum değerlerle, yapabildiğim ölçüde katkı yapmaya çalışacağım.
Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. Kanımızı savaş için akıtmayacağız belki ama bu ülkenin varolması için kan akıtan insanların yürekliliğini hatırlayarak bu büyük Cumhuriyeti ilalebet korumaya devam edeceğiz. Hiç süphen olmasın Atam.
Sana bir kez daha teşekkür ediyorum. Bize verdiğin bu güzel ülke için, bu güzel millet için… Verdiğin yaşama hakkı için , bağımsızlık için sana minnetarım Atam. Rahat uyu.
29 Ekim 2008
Sayın DigiTurk PR Departmanı Yetkilisi,
(tabii eğer var ise öyle bir şey
)
Ticari kaygınız nedeniyle istemeden ve farkında olmadan pek çok blog yazarının kişisel özgürlüğünü elinden aldınız.
Bunun beklenen sonucu olarak, an itibariyle, pek çok blog yazarı hem ailelerinin hem de dostlarının Digiturk aboneliklerini iptal ettirmeyi düşünüyor.
Müşteri kitlenizin en üst tabakasında yer alan, sinema paketleri ve yabancı dil kanallarının izleyicilerinin aynı zamanda Türkiye’de en aktif blog kullanıcıları olduğu gözünüzden kaçmaması gereken bir gerçek.
Marka imajınızın özellikle A+ grupta yerin dibine geçtiğinin ve geçmeye devam ettiğinin bilincinde olmalısınız.
- Blogger altyapısının canlı ya da banttan yayın yapmaya imkân tanımadığı,
- üçüncü parti servislerden alınan embed kodlar kullanılarak başka bir servis üzerinden sağlanan içeriğe erişim sağlanması yoluyla dağıtıldığı,
- yani kendi sunucularında barındırılmadığı herkes tarafından biliniyor.
- Buna rağmen Blogger.com’u engelleten güzide birimlerinizin başındakileri işten kovun bence. Bu işi bilen birilerini işe alın!
(bu maddeler jazzirti~dan alınmıştır)
Eğer markanızı düşünüyorsanız, ve bu yaptıklarınızdan dolayı üzgünseniz size Sansüre Sansür hareketine ana sponsor olmayı öneririm.
Saygılarımla,
Bir Blog Yazarı
—
not:
Başlık hem SEO, hem de ironi amaçlıdır.
not 2:
Eğer şu an yasaklanmamış bir blogunuz varsa sizi de benzer bir çağrı yapmaya davet ediyorum (evet bu bir mimdir, ve bu yazıyı okuyan her blog yazarı bu mim’e davetlidir)
not 3:
Konu ile ilgili yorum ve düşüncelerinizi duymaktan mutlu olacağım.
not 4:
Blogunuzda bu konuyla ilgili tepkinizi belirmeye üşenmeyin (bkz: not 2)
not5:
Orjinal mim burada fikribol’da bulunmaktadır
Kriz dönemleri genelde eskilerin hatırlanmasına yardımcı olur. Fakat bu hatırlama olayı oldukça kısa süren ve geçici olacak olaylar olur. O dönemde ise geçmişin tozlu sayfaları yeniden açılır ve o sayfalarla basılan kitaplar best-seller olur. Karl Marx veya Friedrich Engels kitaplarında olduğu gibi …
Şimdi herkes Marx kitaplarına rağbet gösteriyormuş ve rahmetliyi anıyormuş. Herkes dilediğini anabilir ancak ben bir ekonomist olarak asla ve asla sosyalizmi savunmam. Kapitalizmin en optimum şekilde dünya üzerinde egemen olmasını isterim. Bu yüzden Marx vb kişilerin tarafında olmam. Ancak Marx’ın bazı tespitlerine katılırım. “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir.” Bu tanımlamaya katılıyorum. Dünyada meydana gelen her çağ önceki çağı başlatan sınıfların, o çağı desteklemeyen ve ona yeni şeyler katmak isteyen sınıfların çatışması sonucunda doğmuştur. Ekonomik anlamda da sınıflar arası savaşlar sonrası düzenler kurulmuştur. Kapitalizm; işçi sınıfı ile sermaye güçlü sınıfın savaşında, üretimi yapan grubun değil üretim sahibinin kazanması ile sonuçlanmasından ortaya çıkmıştır. Yani kapitalizm ile oluşan düzende kazanan her zaman sermayedar olacak ve işçi sınıfı geri planda kalacaktır. Gelir dağılımı adaletsizliği şiddetle artacak ve zengin daha zengin olurken, fakir daha fakir olacaktır. Bu yüzden Marx der ki ; ” Modern sanayiin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünleri ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Şu halde, burjuvazinin ürettiği, her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır. ”
Kapitalizm dünyayı geliştirecek ve kalkındıracak bir sistemdir. Özellikle globalizm ile beraber kapitalizmin gelişmesi zorunludur. Şimdiye kadar mevcut yaratılan kapitalist sisteme bir yenilik getirilmeyip, bu globalizm ile birleştirilince Marx’ı haklı çıkaran kriz ortamı oluşmuştur. Sorunun özü sosyalizmin gerekli oluşu değil, kapitalizmin sağlıklı düzene oturtulamayışıdır. Ancak ortada çok büyük bir gerçek vardır. Kapitalist sistemde üretici ile üreten kesim arasındaki gelir farkı aynı değerde doğru orantılı şekilde artamayacaktır. Bu yüzden kapitalizm ile beraber beşeri sermayenin mutlaka artması gerekmektedir. Vasıfsız kişilerin gelirleri sermayedar ile aynı oranda artış göstermeyecektir. Bunun aynı oranda artış göstermesini beklemek saçmalıktır. Beşeri sermayenin artmadığı zamanda gelir dağılımı ile ilgili çığırtkanlık yapmak sendikacılıktan öteye geçmeyecektir. Mevcut sistemin dünyaya daha iyi yaşam standartı getireceği düşünülmüyorsa, bunun nedeni vasıfsızlıktır.
Bir diğer konu ise kapitalizmin temellerinin geliştirilmemisidir. Kapitalizm; özel kesimin üretim ile ilgili araçlara egemen olup işletim hakkını elinde bulundurduğu ve serbest piyasa ekonomisine olanak sağlayan bir sistemdir. Bu sistemde üretim esastır. Emek ve sermaye hareketlerinin önemi vardır. Bu hareketlerde bireysel ticaret esaslarına göre belirlenir. Teknolojik gelişmelerin yaşanması ile beraber emek yoğun üretim yerine sermaye yoğun üretime geçilmesi ile beraber emek kesiminin sıkıntıları artmıştır. Çünkü teknolojinin devreye girmesi ile beraber vasıfsız emeğe ihtiyaç azalmıştır. Hele bir de globalizm şartları oluştuktan sonra hem kaliteli üretim ihtiyacı şart olmuştur hem de emek gereken yerlerde ucuz işgücü tercih edilmeye başlanmıştır. Bir yandan vasıf sorunu bir yandan da emeğin maliyeti faktörleri devreye girince insanların gözünde Marx canlanmıştır. Çünkü insanlar bu sistemin burjuvazi düzeni olduğunu düşünmüşlerdir. Üretici kazanırken kendilerinin kaybettiğini düşünmüşlerdir. Sermaye, yeni bir meta üretmek amacıyla satın alınan metanın yarattığı ekstra değişim değerinden oluşur. Emek gücünün değişim değeri ücret olarak yansır, fakat bu da kapitalist için ürettiği değerden daha azdır. Yani emek kesimi üretici kesimden daha az pay alır. Bu senaryo teoride mantıklı gözüksede pratikte yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı çok doğru değildir.
Kapitalizm ile bir başka sorun günümüzün en büyük problemi finansal sistemdir. Bana göre en ciddi sorun ve en sağlıksız işleyiştir. Dünyayı krize sürükleyen ve kapitalizmin tartışılmasına neden olan yegane etkendir. Çünkü kapitalizm üretim ile ilgili bir sistemdir. Kapitalizme finansal sistemin eşlik etmesi ve üretmeden suni değer katması sorun yaratmıştır. Dünya ekonomik sisteminin üretimden elde ettiği gayrisafi hasılanın, iki katı oranında bir değerin ortaya çıkması intiharın nedenidir. Sistemin çokmeye yüz tutma nedeni, Marx ‘ın sosyalizm çığlıkları değil, finansal sistemin hayali fısıldamalarıdır. Finansal sistemin kaldıraç etkisi ortaya koyarak yarattığı çeşitli enstrümanlar insanları üretime sevk etmeden para kazanma şansı vermiştir. Bu sayede emek kesiminin geliri azalırken, kapitalist olarak gözüken beş parasız sermayedarların gelirleri katlanarak artmıştır. Üretime katılmadan, üretenlerin ürünlerine finansal sistemde değer biçmek ve onların elde ettikleri varlıklarla kağıt üstü işlem yapıp para kazanmak, sisteme ağır darbe vurmuştur. Çünkü para üretimden kazanılmayıp, kağıt üstünde ve sisteme fayda sağlamayacak şekilde kazanılmıştır. Oradan kazanılan para reel sektöre akmayıp, mali sektörde kaldığı için sistem şişmeye devam etmiştir. Bankaların reel kesime kredi vermesinde azda olsa olanak artsada esas fayda mali sektör oyuncularına sağlanmıştır. Bu durum önlenemez bir hale gelmiş ve reel sektör ( esasen kapitalizm ) unutulunca durum bu noktaya gelmiştir.
Bugün sosyalizmin kalesi Rusya, Amerika’dan daha fazla kapitalist olduysa bunun sorumlusu finansal sistemdir. Rusya’da gelir dağılımı adaletsizliği maksimum düzeydedir. Ancak Rusya üretmeyi bilmeyen ve asla üreterek para kazanmayan bir ülkedir. Emeğe önem vermeyen bir ülkenin komunistliğinden nasıl söz edilebilir ? Bunu Marx nasıl açıklar ? İstediğiniz kitabını okuyun, tekrar tekrar satın alın. Bunun açıklamasını bulabilir misiniz ? Rusya bu duruma en iyi örnektir. Doğal kaynağından gelen paraya sadece güçlü sermayedarlar sahip olur ve globalizmin canlanması ile beraber finansal sistemi keşfeden Ruslar, sosyalizmi bir anda terkederler. Çünkü sosyalizm içinde de onlar arasındaki gelir dağılımı pek iç açıcı değildir. Çünkü Ruslar sosyalizm döneminde de üretici bir toplum değildir. Kapitalizmin esası üretimse, sosyalizmi bu üretim sorunu yok ettiyse nasıl oluyorda insanlar komünist düzende daha farklı yaşamıyorlardı ? Emeğin değerini bilmede fark olsaydı Ruslar hazırcılığa alışmazlardı.
Bana göre sistemdeki sorun farklı. Kapitalizm terk edilmemesi gereken aksine globalizm şartları ile güçlendirilip, düzenin sağlıklı şekilde kurulması gereken bir sistemdir. Kapitalizm üzerinde finansal sistemin ağırlığının azaltılması ve üretime dayalı yapılanmanın sağlanması gerekir. Bu nedenle yeni yapılanacak düzende mali kesim üzerinde sınırlayıcı etkiler geliştirilmelidir. Emeği yok edenin kapitalizm olmadığı ( yalnızca onun olmadığı ) idrak edilmelidir. Karl Marx ‘ ın yaşadığı dönemde finansal sistem bu halde değildi. Şimdi böyle bir sorun olduğunda Marx’ın kitabına sarılmak kolaycılıktan öte değildir. Emeği savunmak ve işçi sınıfını korumak için sosyalist olmaya gerek yok. Hakettiğini vermek önemlidir. Ama bununda bir sınırı vardır. Çünkü devir minumum maliyet ile maksimum verimin alınmaya çalışıldığı devirdir. Eğer insanlar vasıflarını geliştirmeyip, Marx’tan kalma söylemlerle hak talep etmeye kalkarsa ezilmeye devam edecektir. Devrin farklılaşma devri olduğunu söyleyen yaratıcı kişiler, önce insanların farklı olması gerektiğini söylemelilerdir. Bu farklılığı yaratmak için en son ihtiyaç olunan şey Karl Marx ‘ın kitaplarıdır.
Oldukça büyük ve tüm insanlığı ilgilendiren sosyal ve ekonomik sistem hakkında kolayca yargıya varılmasını çok yanlış buluyorum. 150 yıl öncesinin şartları ile günün şartlarının aynı olabileceğini düşünerek basit fikirlere kapılmalarına şaşıyorum. Herşey iyi analiz edilmeli ve ekonomide hiçbirşeyin tek nedene bağlı olarak değişebileceği düşünülmemeli. Birbiri ile koordineli olan ve bir kalemi değiştirdiğiniz zaman çok şeyin değiştiği bir sistemde yaşıyoruz. Ekonomi dışarıdan bakan herkesin ne var ya bunda dediği bir bilim. Ancak özünde öyle değil. Ve ne yazık ki insanlar bazı düzenlerin nimetlerinden yararlanacağım diye önemli taşları yerinden oynatmadan ahkam kesiyorlar. Sonucunda da böyle zor günlere katlanıyoruz.
26 Ekim 2008
30 Mayıs 2004 tarihi Beşiktaş için renklerle ifade edilemeyecek kadar karanlık birgün oldu. Serdar Bilgili yönetimi istifasından sonra göreve gelen yeni başkan, koltuğa oturduğu ilk günden beri yaptıklarıyla başarısız olacağının sinyallerini verdi. Kimse onun yönetimine girmek istemedi. Girenlerde Beşiktaş gibi büyük bir klübü yönetemeyecek vasıflarda kişiler oldu. Bazıları paraları ile yönetime girdi, bazıları ise Demirören şirketlerindeki pozisyonları itibariyle. Borçları babasının paralarıyla kapattığını söyleyen ve bunu her fırsatta tehdit olarak kullanan başarısız başkan, her geçen yıl Beşiktaş’ı aşağı çekti.
Göreve geldiği takdirde Matheus’u teknik direktör yapacağını açıklayan başkan ilk falsosunu o sırada verdi. Matheus antrenör olmaktan vazgeçti. Demirören, tecrübesiz küçük bir çocuk gibi, sözleşme detaylarına önem vermeden ve çok ani alınan bir kararla İspanya dışına çıkmamış, Real Madrid’in başarılı hocası Del Bosque ile anlaştı. Bosque yalnızca 6 hafta klüpte kalabildi ve hayatı boyunca en kolay para kazandığı klüp olarak Beşiktaş’a aşık oldu! Başkanın ödediği tazminat, tarihi bir rekor oldu. Kendi yaptığı bu yanlışlığı ve beceriksizliği babasının parasıyla ödedi. Ancak o para klübe borç olarak bindi. Sonrasında Rıza Çalımbay gibi henüz Kartal’a antrenör olamayacak bir kişiyi göreve getirdi, ateşe attı. Başarısız sonuçlar alınınca, başkan Çalımbay’ın arkasında durdu! Sonrasında aynı hikaye…Çalımbay kovuldu. Başkan kıyıma devam etti ve Tigana ile anlaştı. Sorunları ile gündemde olan Fransız, Beşiktaş’a kısa süreli hizmet verdi. Son olarak Türkiye’nin yetiştirdiği en kibar ve saygılı insan Ertuğrul Sağlam göreve geldi. 4 senede beşten fazla teknik direktör bulan başkan, aldığı birbirinden kötü futbolcuların sayısını kendisi bile hesaplayamaz hale geldi!
Yönetimi tam bir fiyasko olan başkan, klübü devlet sandı sanırım! Çünkü hergün bir yöneticisi saçma sapan açıklamalar ile gündeme geldi. Başkan birgün çıkıpta, susun diyemedi. Beşiktaş’ı ayaklar altına aldı ve ne kadar yeteneksiz bir yönetim olduğunu ispatladı. Sinan Engin gibi kişiyi hala menajer sıfatıyla klübe getirmesi bardağı taşırdı. Büyük Beşiktaş taraftarı ise her zaman taşıdıkları umutla, takımını desteklemeye devam etti. Protestoları erteledi. Başkana, menajeride al git mesajları gönderildi, taraftar susturuldu. Ancak bugün başkana ders niteliğinde bir protesto geldi.
Yıllardır iskelet kurulamayan bir takıma, ne kadar adam alırsanız alın sıkıntı çekersiniz. Her hoca hata yapabilir ve bu hatalar bu takımda daha çok olur. Hele Ertuğrul Hocayı düşünün. En büyük ideallerinizden bir tanesi Beşiktaş’ı çalıştırmak…Bu göreve bu yaşta gelmiş. Buradan ayrılırsa ne yapacak ? Avrupa hayalleri vardır ancak bu kadar kolay Avrupa’ya gidebilir mi ? Peki şimdi bu insanın stresini düşünelim. Ne kadar büyük baskı altında maçlara çıkıyor. Oyuncu değiştirecek ancak maç kurtulma stresi var. Tello veya Delgado’yu oynatmak istemiyor belki. Ancak onları oynatmayıp ya kazanamassam sorusu aklına geliyor. Mecburen kadroya alıyor. İşte bu şartlarda çalışıyor Ertuğrul Hoca. Arkasında duracağını söyleyen ve durmasa daha iyi olacak bir başkan, yanında ise ne dediğini bilmeyen yöneticiler…
Ertuğrul Hoca, perşembe günü yaşanan ve bana göre çok abartılmaması gerek bir maç sonrası radikal kararını aldı. UEFA kupası zaten gereksiz ve prestiji olmayan bir kupa. Beşiktaş o turu geçse, ya gruplardan çıkamayacak ya da bir sonraki turda elenecek. Bu takım final oynayabilir mi ? Nitekim Kartal, Ukrayna takımına elendi. Skor hezimet sayılırmış. Elendikten sonra napayım ben skoru. 2-0 yenilsen elenmeyecek misin ? Bu kadar basit düşünen adamlar tabi ki 40 metreden gol yiyen kaleciyi eleştirmezler. Peki bunların tek sorumlusu antrenör mü ?
Takımı hergün aşağı iten başkan, kendisi görevi bırakacağı yerde gidiyor Lucescu ile görüşüyor. Senin takımının başında antrenör varken nasıl bir liderliktir bu ?
Dün Hacettepe maçına takımını çıkaran ve lig yarışında yara vermeyen Ertuğrul Sağlam, bugün kendisine yakışan davranışı sergiledi. Ben ve ekibim adamız dedi ! Bu şartlarda burada çalışamayız dedi ve istifa etti. Düşünsenize, en büyük ideali olan klüpte kalmak için aşağılanmadı. İnsan gibi geri çekildi. En son suçlu olmasına rağmen.
Ertuğrul Hocama
Göreve ilk geldiğinde çiçeklerle karşıladık seni. Adam gibi Adam Ertuğrul Sağlam diye inlettik İnönü’yü. Efendiliğin, kişiliğin ile bu yönetimle çalışman yanlıştı diye düşündük. Çünkü incinmenden, yıpratılmandan ve gönderilmenden korktuk. Bazen çıldırttın bizi yaptıklarınla. Ama biliyorduk ki sende bizim gibi en iyisini yapmak istiyorsun. Sen para için değil , tutkun için çalıştırıyorsun takımı, Kartalımızı. Şampiyonluğu kaybettik ama sen başarılıydın. Baki - Gökhan gibi bir defansla bir takım nasıl şampiyonluğu son maçlarda kaçırabilir ? Sen mucizeyi başardın hocam. Bu takım Avrupa’da nasıl başarı elde etsin ? Sen mi çıkıp oynayacaksın ? Sen elde ki malzemeyi kullanacaksın. Bu kötü malzeme ancak bu kadar iyi kullanılırdı hocam.
Bu sene istediğin gibi takım kurdun. Defansta fena değildi. Sezona da süper girdik. Bir kaza ile Ukrayna’da başarısız olduk. Peki o maçta neden hala Gökhan’ı oynattın ve kariyerini tehlikeye attın hocam ?
Hocam yapma dediğim çok anlar oldu belki ama asla git artık demedim. Bu takım adam olacaksa sen edersin dedim. Sen karakterlisin, sen oradaki herkesten daha Beşiktaşlısın. Birgün kamptan alındın ve takasta kullanıldın. Sesini çıkarıp tek birşey demedin. Sonra birgün o takıma antrenör olarak geldin. Oradan birkez daha gönderilmek sana yakışmazdı ve sen kendine yakışanı yaptın hocam.
Bence hiç üzülme. Başkan, Arsene Wenger’i getirse 10 haftada kovar. Çünkü asıl sorunun kendisinde ve başarısızlığında olduğunu bilmiyor. Bence, sen herşeyin en iyisine layıksın. Çünkü disiplinle, çalışkanlıkla yapıyorsun işini. Şimdi sen gittin ama bu takım şampiyon olmasın demezsin. Şampiyon olsak, çıkar sevinç turlarına katılırsın. Sen öyle Beşiktaşlısın hocam. Bu yüzden seni seviyoruz.
Yolun açık olsun Ertuğrul Sağlam. Hiç korkma, Lucescu o stada gelip, Sinan Engin yanında durursa çalınan puanlarımızı sorarız. Neler yaptınız anlatın diye inletiriz İnönü’yü. Asla ve asla o stadda adamlıktan söz etmeyiz. Çünkü o stada gelecek en büyük adam sendin.
Seni sevdik hocam, yaptıkların ve hizmetlerin için teşekkür ederiz. Hakkınızı helal edin dedin. Helal olsun hocam,sana bin kere helal olsun.
Başkana
Sadece bir taraftarım. Sadece Beşiktaş aşığıyım. Gururumu ayaklar altına alıyorum ve yalvarıyorum. Lütfen başkan, yalvarırırım bırakın Kartalımızı. Tüm Beşiktaşlılar için lütfen artık gidin. Siz ve yönetiminiz gerçekten istenmiyor !
7 Ekim 2008
Haftasonunu meşgul eden ve gündeme oturan ikili sataşmaya yorum yapmak istedim. İki tarafta desteklemediğim ve zaman zaman eleştirdiğim kişiler olduğu için , haddim olmadan kendimce değerlendirmeler yapacağım , herkesin affına sığınarak …
Herşeyden önce , bir ülke başbakanının bu şekilde bir dalaşmaya girmesi hoş değildir. Kameralar önünde , ismini net şekilde açıklayıp bir insanı deşifre etmesi takdir edilemez. Devlet ile özel sektörün karşılıklı atışması ve çoğu iş adamı bu şekilde köşeyi dönüyor imajının oluşmasını sağlayacak açıklamalar oldukça sağlıksızdır. Ancak Türkiye ‘ nin en büyük medya grubu , halkının % 60 ‘ ından fazlasının olan biteni ( gerçek yada yalan ) televizyon ve gazetelerden öğrenen ülkede , üstüne düşeni en doğru şekilde yapmalıdır. Doğan Medya Grubu ise bu görevi başarı ile yerine getirememekte ve sansasyon - gündem yaratacak şeyleri manşet yapıp , olayları magazinselleştirerek gerçeklerin göz ardı edilmesini sağlayacak yayın anlayışı izlemektedir. Bu sayede haberin içinde geçen önemli ve gerçek detaylar çok az satırda yer alarak , halkın sadece iddialar ya da sansasyonları görmesi sağlanıyor. Bu yayın anlayışı , gerçekleri ortaya çıkarmak için kişilere oldukça yüklü bir maliyet yükleyebilecek olmasının yanı sıra , prestij içinde büyük kayıp olmaktadır. Yayın anlayışı doğru habercilikten çıkmış olan Doğan Medya Grubu , yıllardır alıştığı taktikte sorun yaşayınca üstüne gelinmeyi hak etmiş olabilir. Halkın ( özellikle batılılaşamamış bölgeler ) ülke ile ilgili bilgileri aldığı gazete ve televizyonlarda ki doğruluğu aza indirip , dinlenme niteliği taşıyan haberleri yayınlaması , derine inecek kapasiteye sahip olamayan kişiler için ciddi bir risktir. Bu noktada basın özgürlüğü denilen önemli konunun biraz irdelenmesi önemli olabilir. Ancak başbakanın bunu bu şekilde yapması hoş olmamıştır.
Şimdi gelelim Aydın Doğan ‘ la ilgili bazı detaylara ;
- Sayın Aydın Doğan , kendi televizyonuna çıkıp açıklama yaparken keşke Türkiye ‘ nin en büyük vergi kaçakçılığına değinseydi. İlk kez bu konu hakkında konuşsaydı. Petrol Ofisi ‘ nin 1.2 Milyar YTL değerinde vergi kaçağı neden haber yapılmadı ? Hiçbir şey olmamış gibi , bu inanılmaz kaçak nasıl saklandı ? Türkiye ‘ de sansasyon yaratmakta usta olan grup nasıl oldu da bu sansasyonu atladı ? Jan Nahum gibi başarılı ve uzman olan bir CEO nasıl olupta bir anda görevden alındı ve kurban olarak gösterildi ? Bunlarında cevabını merak ediyorduk.
- Aralık 2007 tarihinda , Mecidiyeköy ‘ de arsa fiyatlarının artacağı haberleri Doğan Grubu gazetelerinde yer aldı. Hem de durup dururken ! Neden mi ? Çünkü Aydın Doğan , Taş Yapı şirketi ile % 50 ortak olarak arsa almıştı. Bu Taş Yapı şirketi AK Parti hükümeti ile yükselmeye başlamış bir grup değil mi ?
- Yıllardır hükümetlerle iş birliği yaptığını açıkladı zaten. Yıllar önce Bedrettin Dalan ‘ la nasıl bir iş yaptığını öğrenmek isterdim. Bedrettin Dalan İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olduğu dönemde nasıl bir işbirliği yaptılar çok merak ediyorum. Yeditepe Üniversitesi ‘ nde Aydın Doğan ‘ ın çok önemli payının olduğunu duydum. Kurulurken Dalan ‘ ın , Doğan ‘ dan destek aldığı söyleniyor ve üniversitede payının olduğu konuşuluyor. Bu bildiğim ve iddia ettiğim birşey değil. Sadece bir duyum. Ancak iletişim fakültesinde , Doğan Grubu bünyesinden gazeteci ve yayıncıların derslere girmesi ilginç bir detay. Kokusu ileri de çıkar mı bilmem ancak Aydın Bey ‘ in belediye başkanı ve devlet başkanları ile iletişimi güçlü olması doğal karşılanmalı.
- Hilton olayında başbakanın açıklamaları çok güçlü ve çok iddialı. Aydın Bey ‘ in açıklamaları bu konuda pek yanıt olarak gelmedi. Bu olayın doğru olmadığına kaç kişi inanır acaba ?
- Aydın Bey ‘ in grubu AK Parti hükümetine başlarda muhalif değildi. Hatta istikrar adı altında destek bile verdiler. Zaman zaman yazdıkları ile oy toplattılar , zaman zamanda yerden yere vurdular. Bir gazetesinin ( Hürriyet - Milliyet ) genel yayın yönetmeni muhalifi , bir gazetesinin ( Star ) genel yayın yönetmeni yandaşı gibi. Bunun ortası neden bulunmuyor ?
Bunlar bir kaç detay. Bunları geliştirmek çok mümkün ancak ben gazeteci değilim. Bunlar gazetecilerin işi. Benim görüşüm Doğan Medya Grubu doğruları yapmayı unutan , halkın gerçeği görmesini engelleyecek yayın anlayışı izleyen bir grup. Türkiye ‘ de medyayı eleştiriyorum sürekli çünkü çok önemli görevleri olduğu halde , bunları ihmal ediyor ve halka sansasyonlarla bilgi edinmeyi alıştırıyorlar. Tekrar ediyorum , halkın büyük kısmının olan biteni basından öğrendiği ve onların haberlerine göre fikir sahibi olduğu bir ülkede bunlar ciddi işler.
Şİmdi gelelim Aydın Bey ‘ in sözlerine. Ceyhan ‘ ı Çalık Grubuna verecekmiş. Putin vb. kişiler işin içindeymiş. Bunları bilemem , günahı herkesin boynuna. Ama şu noktaya dikkat ettim. Benim 2.5 Milyat YTL param var yatırım yapmak istiyorum diyor. Yatırım için teşvikte istemiyorum , sadece yer istiyorum gibi birşey söyledi. Sayın Doğan , siz teşviğinizi kendiniz hallediyorsunuz zaten. Yıllardır İstanbul ‘ da vergi rekortmeni listesinde baş sırada yer almayı biliyor , kendinizi gösteriyorsunuz vergimi de ödüyorum imajı ile , ancak Türkiye ‘ nin en büyük vergi kaçağını yapabiliyorsunuz. Size yatırım vermenin ülkeye ne gibi bir kazancı olacak ? Katma değer yaratmayı geçtim vergide bile problem oluyor. İşinizi çok iyi biliyorsunuz , teşviğe de ihtiyacınız yok. Bu şartlarda devlet size neden yatırım yapmanız için olanak sağlasın ?
Son olarak Hilton olayı , CNN Türk ‘ ün karasal yayın hakkı , iddaa ihalesinde ki mağlubiyet … Aydın Doğan son dönemde işlerini istediği gibi yürütemiyor olabilir mi ?
Kimsenin işi ile ilgimiz yok. Ben sadece doğruları bilmek isteyen ve alın akı ile kazanılan parayı isteyen bir adamım. İddia ya da ithamım yoktur. Sadece düşüncelerim ve duyduklarımdır. Bunların sonucunda Aydın Doğan ‘ a inanmam normal mi ?
8 Eylül 2008

