Piyasanın yükselme isteğini, S&P’nin Türkiye’nin görünümünü durağandan negatife çevirmesi engelleyemedi. Amerikan borsalarındaki yükselişin verdiği rahatlıkla güne başladık ve G20 zirvesinden çıkacak olumlu haber beklentisiyle yükselişle günü noktaladık.
Yurt dışında Euro Bölgesinin daraldığı verisini aldık. Amerika’da ise parekende satış verisi beklentilerin üzerinde düşüş gösterdi. Amerikan borsası ise günü dünkü kazancı vererek tamamladı.
Ayrıntıları yayınımda dinleyebilirsiniz.
Ekonomi, beklentilere ve psikolojiye dayanır diyorum, çok kızıyorlar. Kızmaları umrumda değil çünkü ben inandığımı düşünmeye, eleştirileri dinleyerek devam ediyorum. Çalışmalarımı ve araştırmalarımı, yeni yazmaya başladığım kitapta yakın bir zamanda bulabileceğinizi söyleyerek bu konuyu kapatıyorum.
Şimdi de diyorum ki, buna çoğu kişi hem fikirdir, piyasalarda yatırım beklentilere ve psikolojiye dayanır. Ekonomi bir beklenti bilimidir aslında. Geçmiş analizler doğrultusunda ve gelecek ile ilgili beklentilerin tahminine dayanır. Birçok parametrenin yer aldığı ve o parametrelerin birbiri ile kolerasyonuna göre şekillenir. Piyasalarda yatırım da, güven ve beklentiye göre şekillenir. Yatırımcılar, makroekonomik değişimler ve hisse bazlı olarak şirketlerle ilgili uzun dönem beklentilerini speküle ederler. Bunun mekanizması basit olarak böyledir.
Birkaç örnekle bunu anlatmak istiyorum. Mesela bugün, Euro bölgesi 0.2 % daraldı. Almanya ekonomisi dün resesyona girdiğini ilan etti. İtalya bugün 0.5 % oranında küçüldü. Ancak bu verilerin geldiği gün Avrupa borsaları günü yükselişle kapattı. Size mantıksız geliyor mu ? Geliyor ise eğer piyasanın işlem mekanizmasını bilmiyorsunuz. Çünkü piyasalar bu beklentileri önceden fiyatlandırır. Yani bugün olumsuz verilerin gelmesi ile piyasanın düşmesini bekleyen insanlar yanılır. Resesyon ve ekonomilerin küçülmeleri hisse senetleri üzerinden daha önceden fiyatlandı. Son bir aydır yaşanan büyük düşüşlerin nedeni, bu beklentilerin piyasa üzerine çökmesidir. Dünya ekonomilerinin tamamına yakının, büyük bir durgunluğa gireceğinin anlaşılması üzerine piyasalardan para çıkmaya başlandı zaten. İşte bugün olan şey, sadece o tahmin edilen verilerin yayınlanmasıdır. Yüzdeler elbette oynayabilir ancak piyasanın beklentisinden çok farklı gelmediği sürece bu fiyatlara olumlu-olumsuz yansımaz.
Mesela dün Amerikan borsası açıklanamayacak bir nedenle yükseldi. Şirketlerden gelen olumsuz haberler,işsizlik başvurlarının beklentilerin üzerinde artması gibi veriler bu yükselişi engelleyemedi. Çünkü bunlarda piyasada önceden bilinen ve fiyatlanan durumlardı. Herkes GM’nin durumundan haberdar, teknoloji parakendeciliğinde sıkıntıların olduğunu ve Intel’in dahi zor durumda olduğunu biliyor. Bununla beraber Circuit City ve BestBuy ile ilgili gelişmeler az çok tahmin ediliyor. Ancak endeksler beklentilerin fiyatlanması paralelinde, ciddi düşüşler yaşadıktan sonra ayakta kalabilmek için desteklerden mutlaka tepki vermek istiyor. İşte dün Dow Jones endeksi güne düşüşle başlayıp, 8000 kritik sınırını test ettikten sonra ciddi bir tepki verdi. Düşen hisselerin cazibesi diye bulunan bu yükselişin tek bahanesi, G20 zirvesinden çıkması umut edilen olumlu sonuçlar olabilir. Yatırımcılar oldukça düşük fiyatlardan riski alma iştahlarını arttırmış olsalar ki, endeks son 20 dakikada 4%’ye varan artış gösterdi.
Son örnekte kendi borsamızdan. Bugün S&P Türkiye’nin görünümünü durağandan negatife çevirdiğini açıkladı. Görünümün durağandan negatife çevrilmesinde, Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı ve bu ihtiyacın teminindeki zorluklar, Türkiye’nin dış finansman ihtiyacının bir kısmının bankalar, önemli bir kısmının ise şirketlerden kaynaklanması, Türkiye’nin cari açığının gelecek yıl daralacağı, yine de dış finansman ihtiyacının artması, özel sektörün dış finansman koşullarının zorlaşması nedeniyle iç piyasaya döneceği, bunun da faizler üzerinde baskı oluşturacağı ve bu durumun da ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyebileceği neden olarak gösterildi. Biz bunların hepsini biliyoruz ve bu risklerin farkındayız. Dolayısıyla bugün İMKB bu haberi olumsuz olarak algılamadı ve yükselerek günü tamamladı.
Aynı beklenti hisse senetleri için de geçerli. Türkiye’den örnek vereyim. Koç Grubu, bir süre önce ana faaliyet alanlarında büyüme göstereceklerini söylemişti. Bunların arasında sigorta sektörünün olmadığını çaktırmıştı diyelim. Bunun üzerine yatırımcılar hemen şirketin sigortacılık faaliyetlerini yürüttüğü iştiraki Yapı Kredi Sigorta’nın satış sürecine gireceğini tahmin etti. Bu hisseleri üzerinde alıma geçerek fiyatını yükselttiler. Koç grubu konu ile ilgili açıklamayı yapıp, sigortacılık faaliyetinden çıkacağını ve sahibi bulunduğu Yapı Kredi Sigorta için satış sürecinin başladığını açıklaması ile beraber bu yükselişler çok fazla olmadı. Bunu Koç Grubu’nun açıklamasından sonra anlayan küçük yatırımcı hisseye akın etti ancak beklediğini alamadı. Çünkü hisseler beklenti ile speküle edilmiş ve önceden yükselmişti. Tabi geçtiğimiz haftalarda, piyasa şartlarına paralel olarak istenilen seviyede bir satışın olamayacağının anlaşılması üzerine, süreç iptal edilmiş ve hisseler ciddi düşüş yaşamıştı.
Kısa bir özet olarak aktarmaya çalıştım. Sonuç olarak, piyasalar neden düştü ve neden yükseldi anlamıyorum diye feryat eden yatırımcılar için ufak çaplı bir anlatım yapmaya çalıştım. Umarım geniş detayları, kitabımı tamamladığımda paylaşma imkanı bulurum.
14 Kasım 2008
Yoğun geçen günün sonunu Amerikan borsalarındaki yükselişin rahatlığı ile yapıyoruz. Peki bugün piyasalarda neler yaşandı ?
Ayrıntıları yayınımda bulabilirsiniz.
Dünyada dolara olan talebin artması, Çin ve Dubai’da inşaatların yavaşlaması emtia fiyatlarında düşüşü beraberinde getirdi. Petrol fiyatları 2 yıl aradan sonra $60′ın altına indi. Demir-çelik fiyatları da uzun süreli zirvesinden döndü. Bu nedenle emtia satışları ile güçlenen ülkeler, rezervlerini de emtiaya bağlamışlardı. Ancak gelirleri, emtia fiyatlarına paralel olarak düşmeye başlayınca zor durumda kalıyorlar.
Özellikle Rusya ve Güney Kore bu nedenle zor günler geçiriyor. Önceleri krizden güçlü çıkacak görüşleri olan Rusya, rezervlerini şiddetli şekilde eritiyor. Bunun nedeni ise parasının değerini korumak istemesi. Kurun yükselmesine izin vermek istemeyen Rusya hükümeti, petrol gelirlerinden kaynaklanan rezervlerini eritmeye başladı. Hatta son dönemde yüklü miktarda rezerv kullandı. Rus borsasında düşüşler son 1 ayda hızlandı ve piyasaya olan talep azaldı.
Petrol fiyatlarındaki ani düşüşün Rusya’ya etkisi olumsuz olacak. Çünkü hazırdan yemeye alışkın Ruslar için yatırım olanakları çok cazip değil. Hükümet bu krizden çıkmak için çözüm bulmaya çalışsada, petrole olan talebin azalması ve gaz fiyatlarının dibi görmesi ile gelirlerinin azalması, bütçe açıklarını karşılayamayacak düzeye çıkıyor.
Çin ‘ de bu krizde zor durumda olan ülkelerden. Büyümesi son yılların en düşük seviyesine geldi. Bunun nedeni ise bize göre değişik. Çin ekonomiside tamamen yatırım ve ihracata dayalı büyüme stratejisi izliyor. Tüketim alışkanlığı çok fazla olmadığı ve dünya üzerinde talep düştüğü için büyümesi düşüyor. Eğer Çin bu hafta içinde açıklanan yarım trilyon dolarlık kurtarma paketini olumlu kullanamazsa, bu dünya içinde sıkıntı yaratacaktır.
Gelişmiş Avrupa ülkeleri ise resesyona girmiş durumda. İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkeler düşük büyüme ile yeni yıla girecekler. Almanya’nın resesyona girdiğine artık kesin gözüyle bakılıyor. Bu gelişme ülkemizi de çok yakından ilgilendiriyor. Çünkü en büyük ticari ortağımız Almanya…
Dünya üzerindeki küresel kriz zinciri büyümeye devam ediyor. Amerika’da patlak veren finansal krizin, dünya üzerinde reel krize dönüşmeye başlaması ile durgunluk herkesi vuracak. Bütçe açığı yüksek, rezervleri çok sağlam olmayan ülkeler yardım almadan bu krizden çıkamayacak gibi gözüküyor. Gelişen ülkelerin birkaç çeyrek negatif veya düşük büyüme ile başetmek zorunda olacakları aşikar. Bundan kurtulmak için ilk yapılacak şeyin, halkı tasarruftan uzaklaştırmak olacağını düşünüyorum. Bunu yapmak içinse güvenin verilmesi gerekiyor. Yani kredi kanallarının açılmaya başlanması, tek başına olumlu sonuç vermeyecektir.
13 Kasım 2008
Gün boyu satıcılı seyrin ağırlıklı olduğu İMKB günü düşüşle tamamladı. Dış ticaret açığı ve İş Bankası’nın 9 aylık bilançosu açıklandı. Doların dünyaya paralel olarak artışı sürdü.
Uluslararası piyasalarda resesyon kaygıları ile satış baskısı arttı. GM ve GE ile ilgili endişelere, hazineden destek programı geldi. BestBuy ile ilişkin kaygılar, talebin azalması ve resesyonun çok ciddi boyutlara ulaşacağı beklentisi ile günü % 5′e varan kayıplarla tamamladık.
Detaylar ve ayrıntılar için yayınımı dinleyebilirsiniz.
Son günlerde şiddetle artan kriz çığırtkanlığı nedeniyle, bugün krizin ülkemizi nasıl vurabileceğini yazmak istedim. Herşeyden önce 1994-2000 ve 2001 krizinden çok farklı durumda olduğumuzu söylemek istiyorum. En basit örnekle, o dönemlerde sabit kur rejimi ile yola devam ediyorduk. Yani kuru sabit tutmak için sürekli rezerv eritiyorduk. Bugün ise merkez bankası, serbest kur rejimi ile beraber güçlü rezervlere sahip olarak bekliyor.
Şimdi iki başlık altında krizin görülme nedenlerini aktaracağım. Açıklaması olarak ise ülkemizin durumunu anlatmaya çalışacağım.
1. Ödemeler dengesinden kaynaklanan krizler :
Krugman’ın kriz tanımında, önemli ölçüde rezerv kaybına neden olan bir ödemeler dengesi sorunu varsa, sabit kur sistemi ile tutarsız makroekonomik politikalar ile sürdürülümez oluşundan kaynaklandığını açıklar. Burada bütçe açıklarının kredi genişlemesi ile finanse edilmesi sorunu vardır.
Ülkemiz için ödemeler dengesi çok ciddi bir sorundur. Ancak serbest kur politikası ile rezervleri koruma anlayışımız vardır. 2001 krizinden itibaren izlediğimiz sıkı para politikası ile beraber tutarlı bir makroekonomik politikaların izlenmesi gücümüzü arttırmıştır. Bütçe açığımız şuan İngiltere ve Fransa gibi büyük ülke ekonomilerden daha az durumdadır. Yani bizim açığımızı kapatmak için borç almaya ihtiyacımız yoktur.
Bizim bu noktada ihtiyacımız ödemeler dengesindeki açığı kapatacak kaynaktır. Biz bu kaynağı borçla değil, dışaradan gelen yabancı sermaye ile kapatmaya çalışıyoruz. Çok güvenli olmayan bu yol kriz döneminde başımızı ağrıtacaktır. Açıklanana göre 13 milyar $ gibi bir paranın ülkeye girişinin kesin olduğu söyleniyor. Bir de yapılacak milli piyango gibi özelleştirmeler ile beraber ülkeye girecek sermayen oranı arttırılmaya çalışılacaktır. Yani dış kaynak bulduğumuz sürece ödemeler dengesi başımızı ağrıtmayacak.
Ödemeler dengesi çok ciddi bir kriz göstergesidir. Bu dönemde bizim için en büyük sıkıntı bu açık olduğu için, IMF ile yapılacak bir anlaşma güven açısından çok sağlıklı olacaktır.
Şimdi açıklanan rakamlara göre dış ticaret açığı eylül ayında %60.1 azalarak 914 mLn $ oldu. Ancak ocak-eylül dönemleri arası net doğrudan sermaye girişi % 34.4 azalarak 10.39 mLr $ oldu. 6 aylık dönemde ise toplam dış ticaret açığımız ise 35.36 mLr $. Bu açığı finansmanında zorlanmamız en büyük risk.
2. Bankacılık kesiminden kaynaklanan krizler.
Sermaye akımlarının serbest olduğu ekonomilerde, hükümetler bankaların yurtdışından aldığı borçlara doğrudan ya da dolaylı olarak garanti verirler. Hükümetlerin finansal birimleri kontrol etme yetersizliği varsa ahlaki risk faktörü devreye girer. Borçlanmayla elde edilen fonların giderek atması ile yatırımlar olması gerektiğinden fazla artıp, bu fonların etkinlikten uzak yatırımlara yönlendirilmesi ciddi kayıplara yol açar. Bir de küresel piyasalardaki etkileşim ile bir ülkenin finansal sisteminde meydana gelen kriz diğer ülkeleri de etkiler. Kriz ortamı oluşmaya başlar.
Burada en büyük şansımız geçmiş yıllarda yaşadığımız kriz sonrası BDDK ‘nın kurulmuş olmasıdır. Kontrol ve düzenleme hükümet tarafından yapılmayıp, bağımsız bir kuruluş tarafından ciddi takip ile yapılması ile beraber ahlaki risk faktörü minimize edilmiştir. Fonların kullanım oranı düzenlenmiş ve şeffaflık sağlanmıştır. Sermaye rasyoları kontrol altında tutulup, bankaların her türlü risklere karşı optimum seviyede kontrolü ile bu risk en aza indirilmiştir. Bu sayede dünya finansal sisteminde meydana gelen finansal krizden bizim bankacılık sistemimizin etkilenmesi engellenmiştir. Bu krizde finansal açıdan korkmamamızın nedeni budur.
Bu ortamda likiditenin oldukça düşmesi ile likidite krizi adını takabileceğimiz bir ortam oluşmuştur. Ancak bizim bankalarımızın da merkez bankamızında döviz rezervleri oldukça fazla durumdadır. Eğer bankalar kredileri geri çekme işine girmez, piyasayı fonlamaya devam ederse bunun üstesinden kolayca gelebiliriz.
Bankalar bu dönemde merkez bankası aracılığı ile borç vermeyi sürdürüyor. Güven sorunu yaşanması ile beraber bankalarının borç verme iştahının düşmesine merkez bankasının güçlü rezervleri engel oluyor. Bankalar kime borç verdiğini görmeden, merkez bankası güvencesi ve aracılığı ile fonlamaya devam ediyor. Miktar ve vade ayarlanıp, fonlama yapılıyor. Merkez bankası burada güçlü rezervlerini nakit olarak kullanma yoluna da gitmiyor. Yalnızca teminat olarak gösterilen paralar, ödenmeme riskine karşı merkez bankası tarafından sigortalanıyor. Yani teminatlar eğer karşılanamayacak durumda olursa, merkez bankası burada devreye giriyor ve rezervlerini kullanıyor. Yani burada rezervler sadece sigorta görevi görüyor. Hatta bu teminatlar TL olarak alındığı için kur riskine karşıda korunmuş olunuyor. Harcanmamaya ve güçlü kalmaya devam ederken bir de fonlamaya yardım ediyor. Buradan anlayacağınız üzere ülkeleri krize götüren en önemli gösterge ‘ Merkez Bankası rezervleri ‘ dir.
Merkez bankalarının rezervleri güçlü olduğu sürece spekülatif ataklara karşı dayanıklı olunur. Krizlerin en büyük sorunu beklenmedik ani spekülatif ataklara karşı korunamayacak an olmasıdır. Yani bir mikrop gibi düşünürseniz, vücuda en dayanıksız olduğunuz anda ani olarak girer ve yıkar. İşte krizde böyle birşeydir. Sizin eliniz ne kadar güçlü ise spekülatif ataklara karşı o kadar dayanıklı olursunuz.
Enflasyon son dönemde yeniden artsada, uzun dönemde emtia fiyatlarındaki düşüşe paralel olarak azalacaktır. Faiz oranlarımız eskiye oranla sınırlı seviyede artış göstermiştir. Sürekli üstüne bastığım kur hareketi tamamen spekülatif bir ataktır ve kriz göstergesi değildir. Serbest kur rejimi ile beraber kurun korunması amacı güdülmemektedir. Kurun etkisi ise bu dönemde enflasyon ve faizler üzerinde sınırlı kalacaktır.
Sonuç olarak bizim bankacılık kesiminden kaynaklanan bir sorunumuz yok. Merkez bankamızın rezervleri oldukça güçlü.Bütçe açığımız birçok gelişmiş Avrupa ülkesinden daha az seviyede. Eğer bankacılık kesimi kredileri geri çağırma gibi saygısızlık yapmayıp, piyasayı makul ölçüde güçlü döviz likiditesi ile fonlamaya devam ederse sorun yaşamayız. Ödemeler dengesi sorunumuz ise yabancı sermayeye muhtaç haldedir. Bu da bir şekilde karşılanabilirse hasarımız az olur. Ki emtia fiyatlarında ki azalışa paralel olarak, döviz kurlarındaki artış ile beraber bu açığın önümüzdeki dönemde azalacağını tahmin ediyoruz. Bu nedenle ihtiyacımız olan para biraz daha az olabilir. Ancak girmeye gönüllü paranın az olacağı da unutulmamalı. Tam güvence altında bu krizi fırsata dönüştürelim diyorsak IMF ile anlaşma sağlıklı olabilir.
Şimdi gelelim peki kriz bizi nasıl vurur sorusuna. Kriz bizi düşük büyüme, artan işsizlik ve iflas eden işletmeler ile vuracak. Büyümemizin düşeceği son açıklanan imalat verileri ve kapasite kullanım oranları ile iyice ortaya çıktı. Bence bu dönemde yapılacak en akılcı şey, düşük büyümeye makul bir oranda göz yumularak büyüme stratejimizi değiştirmek. Ar-Ge ye ağırlık vererek, ithalatı ihracat için gerekli olmaktan çıkarıp, ihracatın kaldıraç etkisini arttırmak önemli olacaktır. En azından ürettiğimiz ürün az olsada katma değeri yüksek olur. Bu dönemde katma değerli ürün yaratacak büyüme çalışmaları yapılabilir. Bunun için zaten düşük verimle çalışan fabrikaların kapanması ve yerine kurulacak daha işlevsel fabrikaların önemi büyüktür. Umarım bu krizi bu şekilde fırsata çevirebiliriz.
Son sözde medyaya. Siz hala eski tas eski hamam devam edin. Biraz utanma duygunuz varsa, krizin saçma yüzünü değilde gerçek yüzünü ortaya çıkarırsınız. Bu sayede ülkemiz için faydalı birşey yapmaya ilkkez yardımcı olursunuz !
12 Kasım 2008
Mustafa filmi üzerine yazı yazmak için uzun süre bekledim. Konuşmaları dinlemek, eleştirileri okumak ve yorumları almak için. Ancak bu kadar üzerine gidilip eleştirileceğini düşünmüyordum. Bu konu, kadın programlarına kadar gelince ( aşağılamak için söylemiyorum ) artık yazma zamanı geldi diye düşündüm. Eleştirilen noktalardan aldığım notlar üzerine 3 basit soru hazırladım. Şimdi affınıza sığınarak kendi görüşlerimi belirtmek istiyorum.
* Atatürk diktatör mü ?
Atatürk çok büyük bir devrimci. Devrimi, Toktamış Ateş hocam şu şekilde tanımlardı ; “Bir toplumdaki siyasal, ekonomik yararlanma olanaklarının, toplumun geniş kesimleri lehine hızla değişmesi”. Bunun siyasal alanda “katılım”ın artması, ekonomik alanda “paylaşım”ın dengelenmesi ve vatandaşlara her alanda “fırsat eşitliği”nin tanınması olarak yorumlardı.
Atatürk bir devrimcidir. Şeyh-ül İslam’ın egemen olduğu bir ortama, medeni bir çizgiyi getirmeye çalışan, saltanat rejimini kaldırıp yerine cumhuriyet rejimini kurmak isteyen bir insandır. Bunu yaparken, kendisine inanan kişilerin çok az olduğunu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Halkın cemaat liderlerine inandığı bir ortamda, cemaat liderlerinin Allah tarafından gönderildiğine inandırılan bir halkın görüşünü değiştirmeye çalışan bir liderdir. Bunu yaparken, elbette dikta rejimine benzer bir uygulama yapmak zorundadır. Çünkü halkın büyük çoğunluğu tarafından egemen olan görüşü yıkmak için bunu yapması gereklidir. Atatürk, meclisi kurduğu zaman, karşısına rakip olarak gelen kişilerin demokrasi adına gelmediklerini bildiği ve gerici görüşü savunup, halkı cumhuriyet rejimine karşı kışkırtacaklarını bildiği için buna izin vermemiştir. Aynen en yakın arkadaşının bu ayaklanmalar içinde olduğunu öğrenince, onu yargılamaktan çekinmediği gibi… Devrimler bazen kanlı çatışmalara da neden olabilir. Atatürk ‘ nün yaptığı da aynen böyle bir devrim işte. Üç-beş kişinin dini kullanarak, saltanat adı altında halkı kandırıp yönetmesine engel olup, Türk halkının Cumhuriyet rejimine geçmesi…Halkın batılı uygulamaları örnek almaları ve kültürlerini geliştirmeleri…Kadınların bu rejime dahil edilmeleri…Bunlar gibi sayabileceğimiz onlarca inkilabı hayata geçirmek için yaptığı şeyin adı ‘ devrimdir.’ Bunu yaparken, gerici halka, isyan çıkartan dindarlara karşı uygulamak zorunda olduğu politika, dikta politikasıdır. Yalnız onu yapmasının nedeni, halkın Cumhuriyet rejimine inanmasını sağlamaktır.
Eğer Atatürk bir diktatör olsaydı, kendisine ‘ Baş Komutanlık ve Mareşallik ‘ rütbesi verildiği zaman halkı istediği gibi yönetirdi. Demokrasiyi bu ülkeye getirmek için uğraşmazdı. Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir sözünü söylemeyip hakimiyeti eline alırdı. İşte Atatürk bu derece halkı için hizmet eden bir liderdir. Ona diktatör demeye cüret etmek bilgisizlikten öteye gitmez bence.
Filmde de Atatürk’ün diktatör özelliğini gösteriyor gibi bir eleştiri getirmekte düşünceden yoksun olmanın ürünüdür gibi geliyor.
* Atatürk dinsiz mi ?
Bu eleştiriyi getiren kesime çok şaşırdım öncelikle. Atatürk’ün dinsiz olabileceğini düşünecek tek kesim olmalı. Onlarda düşündükleri için değil, kandırmacalarına engel olacağı için düşünecek kesim…
Atatürk’ün çok önemli bir cümlesi, filmde aynen geçiyor. ” Biz ilhamlarımızı gökten gayipten değil, hayattan alıyoruz. ” Burada da demek istediği, biz Allah’ın gönderdiği elçiler değil, yarattığı kullarız. Yaratılışımız ve gücümüz Allah’tan geliyor ancak ilhamlarımızı yaşayarak öğrendiğimiz gelişmelerden alıyoruz.
Dinsiz mi söylemlerine neden olan sözün aslı bu değil midir ? Saltanat rejiminde, Şeyh-ül İslam inanışında, cemaatlerin olması ve cemaat liderlerinin Allah tarafından gönderilen elçiler olduğuna inanılması gibi bir durum geçerli değil midir ? Halkta, o kişilerin dediklerine itaat etmezsek Allah tarafından cezalandırılacağız diye düşünüp kapanan kesim değil midir ?
İşte Atatürk’ün yaptığı, bu inanışı silmektir. Cumhuriyet rejimini getirirken, silmesi gereken inanış budur. Bunun dinsizlikle ne gibi bir alakası olabilir ? Meclisin açılışını perşembeden cumaya alması, açılışta hutbeler okutması, kurban kesmesi vb dini inanışların yerine getirilmesi esastır. Bunun dışında ki görüşlerin dinsizlikle alakası yoktur. Bunun amacı irticayı ve gericiliği ülkeden uzaklaştırmaktır.
Filmde de bu vurgu yapılıyor. Atatürk, Allah’ın yarattığı bir kuldur. Allah tarafından ülkemizi kurtarmak için gönderilen bir elçi değil. Ve Atatürk, gücünü Allah’tan alıp ilhamlarını vizyonundan alan büyük bir liderdir.
* Atatürk zevk ve kadın düşkünü mü ?
Filmin en çok eleştirilen noktalarından bir tanesi olsa da, ben hala anlayamadım. Filmin yüzde 90′u tarihi anlatım ile geçerken, çok az kısmında kadınlar yer alıyor. Eğlence ise artık adı eğlenmekten çıkmış olan yemek masalarında sabahlamalardan esinlenerek kalıyor.
Filmin başında Mustafa’nın büyük şehre gelişi, kendini öğrenmesi ve erkekliği tatması duyguları anlatılıyor. Hangi erkek bu evreleri geçirmez ? Bırakın o devirleri, bu çağda bile küçük şehirden büyük şehre üniversite okumaya giden gençler, o akıma kapılmaz mı ? Bunun çağla ilgisi yoktur. Bunun tamamen insanlıkla alakası vardır. Aynı Ata’mızın insan olduğu gerçeği gibi.
Zaten o ilk yıldan sonra sadece amacı uğruna yaşayan, hayatını kitaplarla geçirmeye başlayan daha sonra ise ülkesi için en zor şartlarda savaşlara katılarak geçiren bir adamdan bahsediliyor. Hayatının hangi bölümüne bir kadını sokabilecek ki zevk düşkünü damgasını alabilsin ?
Hangi erkek bir kadınsız yaşayabilir acaba ? Günümüzde hangi erkek sadece amacı ve hayali uğruna, bu hayalin kendi çıkarıyla ilgisi olmadan, yıllarını oldukça zor şartlar altında çalışarak geçirebilir ? Filmde uzun uzun anlatılan, gösterilen zor şartlarda yaşayan bir adamdan bahsediliyor. 18 yaşından 45 yaşına kadar yerleşik bir evi olmayan, sürekli çalışarak ve savaşarak yaşayan bir adamdan bahsediliyor. Allah aşkına bu insanın eğlenmeye ve hayatın tadını en iyi yansıtan kadınlara ihtiyacı olmaz mı ?
Ki bir lider ince ruhlu olmalıdır. Atatürk’ün yazdığı mektuplardan anladığımız üzere, ruhu ne kadar ince ve hassas. Kelimelerinde kadın ruhundan anlayan bir hava var. Savaşçı ve hırslı bir adam, bir yandan da hassas ve duyarlı bir insan. İşte bu lider bizim önderimiz. İşte o insan bizim Ata’mız.
Son dönemlerini anlatan bölüm biraz uzatılmış deniyor. Orada da anlatılmak istenen birşey var. Yıllarca yalnız kalmş ve sadece halkı için yaşamış bir insanın depresyon hali. Halkın sıkıntılarını dinleyip, dertlerle boğuşan bir insanın yalnız hali. Kendisine arkadaşlığı içki şişelerinden çıkarmış bir insan. Ona eğlence demek imkansız. Dertlerin muhabbeti belki de. Yorgunluğu sıkıntıları ile birleşince son dönemlerde iyice bunalmış bir kişi.
Elinden sigarası düşmüyor diye eleştiren kesim ise önce 14-15 yaşında özenerek sigara içmeye başlayan çocukları düşünsün bence. Atatürk’ün bazı özelliklerini göstermeyelim diye uğraşacaklarına, Atatürk’ün emanet ettiği vatanı koruyacak gençlerin ne yolda olduğunu eleştirsinler önce.
Bunların gösterilmesinden rahatsız olmuşlar. Çünkü o insanüstü bir varlık! Bırakın gözümüzde sıkıntısı olmayan bir insan olarak yaşasın diye düşünüyorlar belki. Ancak onun insan olduğunu hatırlatan bu film için ben teşekkür ediyorum. Tekrarlıyorum ; Ata’mız bize Allah tarafından gönderilmiş elçi değil, Allah tarafından benim-sizin gibi yaratılmış bir insan. Tek farkı, ülkesi için zekası ve geniş vizyonu ile yılmadan çalışmış büyük bir devrimci lider olması.
Eleştirilerden belli noktaları kendimce toparlayıp yorumladım. En çok ilgimi çeken nokta, eleştirilerin geldiği kesimin yine aydın görüşlü kişiler olması. Bu beni iyice sıkıntıya soktu. Onlar halen daha aynı çizgide yürüyor. Ve o çizgi, ülkemizi karanlığa götürmeye devam edecek.
Son paragrafta Bekir Coşkun’u anmak istiyorum. Bir programa canlı telefon bağlantısı ile katılan Can Dündar, aynı grupta çalıştığı Bekir Abi’sinin eleştirilerine çok şaşırarak, bir soru sormuştu. ‘ Bekir Abi filmi izlediniz mi ‘ diye. Bekir Coşkun’un verdiği yanıt ise ; ‘ Hayır izlemedim. Çok güvendiğim yakın dostum anlattı. ‘… Fazla söze gerek var mı ?
11 Kasım 2008
Uzun süredir başbakanın büyüme lafına takmış durumdaydım. Çünkü kendisinin bu ülkenin nasıl büyüdüğünden haberi olmadığına inanıyorum. IMF ile anlaşma aşamasında, kimse bizi düşük büyümeye zorlayamaz dediğinde şaşırmıştım. Çünkü ülkemiz, kriz döneminde kimsenin birşey yapmasına ihtiyacı olmadan düşük büyüme rakamlarına mahkum kalmaya aday bir ülke. Bunun nedeni birçok kez söylediğim, büyüme stratejimizdir.
TÜİK tarafından bu sabah açıklanan ‘ toplam sanayi üretimi ‘ eylül ayı değişimi, korkumuzu arttırdı. Toplam sanayi üretimi 2008 eylül ayında, bir önceki yıla göre %5.5 azaldı. Sanayi üretimindeki gerileme 2001 krizinden bu yana en yüksek düzeye çıkmış oldu. Böylece ekonomimiz ‘ resesyon ‘ sinyali verdi. TÜİK ağustos ayı sanayi üretim rakamını % - 4.1 ‘ e revize etti. Üçüncü çeyrek için büyüme rakamamızın negatif olabileceği sinyali, böylece güçlenmiş oldu.
Sanayinin alt sektörleri düzeyinde, madencilik sektöründe üretim yüzde 4.3, imalat sanayi sektöründe yüzde 6.4 azaldı. Elektrik, gaz ve su sektörü endeksi ise üretim artışı yüzde 1.6 oldu.
Eylül’de tekstil ürünleri imalatında yüzde 17.6, taşıt araçları ve karoseri imalatında yüzde 1.7, tütün ürünleri imalatında yüze 29.2, derinin işlenmesi, bavul, çanta vb. imalatında yüzde 23.8, radyo TV haberleşme cihazları imalatında yüzde 19.4’lük düşüş yaşandı.
Tüketim harcamalarının azalması ile beraber imalat sanayinde de düşüşlerin arttığını görüyoruz. Üretim kısıntılarına gidilmesi ülke ekonomilerini zor durumda bırakıyor. Bu durum ülkemiz için de geçerli. Bir de döviz kurlarındaki artışa paralel olarak, ara malı ithalatı ile üretim yapan grupların, ithalattan vazgeçmeleri ile bu düşüş artacak gibi görünüyor. İmalat sanayi sektöründe % 6.4 ‘ lük düşüş çok ciddi bir sinyal. Bu şartlar altında, uzun süre sonra negatif büyüme rakamları ile karşılaşacak gibi duruyoruz.
Bu durum üçüncü ve dördüncü çeyrek aynı şekilde devam ederse, Türkiye ekonomisi de ‘ resesyon ‘ sıkıntısı ile başetmek zorunda kalacaktır. Aylardır üstüne basarak söylediğim şey işte buydu. İktidarın, ekonomi kurmayları dahi bu işin farkında değillermiş gibi duruyorlardı. Biz sağlamız ve çok etkilenmeyiz gibi basit cümleler ile bu işten kaçıyorlardı. Bu krizi finansal kriz olarak ele alıp, bunun ucunun reel kesime etkisi olmayak gibi davranmanın sonucu budur. Merrill Lynch’te çalışmış sayın bakanımızın, mali kesimin sağlam olması ile büyümesini tüketim üzerine kurmuş bir ülkenin, reel kesiminin etkilenmeyeceğini düşünmesi nasıl oluyor acaba ?
İhracatımız sınırlı. Yüz milyar dolarlarla övünerek gösterdikleri rakamların komik olduğunu söylemiştim. O işin esprisi olmadığını ve ona sadece Kürşat Tüzmen’in gülebileceğini söylemiştim. Çünkü bizim ihracatımızın da ithalatla karşılandığı bir döngü içerisindeyiz. İthal ara mallarının fiyatları, döviz kuruna paralel olarak artış gösterdiğinde, bu adamlar üretmekten vazgeçerler. Bir de halkın talep etmediğini düşünürsek, ekstra maliyete katlanmayı kimse istemez. Zararları artacağına üretim kısma politikası izlerler.
İşte burada devreye girmeyen ve ne olduğunun farkında olmayan hükümet bu büyümeye razı olur. Önümüzdeki günlerde kim kimin ümüğünü sıkacak göreceğiz. Ancak ülkemiz için işlerin hiçte parlak olmadığını düşünüyorum. Söyleyenleri susturabiliyorlar ancak veriler kimin haklı kimin haksız olduğunu tarafsız şekilde ortaya koyuyor.
10 Kasım 2008
Koç Grubu, global marka olma yolunda ciddi çalışmalar yapıyor. Beyaz eşya fabrikasını Arçelik bünyesinde Çin’de açan şirket, Beko ürünlerin tanıtımını yapmak için ilginç bir yol izlemiş. Bugün Milliyet Gazetesi’nde okuduğum haber çok ilgimi çekti ve paylaşmak istedim.
Beko’nun ne olduğunu Çin halkına öğretmek ve o markayı duyduklarında, akıllarına ilk gelen şeyin ‘ çamaşır yıkamak ‘ olmasını amaçlayan firma, “ Beko washes Shanghai” (Beko Şanghay’ı yıkıyor) ” adlı ücretsiz çamaşır yıkama etkinliği düzenlemiş.
Şanghay halkı, çamaşırlarını getirmiş ve parkta bulunan alanda, Beko çamaşır makinelerine teslim etmiş. Etkinliğin 300 bin kişiye ulaştığı açıklaması dikkatimi çekti. Halk gelip orada çamaşırlarını yıkatırken, Beko çamaşır makinelerini tanıtmış oldu. Böylece çamaşırları kirlendiği zaman akıllarına Beko markasının gelmesi amaçlandı. Ya Beko ismini duyduklarında akıllarına çamaşırları gelecek, ya da kirli çamaşırları olunca akıllarına Beko ismi gelecek.
Marka bilinirliğini yaymak için ilginç ve başarılı bir uygulama olarak düşünüyorum. Umarım başarılı sonuç veren bir kampanya olur. Ama bu etkinliği görünce benim aklıma hemen ‘ Ace ‘ geliyor. Mesela kirli çamaşırım olunca benim aklıma Ace’yi getireceğine, Ayşe Teyze’yi getiren reklam olmuştu. Yani Ace’yi aramazdım. Aradığım kişi genelde ‘ annem ‘ olurdu. Bir nevi Ayşe Teyze yerine annem aklıma gelirdi. Annemin aklına da Ace geldiğini sanmıyorum.
Ama bu uygulamada elbette Beko’nun marka imajı yansıtılmış. Bu yüzden çamaşır diyince istediğiniz deterjanı kullanmakla beraber, Beko çamaşır makineleri size yardımcı olacaktır düşüncesi pekiştirilmeye çalışılmış. Gönül ister ki yardımcı olsun ve Beko Çin pazarında başarılı sonuçlar alsın.
8 Kasım 2008
Dün akşam Star Tv haber bülteninde Can Dündar ile ilgili habere rastladım tesadüfen. İyi ki rastlamışım. Bildiğiniz gibi çarşamba gecesi Abbas Güçlü’nün sunduğu Genç Bakış programına, Mustafa filminin yazar ve yönetmeni Sayın Can Dündar konuk oldu. Yeditepe Üniversitesi’nin öğrencilerinin önüne hedef tahtası olarak konuldu.(!) Bu tabiri kullanmaya utandım ama izleyenler bilirler ki gerçekten öyle oldu. Öğrenciler bütün Atatürk doluşuyla Can Dündar’ın üstüne geldi. Atatürk sevgisini basit bir simge olarak gören ve ne yazık ki o büyük insanın adını sürekli ağzına olan o öğrenciler, Can Dündar’ı acımasızca eleştirdiler.
O kadar eleştiri karşısında çizgisinden hiç çıkmayan ve saygı-terbiyesi ile her suçlamaya cevap veren Can Dündar, eminim ki filmi yaptığına pişman olmamıştır. Ama pişman olduğu nokta, Ata’mızın değerini sadece isminden ibaret sanan o öğrencilerin bu cumhuriyeti koruyacağını düşünmesi olmuştur eminim.
Neyse olayın o boyutu farklı. Atatürk çok büyük bir insan ve ben o insanın adını konu edip tartışmaya girmem. Herkesin görüşü kendisinedir. Ancak Atatürk adını ağzına alıp polemiğe giren insanları da asla kabul etmem.
Benim bahsetmek istediğim nokta dünkü Uğur Dündar’ın sunduğu haber bülteni… Ben öyle bir habercilik rezaleti görmedim. Ve çok net söylüyorum ki Uğur Dündar’dan tamamen soğudum. ( En kibar tarifi bu heralde.) Abbas Güçlü’nün programından görüntüleri ekrana getirmeye başladılar. Mustafa filmi hakkında eleştirilerden bahsettiler. Ve programdan kesitler sunarken, öğrencilerin Can Dündar’ı yerden yere vurdukları eleştirileri ekrana getirdiler. Yanlışım yoksa 6 öğrencinin görüşleri geldi ekrana. Hepsinde de ‘ kardeşim sen iş mi yaptın mı bu filmi yaparken, birşey yaptığını mı sanıyorsun ‘ vurgusu vardı. Ancak bültende, öğrencilerin eleştirileri varken, Can Dündar’ın bir tek cevabına bile yer verilmedi ! Evet, hedef tahtası olarak gösterilen kişiye olan suçlamalar ekrana getirilirken, cevaplarını yayınlamadılar.
Ben-sen-o Can Dündar’ı bilirken ve onun cevabını oradan duymaya ihtiyacımız yokken, biz-siz-onların ihtiyacı var ! Halkımızın çoğu, olan biteni tv’den öğreniyor. Kaç kişi Can Dündar’ı tanıyor? Siz şimdi yaptığınız o sahte haberle, Can Dündar’ı Türk halkının hedef tahtası yapıyorsunuz. Genç Bakış programı zaten gece yarısından sonra başlamış ve izleyen sayısı çok az. Olan biteni tv haber bültenlerinden öğrenen halka, bu habercilikle o insanı nasıl hedef tahtası yaptırdığınızın farkında mısınız ? Atatürk ismi ile dolduruş yapmak, bir nevi galeyana getirmek nasıl açıklanır sizce ? Filmde, Atatürk’ün insan olduğu hatırlatılıyor. Hatta adı bile ‘ Mustafa’. Kemal ve Atatürk adı geçmeden. Bu ülkede yıllardır Ata’mızı araştıran, onun belgesellerini yapan ve o insanın her cümlesini bulmaya çalışan bir belgeselciyi kıskanmanın sonucu mu bu haberler ?
Hadi bunları geçtim diyelim. Öyle bir görüntü verdiler ki şok oldum. 2 saatlik programdan alıntı yaptığı bölüm, Dolmabahçe Sarayının - Fulya Köşkü’nün bakımsızılığı ve Çanakkale’de şehitlerimizin kemiklerinin yollarda olmasının gündeme geldiği bölümdü. Bir öğrenci çıktı ve bunları hatırlattı. Siz neden böyle faydaları şeyleri ortaya çıkaracağınıza, bu tarz işlerle ilgileniyorsunuz diye misyonsuz bir soru sordu Can Beye. Ve öğrenci ekledi. Bu görüntüleri ortaya çıkaran kişi Arena programıyla ‘ Uğur Dündar. !
Uğur Dündar bu reklama kadar düştü mü ? O haber bülteninde Can Dündar’ı hedef tahtası yapmasını geçtim, o haberden kendi reklamını çıkaracak kadar mı beter durumda ? Bu nasıl habercilik, lütfen birisi bana anlatsın. Çok rica ediyorum.
7 Kasım 2008



